Sual:
Halil İnalcık abartılıyor mu?Cevap:
Halil Bey’i Türkiye’ye yeni geldiğinde tanıdım. Bilkent’te hoca idi. Ben de doktora tezimi yazıyordum. Mevzu alakasını çekti, biraz konuştuk. Mesafeli bir insandı. Hukuk tarihine alakası vardı. Ben İstanbul’da olduğum için fazla görüşemedik. Onun için kendisini daha ziyade eserlerinden tanırım. En son vefatına yakın Çanakkale hakkındaki yazımla alakalı aradı. Enteresan bir bakış açısı olduğu ve hoşuna gittiğini söyledi. Bu mevzuda tertiplenecek bir sempozyuma davet etti. Talebeleri Bülent Arı, Teyfur Erdoğdu, Feriha Karadeniz benim dostlarımdır.Halil İnalcık, Türkiye Cumhuriyeti’nin imkânları çerçevesinde yetiştirdiği en meşhur tarihçilerden biridir. Türk tarihçiliğinde isim yapmış, çalışmış, garplı bir tarzda vesikalara itibar ederek daha çok efsane kabul edilen hususların üzerine gitmiş bir tarihçidir.
Farkı nedir? Halil Bey, Fransız Annales ekolünden tesir görmüştür. İnalcık, bu ekolün kurucusu sayılan Braudel’i okumuş ve onu takip etmeye çalışmıştır. Eskiden tarihçilik sadece siyasi hadiseler üzerinden ele alınıyordu. Bu ekol, cemiyetlerin sosyal, ekonomik ve kültürel bünyelerini de tetkike ehemmiyet verir. Tarihi, tek başına değil; coğrafya, sosyoloji, ekonomi, psikoloji ve antropoloji gibi diğer sosyal ilimlerle birlikte ele alır. Sadece hâkim sınıfların veya liderlerin değil; sıradan insanların, köylülerin, ticaret yollarının ve iklimin de tarihin akışına tesirini tetkik eder. Tarihi hadiseleri tek bir sebebe (mesela sadece siyasi bir hadiseye) bağlamak yerine, o devrin coğrafyasını, ekonomisini ve inanç sistemini bir bütün olarak analiz eder. Burada şöyle bir problem ortaya çıkar. Eğer bir tarihçi bu yan disiplinlerin metodolojisine, matematiki modellerine veya teorik altyapısına tam manasıyla hâkim değilse, arşivden çıkardığı dataları kritik ederken çok büyük anakronizm ve metodolojik hatalar yapabilir. Halil Bey’in muazzam arşiv işçiliğine rağmen, bu disiplinler arası geçişlerde düştüğü bazı sistematik hatalar ve tenkit edildiği noktalar mevcuttur. Anakronizme düşmek, demografik ve coğrafik dataları mutlaklaştırma, sosyo-ekonomik bünyeyi müesseseleştirme temayülü görülür.
Halil Bey, Osmanlı iktisadi sistemini iaşecilik (fiskalizm), çerçevesinde güzel tasvir etmiştir. Ancak modern iktisat teorilerine, makroekonomik modellere ve bilhassa para teorilerine tam olarak hakim olmadığı için tenkit edilmiştir. Mesela, Osmanlı'daki fiyat artışlarını ve devalüasyonları (akçe tahrişlerini) tefsir ederken, bazen modern iktisat mefhumlarını maziye fazla düz bir şekilde adapte etmiş, bu da iktisat tarihçileri tarafından teorik esneklikten mahrumiyet olarak tenkit edilmiştir.
Annales ekolü nüfus sayımlarına ve coğrafi determinizme büyük ehemmiyet verir. Halil Bey de tahrir defterlerinden yola çıkarak Osmanlı nüfusu ve toprak dağılımı üzerine muazzam istatistikler imal etmiştir. Fakat istatistik ilmi ve demografik modelleme mütehassısları, İnalcık'ın defterlerdeki ham dataları (hane sayıları, mücerred/evlenmemiş nüfus nispetleri gibi) bazen matematiki bir katiyetle kabul ettiğini, o devrin vergi kaçırma temayüllerini veya nüfus dinamiklerini tam olarak modelleyemediğini beyan ederler.
