SULTAN HAMİD’İN SARIKLI MUHALİFLERİ
Bugün dönüp geriye bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde kafalarda net bir şablon canlanır: Bir tarafta devleti İslam Birliği politikasıyla ayakta tutmaya çalışan Sultan II. Abdülhamid, diğer tarafta ise onu devirmek isteyen Batıcı Jön Türkler…
Ancak tarih, ders kitaplarındaki bu keskin şablonlardan çok daha karmaşık ve şaşırtıcıdır. Sultan Abdülhamid’e en sert, tavizsiz ve organize muhalefeti yürütenlerin başında, İslamcılar ile bazı sarıklılar geliyordu. İslamcı tabiri, münhasıran modernistleri ve dini siyasetlerine alet kılanları ifade eder.
Sultan’a muhalefet eden cepheye bakıldığında, sıradan isimlerle değil, bugünki kültür ve din dünyasının köşe taşlarını teşkil eden figürlerle karşılaşılır. Yeni devirde bunlar el üstünde tutulduğu için sanki herkes Sultan Hamid’e muhalifmiş gibi bir tasavvur hasıl olmuştur. İstiklal Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy, cumhuriyet müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, Sadrazam Prens Said Halim Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi, Adanalı Hayret, Hoca Kadri, Eşref Edip, Tahir Mevlevi, Manastırlı İsmail Hakkı, Mahmud Esad, Said Nursi, Fatin Gökmen, Mısırlı Ferid Vecdi gibi yazarlar, bu muhalefetin en ön saflarındaydı. Mahir İz, Manastırlı’nın bir gün Ayasofya vaazında İttihatçıları övdükten sonra kürsüden inerken düşüp ayağını kırmasını, cemaatin ilahi ceza olarak gördüğünü söyler.
Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmuaları, İslamcıların 33 senedir içlerinde birikmiş kin ve nefreti kustukları birer tas vazifesi görmüştür. Öyle ki bu isimler sadece tenkit yapmakla kalmıyor, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile paralellik arz eden mecmua, gazeteler ve kürsüler vasıtasıyla Padişah’a karşı çok ağır bir amme efkârı hasıl etmeye çalışıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilme fetvasını o zaman mebus olan Elmalılı Hamdi Yazır yazmıştı. Sarıklı mebuslardan Asım Yörük de kendisine destek vermişti.
Bu tenkitlerin dozu da aynı değildir. Sabri Efendi nispeten itidallidir. Meşrutiyetin lüzumundan bahisle, esasen ulema olarak meşrutiyeti getirmek kendi vazifeleri iken buna İttihat ve Terakki’nin muvaffak olduğunu söyler, ilmiye sınıfının eski devirde ihmal edildiğinden yakınır. Elmalılı, Padişah’ı israfla, ilim ve irfan için hiçbir şey yapmayarak memleketi geri bırakmakla itham eder. Öte taraftan Hoca Hayret ise, aynen hal’ fetvasında yazılan iftiraları tekrarlar. Padişah’ı zalimlikle, yolsuzlukla ve dine hakaretle suçlar. Hepsi, kafesi açılmış kuşun nereye uçacağını bilemeyip sağa sola çarpmasına benzer.

Zamanın müceddidi
Bunun haricinde ulemanın ve meşayihin büyük ekseriyeti ile Padişah’ın arası gayet iyiydi. Hepsine hürmet ve riayet göstermiştir. Onlar da kendisine sadakatten ayrılmamış; hal’inde ise ellerinden bir şey gelmemiştir. Tekkeler ekseri kendisi de tasavvuf ehli olan Padişah’a arka çıkmışlardır. Mesela Seyyid Fehim Arvasi vefatından birkaç gün evvel (1896), “İslâm, Abdülhamid Han ile kâimdir” buyurmuştur.
Hindistanlı şeyh Zeyd Farukî, Makamat-i Ahyar kitabında babası Müceddidi şeyhi Ebulhayr Farukî’nin bir gün peygamberimizi rüyada üzüntülü gördüğünü, sebebini sorduğunda, “Türkler benim halifemi bugün makamından ayırdılar. Bunun cezasını çok acı çekeceklerdir” buyurduğunu anlatıyor.
