OSMANLI DEVLETİ’NİN RESMÎ DİLİ VAR MIYDI?

Osmanlılar, resmî yazışmalarda mahallî dilleri de kullanır; kanunlar, devlet yıllıkları, resmî gazeteler birkaç dilde basılırdı.
8 Ocak 2014 Çarşamba
8.01.2014

Osmanlılar, resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, mahallî dilleri de kullanır; kanunlar, devlet yıllıkları, resmî gazeteler birkaç dilde basılırdı.
Osmanlı memurlarının çoğu mahallî dilleri bilir; Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu.
Resmî dil ne demektir? Bir memleketteki halkın hepsinin konuştuğu dil midir? Devletin yazışmalarında tercih ettiği dil midir? Memurların kendi aralarında konuştuğu ve halka hitab ederken kullandığı dil midir? Yoksa devletin halka konuşulmasını emrettiği bir dil midir? Evvela şunu kabul etmek gerekir ki, resmî dil bir XIX. asır buluşudur. Milliyetçilik cereyanının neticelerindendir. Üstelik pek de masum olmayan bir ulus-devlet tabiridir. Zira ekseriyetin (çoğunluğun), ekalliyeti (azınlığı) asimile etme vasıtalarından biri olarak kullanılmıştır.

Osmanlı milletlerinin her birinin diliyle meşrutiyeti tebrik eden eski bir kartpostal
Aklı olan öğrenir!
Meselenin bize girişi 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’si ile olmuştur. Bu ilk Osmanlı anayasasının 18. maddesi; devlet hizmetlerinde istihdam olunmak için, “devletin lisan-ı resmîsi” olan Türkçe’yi bilmeyi şart koşmuştur. “Bu madde, dirâyetli kişilerin memur olması önünde engeldir” diyen Arap mebuslara, parlamento reisi Ahmed Vefik Paşa, “Aklı olan dört sene içinde Türkçe öğrenir” şeklinde cevap vermiştir. Bu maddenin ilk hâlindeki, “Osmanlı ülkesinde bulunan kavimlerden her biri kendilerine mahsus olan dili öğrenip öğretmekte serbesttir” cümlesi; İngiltere’de mühendislik tahsili gördüğü için İngiliz Said Paşa diye de bilinen Eğinli Said Paşa’nın “zihne ayrılıkçılığı düşürür” şeklindeki muhalefetiyle çıkarıldı. Mamafih bundan sonra da mahallî dillerde tedrisat ve neşriyata bir halel gelmiş değildir.
 
1863 tarihli Ermeni Nizamnamesinin Ermenice harflerle basılmış nüshası. Sağda İbranice Kanun-i Esasi nüshası
Avrupa’daki cereyanların tesiriyle bu devirde devletin çeşitli unsurlardan bir “Osmanlı ulusu” teşkil etmeye çalıştığı söylenir. Bu iddia doğru kabul edilse bile, muvaffakiyet bulmamıştır. “İmparatorluk tebası” ile “ulus” zıt şeylerdir. Bu sebeple Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî dili üzerinde konuşmak aslında abesle iştigaldir. İmparatorlukların resmî dili olmaz. Bunlarda çeşitli diller yan yana yaşar. Hatta birbirine tesir eder. Bazı topluluklar birden fazla lisan konuşur. XIX. asırda bile Türkçe konuşanların nisbeti %35-40 civarındadır. Bazı beldelerde nüfus kesafeti sebebiyle fazla, bazılarında mesela Ege Adaları’nda yok gibidir. Hanedan, ordu, bürokratlar Türkçe konuşur. Bu bakımdan Türkçe, Selçuklulardan beri cemiyetteki hâkim sınıfın lisanıdır; bir başka deyişle lingua francadır.
 