Halil Bey, Annales'in külli noktai nazarını tatbike çalışırken, sosyo-ekonomik şartları analiz etmek yerine sık sık hukuki ve nizami çerçeveye (kanunnamelere, fermanlara) geri dönmüştür. Yani aslında Annales'in tabandan tavana (cemiyetten devlete) giden metodunu tam tatbik edememiş; yine Osmanlı devletinin resmi vesikalarının sınırları içinde kalarak tavandan tabana bir sosyo-ekonomik tarih yazmıştır. Bu hal, onun hukuk tarihçisi olma hevesinin, sosyal tarihçi hüviyetini gölgelemesinin bir neticesidir. Mamafih Halil Bey hukuk tarihçisi değildir. Hukuk nosyonu olmaması bir yana, Osmanlı tarihinin en mühim unsuru olan hukuk sisteminin esasını teşkil eden şer’î hukuku ve bunun neşet ettiği dinî ilimlere İmam Birgivi’yi Hanbeli zannedecek kadar ilmen ve fikren uzaktır. Bu sebeple mesela Bursa şeriye sicillerinde bulduğu bir Sultan Fatih fermanına bakarak, hükümdarın devletin ihtiyacı mevzubahis olduğunda vakıflara el koyabileceğine, yani şer’î hukuku bertaraf edebileceğine hükmetti. Bundan da Osmanlının şeriat devleti olmadığı neticesine vardı. Halbuki bu vakıf, sahih değil, irsadi vakıf idi ki, zaten şeri cihetle vakıf sayılmadığından devlet istediği zaman tahsisi kaldırabilirdi. Hem vakıf hukukuna hem de şer’î anayasa hukukuna hakkıyla vakıf olmaması bu gibi hatalara yol açtı. Hoca, Osmanlı Devleti’nin yükselişini Wittek gibi gaza ruhuna, dolayısıyla Müslümanlığa değil, şartlara ve tekniğe bağlardı.
Neden böyle? Halil Bey’in yetiştiği devirde yani 1940 ve 50’ler Türkiye'sinde, bugünkü manada mütehassıslaşmış iktisat ve hukuk tarihçiliği, tarihi demografi veya coğrafi bilgi sistemleri yoktu. Halil Bey, tek bir insan ömrüne sığmayacak kadar büyük bir yükü tek başına sırtlamaya çalıştı. Hem paleograf (vesika okuyucu) olacak, hem filolog olacak, hem iktisat teorisi bilecek, hem de coğrafya tahlili yapacaktı. Haliyle, asıl uzmanlığı olan arşiv dışındaki sahalara geçtiğinde, teorik derinlik yerine ampirik (müşahede ve tecrübeye dayalı) tasvirlerle iktifa etmek mecburiyetinde kaldı ve bu da kaçınılmaz olarak metodolojik gedikler meydana getirdi.
Suale gelecek olursak, olabilir, kişileri ve hadiseleri abartma insanın tabiatinde vardır. Bu sebeple realiteye bakmak icap eder. Kendisini tanımayanlardan beğenen ve beğenmeyenler olduğu gibi, tanıyanlardan da gayet tabii olarak seveni ve sevmeyeni vardı. Sevmeyenler, hocayı egoist bulur, insanlara yardımcı olmadığından yakınırlardı. Hoca velut bir yazardı. Ancak yazdıkları yeni bir şey getirmemiş, bir kısmı da eskimiştir.