Lübnanlı Yusuf Nebhanî, Hindli Mevlevî Hâfız Abdülcemîl, Lübnanlı Seyyid Hüseyn Cisr, Mekke müftüsü Seyyid Ahmed Zeynî Dahlân, Rahmedullah Hindî gibi ulema, Gümüşhanevî, Seyyid Abdülhakîm Efendi, Şamlı Salih Müneyyir Rifai, Trabluslu Zafir Şazeli, Halebli Ebülhüda Sayyadi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Silistreli Süleyman Efendi, Şerefeddin Dağıstanî, Muhammed Küfrevî gibi meşayih, hep Sultan Hamid’i övmüşler yahut iyi münasebet içinde olmuşlardır. Hatta Abdurrahman Tâhî, manen kendisine lütfedilen mücedditlik makamının, zamanın halifesi olan Sultan Abdülhamid’e verilmesi için niyazda bulunmuştur.
Çok alimler, Padişah’ı zamanın müceddidi kabul etmiştir. O devirde yazılan kitapların hepsi Padişah’a övgülerle doludur. Korkudan denirse, hal’inden sonra da kendisini hayırla andılar.
Sultan Hamid zamanında suskunlardan Manastırlı İsmail Hakkı, Ürgüplü Hayri, Tortumlu Musa Kazım Efendi gibi sarıklılar meşrutiyet devrinde İttihatçılara kayıtsız şartsız destek verdiler, mükâfatını da gördüler. Eski devirde nimetlenen niceleri de meşrutiyetten sonra Padişah’a atıp tutarak kendilerine bir yer edinmeye baktılar. Hatta Sultan Hamid tarafından tamir edilen Molla Gürani’deki Koruk Tekkesi, Hırkai Şerif’teki Perşenbe Tekkesi ve Mehmedağa Tekkesi şeyhleri, Padişah hal edilir edilmez, ismini tamir kitabesinden sildirmişlerdi.

Jön Türk mahfili tekke
Ancak tekkelerden şahsi husumet yahut itikat farklılığı sebebiyle Padişah’a husumet ve muhalefet edenler de olmamış değildir. Bunların ekseri, hakiki şeyh olmayıp, babasının postuna oturmuş sıradan şahıslardı. Yine de bunlara mevkilerine münasip muamele ederek tarafından tam maaşla başka şehirlerde ikamete tabi tutulmuş; tekkelerine ve ailelerine ilişilmemişti. Ama onlar bunu ceza olarak görmüşlerdir.
İzmir Mevlevihanesi şeyhi Nureddin Efendi, illegal İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin mühim bir destekçisi idi. Neyzen Tevfik ve Halid Ziya Uşaklıgil’in tekkenin müdavimlerindendi. Halid Ziya, İzmir Hikayeleri isimli eserinde tekkeyi tasvir eder: Tekkedeki saz aleminden ve semahanenin yanındaki odada kurulmuş rakı masasından bahseder ki, ikide bir oraya uğrayıp bir kadeh aldığını anlatır. Sultan Abdülhamid kendisini Bitlis’e sürmüştür. Konya Mevlevihanesi Şeyhi Veled İzbudak İttihatçı olup, meşrutiyetten sonra Sultan Hamid’e telgraf çekip, ecdadına ecdadının kılıç kuşatmasından utanç duyduğunu söylemişti.
Kocamustapaşa Ağaçkakan Bedevi Tekkesi şeyhi Kanbur Naili Efendi, tıbbiyede talebe iken mektebi terk ederek vefat eden babasının yerine şeyh olmuştu. İçlerinde memurlarından, zaptiye erkanından, ordu zabitanından da bir hayli kimseler bulunan binlerce müridi vardı. Padişah’ı devirme gayesiyle kurulan illegal Osmanlı İttihat Cemiyeti’nin başına geçirilmiş, hayatını bu davaya vakfedeceğine yemin etmişti. Paris’teki Jön Türklerle irtibat halindeydi. Yasaklı Meşveret gazetesini adamlarına kapı kapı dağıttırırdı. Saray haberdar olunca, başta Naili Efendi olmak üzere bu şebekenin haylisi sürgüne gönderildi. Naili Efendi, meşrutiyetin ilanı üzerine döndü, ama çok geçmeden vefat etti. Meclis-i Meşayih reisi ve Tophane Kadiri Tekkesi şeyhi Ahmet Muhyiddin Efendi kendisi için şöyle demiştir: “Altı yüz seneyi aşkındır, bu devlet-i ebed-müddetin kuruluş zamanından beri gerek tekkelerce gerek şeyhler ve dervişlerce devlet ve hükûmet aleyhinde hiçbir vukuat zuhur etmemiştir. Daima hayırlı duaları ile tanınırlar. Adı geçen Kambur (Naili) bu temiz maziye leke bırakmıştır.”
