Sual:
Beyt-i Makdis Musa aleyhisselamdan çok sonra inşa edildiğine göre, Tevrat hükümlerinin büyük kısmının mabede ihtiyaç göstermesini nasıl anlamalıdır?Cevap:
Tevrat’taki hükümlerin Beytü’l-Makdis (Süleyman Mabedi) ile irtibatlı olması, Beytü’l-Makdis mefhumunun şümulü, vahyin devamlılığı ve Tevrat’ın istikbale dair emirleri ile doğrudan alakalıdır. Tevrat, Musa Peygamber devrinde inmiştir ve o devirde Yahudiler henüz yerleşik hayata geçmemişti. Tevrat’ta geçen ibadet ve kurban hükümleri, taş bir binadan ziyade Mişkan (Buluşma Çadırı) isimli seyyar mabed için vazedilmiştir. Tevrat’taki kurban, arınma ve ibadet hükümleri mekândan müstakil olarak Allah’ın varlığının tecelli ettiği yer için caridir. Süleyman aleyhisselam, Beytü’l-Makdis’i (Süleyman Mabedi) inşa ettiğinde, o seyyar çadırın içindeki Ahit Sandığı ve mukaddes eşyalar bu kalıcı binaya taşınmıştır. Dolayısıyla, Tevrat’ta çadır için cari olan bütün ibadet hükümleri otomatik olarak bu yeni ve kalıcı mabede adapte edilmiştir. Üstelik Yahudi inanına göre burası İbrahim aleyhisselamdan kalma bir mekândır.Beytü’l-Makdis (Süleyman Mabedi) yıkıldıktan sonra Tevrat’taki kurban, arınma ve hac gibi ağır ibadet hükümlerinin havralarda (sinagoglarda) yapılamamasının ve günümüzde askıda kalmasının çok kati teolojik ve hukuki sebepleri vardır. Yahudi hukukuna ve Tevrat’ın lafzına göre bu hükümler herhangi bir havrada icra edilemez. İbadet merkeziyetçidir. Tevrat’ta Tesniye kitabında Allah, İsrailoğulları'na kurban kesmeyi ve ritüelleri her canlarının istediği yerde yapmayı menetmiştir. “Kendine dikkat et, her gördüğün yerde kurbanlarını sunma. Ancak Tanrı'nın kabilelerinden birinde seçeceği yerde kurbanlarını sunacaksın!” Davud ve Süleyman peygamberlerden itibaren bu seçilen tek yer Kudüs’teki Morya Tepesi olduğu ilan edilmiştir. Havra (sinagog) ile mabed (Beytü’l-Makdis) aynı şey değildir.
İslamiyetteki cami mefhumu ile Yahudilikteki havra mefhumu, kelime olarak aynı manada olsa da, fonksiyonel olarak birbirinden farklıdır. İslamiyette yeryüzünün her yeri mesciddir ve camiler birbirinin muadilidir. Ancak Yahudilikte vaziyet böyle değildir. Beytü’l-Makdis, Allah’ın yeryüzündeki evi ve tecelli mekânıdır. Havralar, bunun bir alternatifi veya şubesi değildir. Mabed yıkıldıktan sonra, Yahudilerin bir araya gelip Tevrat okuması ve topluca dua etmesi için mukaddes mekânın hatırasına inşa edilmiş geçici cemaat merkezleridir. Havralarda kurban kesilecek bir sunak (altar) bulunmaz, buralarda kurban ibadeti yapılamaz. Tevrat’taki mabet hükümlerini yerine getirmek sadece mekanla değil, insan unsuruyla da mahduttur. Tevrat’a göre mabed hizmetlerini ve kurban işlerini sadece Harun aleyhisselamın soyundan gelen erkekler (kohenler) yürütebilir. Mabedin yıkılması ve Yahudilerin dünyaya sürgün edilmesiyle birlikte, kimin tam olarak hangi soydan geldiğine dair şecereler büyük oranda karışmıştır. Dahası, Tevrat'a göre bir kohenin vazife yapabilmesi için kızıl inek külüyle yapılan hususi bir ritüelle arınması icap eder. Mabet olmadığı için bu arınma da yapılamamaktadır. Peki mabed yıkılınca bu hükümlere ne oldu? MS 70 yılında Romalılar Beytü’l-Makdis’i (İkinci Mabedi) yerle bir edince Yahudi din adamları dinin tamamen yok olmasını engellemek için kurban yerine dua formülünü inkişaf ettirdiler. Bugün havralarda günde üç vakit kılınan dualar (Şaharit, Minha, Maariv), eskiden Beytü’l-Makdis’te o saatlerde kesilen sabah ve akşam kurbanlarının sembolik birer ikamesidir. Tevrat’taki 613 emrin (mitzvot) yaklaşık üçte biri (bilhassa kurbanlar, ceza hukuku ve mabed temizliği ile alakalı olanlar) iptal edilmemiştir, sadece mesih gelip de mabed yeniden inşa edilene kadar askıya alınmıştır. Bugün Yahudiler havralarda ibadet ederken aslında Tevrat hükümlerini tam olarak yerine getiremediklerinin farkındadırlar. Bu yüzden Ortodoks Yahudiler her gün dualarında, Tevrat’taki o hükmü tekrar tatbik edebilmek için Üçüncü Mabedin (Beytü’l-Makdis’in) yeniden inşa edilmesini ve kurban sisteminin geri gelmesini dilerler.
Beyt-i Makdis, Babilliler ve Romalılar tarafından iki defa yıkılıp üç defa inşa edildi. 1967’de Kudüs’ün eski kısmı İsrail Devleti’nin eline geçince; Beyt-i Makdis’in (Bet Amikdaş) tekrar inşa edilmesi ile alakalı umutlar tekrar bazı Yahudiler’i sarmaya başladı. Mabedin yıkıldığı devirden itibaren Yahudiler’in ritüel bir kirlilik içinde bulundukları prensibinin kabulü ile beraber, bu halde Yahudiler’in mabedin sahasına girip giremeyeceği bir münakaşa mevzuu oldu. Alaha’ya göre, mabedin tekrar inşa edilebilmesi için çeşitli şartların bir araya gelmesi icap etmektedir. Bunların arasında, Yahudiler’in ekseriyetinin Erets Yisrael’de (Vadedilmiş topraklarda) oturması; sulh şartlarının tahakkuk etmiş olması; mabede karşı duyulan hasretin, Yahudi halkı arasında inkişaf etmiş bir dinî hissiyattan kaynaklanması; fevkalade tabiat üstü bir ilahi tasvip işaretinin görülmüş olması ve hakiki bir peygamberin tekrar inşa işini emretmesi lazımdır. Maimonides’e göre ise Üçüncü Mabed insan eliyle inşa edilmeyecek olup, inşa edilmiş olduğu semadan münasip bir zamanda mucizevi bir tarzda inecektir.