Ahmed Vefik Paşa. Sağda Tunuslu Hayreddin Paşa
Osmanlı Devleti’nde resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Bulgarca gibi diller kullanılmıştır. Arşivler bu tip vesikalarla doludur. Arap ülkelerindeki mahkeme kayıtları Arapçadır. Salnâmeler (devlet yıllıkları) ve Takvim-i Vekâyi (resmî gazete) birkaç dilde basılmakta; kanunlar birkaç dilde çıkarılmaktadır. Diplomatik yazışmaların hepsi Fransızcadır. Devlet, kendi elçilerine bile bu dilde yazı gönderir. Resmî makamlar, her dildeki dilekçeleri kabul eder.
Kültür empozesi değil, işlerin yürümesi olduğu esas için, memurların hepsinin Türkçe bilmesi aranmaz, mahallî lisanı bilmesi kâfi görülürdü. Bazı memurlar Türkçe yanında, mahallî dili de bilir. Mesela Budin vâli ve kadıları, Macarca bilir ve resmî işlerde kullanırdı. Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu. İslâm hukuku, herkese bu hakkı vermiştir. Hatta Hanefî hukukçusu İmam Muhammed Şeybânî, resmî işlerde tek tercümanı kâfi görmez; iki tane olmasını bulunmasını şart koşar.
Beyrut Mebusu Selim Ali Selam Beye ait meclis hüviyet kartı
Kanun-ı Esasî’nin resmî lisandan kastının, memurların müşterek bir lisan bilmeleri olduğu âşikârdır. Bir başka deyişle, devlet işlerinin kolayca yürütülmesi için diğer dillere bir yasak getirmeden Türkçe’yi müşterek lisan hâline getirmektir. Bu madde, Türkçe’yi bugünün anlayışıyla resmî dil hâline getirmiş değildir. Nitekim tatbikat da böyledir. Öyle ki Kanun-ı Esasî devrinin iyi sicilli sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa (1878-1879), Çerkez asıllı bir Tunuslu idi. Türkçe bilmez; tercüman vasıtasıyla memleketi idare ederdi. Ama bu bile, XVIII. asır başlarında İngiltere tahtında oturan Kral I. George ve II. George’un, tek kelime İngilizce bilmeyişinden daha garip değildir.
Vatandaş Türkçe konuş!
İttihatçılar, Kanun-ı Esasî’nin yukarıda zikredilen hükmünü, kavmiyetçi politikalarına bir dayanak yapmışlar; Türkçe’den başka lisanların konuşulmasını, bu dillerde tedrisat yapılmasını yasaklayacak kadar ileri gitmişlerdir. Mesela bir taşra meclisinde yazılan mazbatanın, bir Ermeni âzânın mührüyle mühürlenmesi, anayasanın resmî dil prensibine aykırı bulunarak reddolunmuştur. Arnavut ve Arap ihtilâllerinin; hatta Kürtçülük hareketinin mesnedlerinden biri de budur. Günümüzdeki resmî dil anlayışı, İttihatçı mirasıdır. 1910’da mecliste kanunların ilan şekli müzâkere edilirken, resmî dil hususunda çok münakaşalar olmuş; Türk olmayan mebuslar, kanunların halka kendi dillerinde anlatılması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Nitekim Hakkâri Mebusu Seyyid Taha Efendi, “Anadilim olduğu halde, Kürtçenin resmî lisan ilânını teklif etmem. Fakat devlet, lâzım gelen her şekil ve vesile ile kanunları ahaliye anlatmalıdır” demiştir.
Ermenice pankartlarla Meşrutiyeti kutlayan Osmanlı Ermenileri - 1908
Halk farklı diller konuşsa bile, resmî dil, devlet ile ferdler arasındaki resmî muamelelerin bu dille yapılmasını gerektirir. Bir ülkede birden fazla dil, resmî dil olarak kabul edilebileceği gibi resmî bir dilin olmaması da mümkündür. Yalnızca Fransa ve İtalya’da tek resmî dil vardır; ama azınlık dilleri de resmen korunur. Meselâ İtalya’da Arnavutça, Katalanca, Hırvatça, Fransızca, Almanca ve Yunanca mahallî resmî dillerdir. Hindistan’da, 35; Güney Afrika’da, 11; İspanya’da, 5; İsviçre ve Lüksemburg’da, 4; Belçika, Irak ve Bosna’da, 3; Kıbrıs, İrlanda, Kanada, Filipinler ve Finlandiya’da, 2 resmî dil vardır. ABD, İngiltere ve Almanya’da resmî dil yoktur.
Türkiye’de çok dil konuşulmasına rağmen, tek bir resmî dil vardır. 1924 anayasası ve sonrakiler açıkça “Resmî dil Türkçedir” der. Buna dayanarak İttihatçılardan devralınan mirasa sahip çıkılmış; Ada vapurundaki Rumca konuşmalardan rahatsız olup, "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyaları açılarak, memleketin kadim halkı gayrımüslimler tazyik edilmiştir. Nüfusun %10’undan fazlasının konuştuğu binlerce senelik bir dil, “Bilinmeyen bir dil” olarak reddolunmuş; Kürt milletvekillerinin meclis albümündeki biyografilerinde “bildikleri dil” hanesine anadilleri, “Farsça” olarak yazılmış; Van zelzelesinde evi yıkılıp Kürtçe feryad eden yaşlı kadıncağızı, orada bulunan bir paşamız, “Kadın, sen önce Türkçe konuş!” diye azarlayarak anayasayı korumuştur.