Üsküdar Rıfai Tekkesi şeyhi Hüsnü Ceyhun, gençliğinde Sultan Abdülhamid hakkında kaleme aldığı üç beş satırlık bir kâğıdı Şehzade Camii'nin Vefa'ya giden yoldaki kapısına yapıştırdığı için Sinop'ta ikamete tabi tutulmuştu. Burada kendi gibi Sultan Hamid muhalifi Zileli Bekir Baba adlı bir Rifai şeyhine intisap etti. İttihatçılar kendisini içlerine aldılar ve “Bir beladan bin bela icad eder hain Yezid / Âdemiyyet, mülk ü millet düşmanı Abdülhamid” yazan şiirini marş yaptılar.
Yedikule İmrahor Halveti Tekkesi, adeta bir Jön Türk mahfili idi. Şeyhi Hasan Necmeddin Efendi ile kardeşi Vahyi Efendi, Jön Türklerdendi. Üzerlerinde yasak neşriyat bulunan tıbbiye talebesinden birkaç genç Paris’e kaçmak üzere tekkede saklanmışken polis tarafından ele geçirilince şeyh ve kardeşi sürgüne gönderildi. İstiklal mahkemesince idama mahkûm edilen İttihatçı Kara Kemal intiharından birkaç gün evveline kadar bu dergâhta saklanmıştı.
Erbilli Esad Efendi, İstanbul’a geldiğinde Padişah tarafından iltifat görüp Meclis-i Meşayih’e tayin edilmişti. Zamanla şöhreti yayılıp, tekkesine gelen gidenler çoğaldı. Hakkında dedikodular arttı. Sohbetlerinde söylediği bazı sözler zamanın siyaseti için tehlikeli görüldüğünden memleketinde ikamete tabi tutuldu. Müntesipleri İngilizlere karşı ajanlık için hususen Irak’a gönderildiğini uydurmuşlardır. Neden sürgün edildiğine dair sarih malumat elde yoktur. Söylenenler de (hadisleri zamanın siyasetine göre tevil etmesi, mesela seyahati tavsiye eden hadisi, hürriyetçi gençlerin yurt dışına kaçmasına yorması, ebced ile fal bakıp gayptan haber vermesi gibi) hep dedikodu kabilindendir. Esad Efendi Menemen davasında muhakeme edilirken, mahkeme reisi Mustafa Muğlalı, Sultan Hamid’in kendisini neden sürgüne gönderdiğini sordu. “O vaktin uleması bizden ders istedi. Muhyiddin-i Arabî’nin Kenzü’l-İrfân namında bir eseri vardır. O vakit Meşihat’in emriyle bir sene müddetle İstanbul’da ulema sınıfına ders verdim. Sultan Hamid, evhamlı bir adamdı, bu dersten huylandı ve ‘Şeyh Efendi, sıla-i rahim etsin, ne vakit arzu ederse gelsin’ dedi. Sultan Hamid tahtan ayrıldıktan sonra İstanbul’a geri döndüm” demiştir. Mensupları, Sultan Abdülhamid’in kendisini Irak’a İngilizlerin petrol oyunuyla mücadele etmek, sürgün kılıfı altında, İngiliz muhalifi bir misyon icra etmek üzere gönderdiğini iddia eder. Mamafih Sultan Hamid’in gizli adamı olsaydı, İttihatçılar İstanbul’a döndükten sonra kendisini Meclis-i Meşayih reisi yapmazlardı. Esad Efendi, meclisin açılış konuşmasında Sultan Abdülhamid zamanı için “devr-i menhus-i istibdadın safahat-ı muzlimesi” (uğursuz istibdad devrinin karanlık safhaları) tabirini kullanmıştır.
Bursa’da Nakşi şeyhi Dağıstanlı Peçeli Hüsameddin Efendi’nin tekkesi muhaliflerle dolup taşmaya başlayınca Trablusgarb’da ikamete memur edildi. Ebcede olan merakı da etrafı rahatsız etti. O da meşrutiyeti müteakip dönmüştür. Vaazlarında Tebbet suresinin Sultan Hamid’i kötülediğini söylemiş, muarızlarınca, “Enver Paşa’nın dalkavuğu” diye anılmıştır. Sultan Hamid’in ulema ve meşayihe sahip çıkma siyasetini Enver sürdürmüş; makam ve para vererek siyaseten bunların desteğini almaya çalışmıştır.

Niçin Muhalif Oldular?
Peki dindarlığı ile tanınmış, hatta ismi İslam birliğiyle aynileşmiş bir halifeye, devrinin dindar geçinenleri neden muhalif oldu? Zamane yazarlarının hepsini birden İslamcı diye andığı şahsiyetlerin zihniyeti arasında dağlar kadar fark vardır. Muhaliflerin bir kısmı modernist İslamcı, bir kısmı muhafazakâr ulema idi. Muhalefetleri de buna göre farklı sebeplere dayanıyordu. Sultan Abdülhamid’e bayrak açmanın arkasında şahsi hırs ve kin, kendince idealist fikirler yahut tesiri altında kaldığı menfi propaganda yatıyordu.