Hoca işini elinden geldiğince yapmıştır. Ama onu emsallerinin çok yükseğinde tutacak bir iş yaptığı söz götürür. Tarihçiliğe yeni bir soluk getirmediği gibi, orijinal bir buluşu da yoktur. Her ilim adamı böyle yapacak diye bir kaide de yoktur. Türkiye’de zamanın en meşhur tarihçileri sayılan Fuat Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan’dan istifade etmiş; muhacirlerin çoğunda rastlanan çalışkanlık refleksi ile kendisini ispatlamış, Amerika’ya gitmiş, kimsenin Osmanlı tarihinden haberdar olmadığı bir zamanda çalışarak avantaj elde etmiştir. 1972’de terkettiği Türkiye’ye 1993’te dönmüştü. Siyasi polemiklere girmemiş, popülizme itibar etmemiş, bir duruşu olmuştur. Ancak yetiştiği zaman itibariyle Kemalist resmî ideolojinin tesirinden bir ilim adamı olarak kendisini kurtaramamıştır. Beyrut’ta geçirdiği 6 ay kısa bir zaman olduğu için Arapçası temel eserleri okuyup anlamaya yetmez, Arap dili ve edebiyatı hocası olan zevcesi Şevkiye Hanım kendisine bu hususta yardımcı olurdu. Bu sebeple kendisini yanılgıya sevkeden İslamiyet hakkındaki bilgi ve fikirleri ikinci el kaynaklara istinat eder.
Mesele, bazıları tarafından kendisinin bir kült, hatta bir idol haline getirilmesidir. Halil İnalcık’ın tezleri reddedilemez gibi bir tasavvur hasıl edilmesidir. Her meselede onun sözünün son söz kabul edilmesidir. Nitekim onun tezlerine pek çok hususta iştirak etmeyen tarihçiler vardır. Bu kendisini küçültmez. Ama hocanın sözlerini münakaşa bile affedilmez suç sayan bir telakki kabul edilemez. Hoca sağ olsa o da hoşlanmazdı.
Talebesi Teyfur Bey kendisiyle alakalı bir röportajda şöyle demişti: “Tanrı tarihçilerden ürkmelidir. Zira onlar okuyucuların tarihçilere yönelik güvenlerini istismar ediyorlar. Ulaştıkları gerçekleri, hatta mütereddit gerçekleri bile hakikatler (tartışılmaz mutlak gerçekler) olarak sunup üzerimizde bu bilgi vasıtasıyla Foucaultvari tahakküm ve iktidar kurmak istiyorlar. Okuyucuyu küçük görüyorlar. Bu yüzden aradaki ilişki okur yazar ilişkisini aşarak tanrı-kul ilişkisine dönüyor.”
Geçenlerde genç bir akademisyen, Halil Bey’in bir yazısına karşı ilmî bir tenkit yazısı yazıp ciddi bir akademik tarih mecmuasına gönderdiğini, mecmua idaresinin, hocayı tenkit eden bir yazıyı hakeme bile gönderilmeden reddetmek mecburiyetinde olduklarını üzülerek bildirdiler.
Hoca’nın efsanelerin üzerine gitme hususiyeti, bazen aşırılıklara yol açabiliyordu. Osmanlı Devleti’nin 1302’de Yalova’da kurulduğu iddiası gibi. Bu tarihte Bafeus’ta Bizans ordusuyla muharebe yapıp kazanıyorsa, demek ki ortada vergi salan, asker toplayan, hüküm veren bir devlet vardır. Osman Gazi’nin isminin Ataman’dan geldiği şeklindeki çok eskimiş bir iddiayı dillendirmesi de böyledir. Öyle ki Hoca’yı münakaşasız gerçek kabul eden müritleri, üzerinde Osman bin Ertuğrul yazan paraları sahte ilan ettiler. Sanki Türklerin Müslüman olmasını, bir engel olarak görürdü. Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ 1300-1600 isimli kitabının Bağnazlığın Zaferi bahsi bunun delilidir. Hoca’nın temel iddiası, Osmanlı ilim hayatının gerilemesini dinî bağnazlığa bağlamaktadır. Bu bahiste tamamen noksan kaynak kullanılmış ve hatalı tahlillere varılmıştır. Khaled el-Rouayheb 17. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Bağnazlığın Zaferi Efsanesi ile Haluk Bayram’ın Hangi Bağnazlığın Zaferi bu tezleri çürütmektedir.