Girit'te bir Rum kadını
Akşam gelip hesaplaşırız!
Lozan Muahedesi’nin 39/4.maddesinde, Türk delegelerinin teklifi üzerine, herhangi bir Türk vatandaşının, gerek hususi gerekse ticari münasebetlerinde, dini ve sair neşriyatında, toplantılarında, mahkemelerde kendi lisanını kullanma imkânı veriliyordu. Ancak hükümet bu maddeyi gayrı müslim (Rum, Ermeni ve Musevi) vatandaşlar olarak tefsir etti. 8 Eylül 1925’te Kürtlerin ekseriyette bulunduğu beldelerde dahi Kürtçe konuşulması yasaklandı; aksine hareket edenlere ceza getirildi.
Rivayet olunur ki, Kozluklu Mele Abdullah, 1940’lı senelerde Diyarbekir’e gittiğinde, Kürtçe konuştuğu için belediyeye celbedilerek kendisine her kelime için 5 kuruş ceza kesilmiş; bunun üzerinde cebinde ne kadar para varsa çıkarıp masaya koymuş; “Şimdi ben çarşıda konuşacağım. Zaptiye de benimle gelsin. Akşam gelip hesaplaşırız” demişti.
1933’te Vagon-Lee şirketinde çalışan Naci Bey’in telefonda Türkçe sohbet etmesi üzerine, şirketin İtalyan asıllı müdürü Gaetani Jannoni tarafından “Şirketin lisanının Fransızca olduğu” yolunda ikaz edilmesi, diklenince de ceza vermesi üzerine kriz çıktı. Gazeteler hadiseyi sütunlarına taşıdı. Milli Türk Talebe Birliği mensupları Beyoğlu ve Karaköy’deki Vagon-Lee şirketi acentalarını taşladılar; ardından da içeri girip yağma ve tahribe başladılar. Tahkikat, “Heyecana kapılan gençlerin yaptığı, bütün uygar ülkelerde rastlanan basit bir olay” şeklinde neticelendi. Gazi, çocukların başına bir şey gelmesin diyerek emniyeti aradı ve hepsi serbest bırakıldı. Şirket de çekinip şikâyetçi olmadı. Kendisini “Naci Bey’i müşteriyle sert konuştuğu için ikaz ettiğini ve meseleyi kendisine anlatmasını istediğini, ancak ‘Burası Türkiyedir, başka dilde konuşmam’ dediğini; bunun üzerine para cezası verdiğini; ödemeyince, 15 gün geçici izin verdiğini; memurun şapkasını giyip gittiğini” söyleyerek müdafaa eden Jannoni işten atıldı ve mahkemeye çıkarıldıysa da, dava, 10. Yıl affıyla düştü.
1982 anayasasında “Devletin resmi dili Türkçedir” ibaresi, hususi hayatta da başka lisanların konuşulamayacağı şeklinde anlaşılmış; 1983’te “Türkçe’den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” çıkarılmıştır. Bu kanunun kaldırıldığı 1991’de mecliste bazı milletvekillerinin Kürtçe yemin etmeleri kriz çıkardı.

Harput'ta Ermeni Bogosyan ailesi - 1911