İslamcıların modernist zümresi esas itibariyle padişahın tavizsiz ananevi din telakkisine karşıydılar. Onu, bu inancın sembolü görüp düşman oldular. İşte Akif’in, “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek / Otuz üç yıl bizi korkuttu şeriat diyerek” diyecek kadar öfkelenişinin sebebi budur. Bunlar da bazı sarıklılar gibi mutlakiyet ve sansürü sık sık dile getirmişlerdir.
Modernizmin kurucusu Cemaleddin Afgani, talebesi Muhammed Abduh ve bunun talebesi Reşid Rıza Sultan’ın amansız hasımlarıydı. Biri hilafet siyaseti yüzünden İngiliz emperyalizmine zarar verdiği, ikincisi sağlam muhafazakâr duruşu sebebiyle Müslümanlığın modernizasyonuna imkân tanımadığı, üçüncüsü ise kendisine yüz vermediği için muhalifti. Bunların Türkiye’deki Akif gibi mümessilleri de aynı yoldan yürümüştür.
Şahsî sebebe misal Seyyid Abdülkadir Efendi’dir. Babası Hakkarili Şeyh Ubeydullah, İran’daki köylerinin hasılatını alabilmek için milisleriyle sınırı geçince, milletlerarası bir mesele doğurmuş, müşkül vaziyette kalan hükümetin geri çekilme emrini dinlememesi kendisini siyasi suçlu mevkiine düşürmüştü. Oğlu Seyyid Abdülkadir ile beraber 1882’de Mekke ve Taif’te ikamete tâbi tutuldu. Kendisine şan ve şerefine göre muamele edilerek birer köşk ve maaş tahsis edildi. Sürgüne giderken söylediği, “Dâim olsun Cihan Sultanı Abdülhamid’in tahtı” beytiyle biten kaside meşhurdur. Ertesi sene vefat edince, oğlu geri döndü. Padişah’a şahsi husumetinden dolayı Göztepe’deki evini toplanmak üzere Jön Türklere açınca tekrar Trablusgarb’a sürüldü. Meşrutiyet’in ilanı ile dönüp mebus oldu.

Mektepliye haset mi?
İslamcılar ile bazı sarıklılar, parlamentonun, dindeki meşveretin icabı olduğuna inanıyor; meşrutiyeti askıya aldığı için Padişah’ı dine aykırı davranmakla itham ediyorlardı. Bu sebeple, istibdat olarak adlandırdıkları bu tek adam idaresine karşı çıkmayı dini vazife sayıyorlardı. Halbuki parlamentonun meşveret prensibiyle doğrudan alakası yoktur. Hükümdar saltanat sürer, ama hükümet etmez. Devleti sadrazam ve nazırlar idare eder. Bunlar da meşveretle karar alır. İslamiyetin başından beri hüküm böyledir.
Sansür sebebiyle fikirlerin serbestçe söylenemediğinden şikayetçilerdi. Halbuki sansüre takılan şeyler ya devletin emniyetini tehlikeye atacak yahut din ve ahlaka aykırı düşecek söz ve haberlerdi. Dinî kitaplarda hata olmaması için kontrol eden maarif encümeni zamanın meşhur alimlerinden müteşekkildi.
Sultan Abdülhamid devrinde, garbı yakalama hamlesinde lazım gelen teknik elemanların yetişmesi için yeni usulde mekteplere yenileri eklenmiş; ancak bu hal, ilmiye sınıfından bazısını tedirgin etmiştir. Bunlar medreselerin arka planda kaldığını düşünerek, kendi sınıf istikbalini tehlikede gördüler. Padişaha karşı mesafeli, hatta hasmane bir tavır takındılar.
Halbuki medreseliler istihdam cihetiyle bir sıkıntıya maruz kalmadığı gibi, bu devirde, büyük kısmı padişahın kendi servetinden olmak üzere çok para sarf edilerek nice yeni medrese yapılmış, mevcutlar da tamir edilmişti. Üstelik ulemanın nişan, terfi, maaş zammı ve hediye gibi vasıtalarla taltifi her zamankinden fazladır. Arşiv, bunlara dair vesikalarla doludur. Medreselerde okuyan talebe ve ders veren müderris sayısı hiçbir devirde olmadığı kadar artmıştır. Ancak bir asırdır devam eden toprak kayıpları sebebiyle medreselerin vakıfları elden çıkmış, dolayısıyla gelirleri azalmıştı.
Bazıları Padişah’ın tahtan indirilme endişesiyle ve bunun için de ulema desteği lazım geldiği için her zaman ilmiyeye şüpheyle yaklaştığını söyler. Tarihe bakılırsa, Padişah bunda haksız değildir. Ancak şurası bir hakikattir ki Sultan Abdülhamid herkese şüpheyle bakardı.

Ya sonra?
27 Nisan 1909’da Sultan Abdülhamid tahttan indirildiğinde, İslamcılar, meşrutiyetin ilanıyla birlikte memlekete asr-ı saadet adaletinin geleceğini hayal etmişlerdi. Fakat hakikat, suratlarına bir tokat gibi çarptı. İttihatçılar, eski devri mumla aratacak bir diktatörlük kurdular.
Başa geçenlerin dine uzak, hatta düşman kişiler olduğunu geç anlayan sarıklılar, yıktıkları padişahın aslında koca bir çınarı ayakta tutan ana direk olduğunu devlet ellerinden kayıp giderken fark ettiler. Rıza Tevfik gibi akıllı ve insaflı bir kısmı büyük bir vicdan azabıyla pişman oldular. Bu pişmanlık, Türk edebiyatı ve siyasi tarihinin en hüzünlü itiraflarını doğurdu.
Kendilerinden halife-i müslimîne muhalefet beklenmeyecek olan Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Ermenekli Saffet, Babanzade Naim gibi ulemadan, Abdülaziz Mecdi ve Seyyid Abdülkadir Efendi gibi meşayihten zatlar, az zaman içinde hatalarını anlayıp rücu ettiler.
1907’de Sultan Hamid ile görüşmek isteyip muvaffak olamayarak, üstelik bir de (muhibbanına göre şarkta bir mektep açılmasını istediği için, muhtemelen Kürt milliyetçisi tanınan Bedirhanilerle irtibatı sebebiyle) tımarhaneye kapatılması, Said Nursi’yi Padişah’a muhalif kılmıştı. Serbest kalmasına vesile olan meşrutiyeti bir kurtuluş reçetesi olarak gören ve bu sebeple İttihatçıları destekleyen Said Nursi, yenilerin diktatoryasını görünce Sultan Hamid devrini, “mecburi, cüzi ve hafif bir istibdat” olarak vasfetmiştir. 31 Mart mahkemelerinde, Padişah tarafından bağlanan maaşı reddettiğini, eski kusurlarını terkederek nasihat kabul eder zannıyla sarayı darülfünun yapması, zebanileri meleklerle değiştirmesi, servetini bu yolda harcaması istikametinde nasihatte bulunduğunu, ama hata ettiğini söylemiş, “O şefkatli sultana boyun eğmedim” demiştir. (Tarihçe-i Hayat, 62-63)
Bu “şefkatli” tabirini bir nedamet işareti kabul eden muhibbanının kendisine atfettiği ve 1927’de yazılmış gayrı matbu Sırr-ı İnna A’teyna isimli risalede meşrutiyet darbesi, “1324’te mason komitesinin şeriat-i Ahmediye’yi tahrîb niyetiyle hürriyet perdesi altında hilâfet-i İslâmiyeye saldırması” şeklinde tavsif edilir.
Eski istibdata hasret
İslamcıların muhalefeti ideolojik olduğu için, pişman olmadılar. Süleyman Nazif’in, “Koca Sultan, hasret kaldık eski istibdada biz” dediği gibi kendilerini değil, yenileri suçladılar. Akif, Semerci şiirinde güya İttihatçı idarenin, eskisinden de kötü olduğunu anlatır. Tıpkı ideolojilerinin Rusya’ya felaket getirdiğini gören Marksistlerin, “Marksizm iyidir, Ruslar beceremedi” dediği gibi.
İttihatçı/Kemalist tarih iddiasına karşı, Sultan Abdülhamid’i müdafaa mecburiyetinde kalan zamane Müslümanları da, lafı eğip bükerek, İslamcıları güya Padişah’a değil de istibdada karşıymış gibi göstermeye çalışırlar. Halbuki Padişah müstebid olmadığı gibi, meşrutiyet de şer’î bir kaide değildir.
Sultan Abdülhamid’i devirerek hürriyete kavuşacaklarını zanneden İslamcılar ve sarıklılar, yeni devirde adeta tasfiye edildiler. Bazısı 31 Mart Vakasında muhalif bir duruş alarak, dinle ve adaletle alakası olmadığını anladıkları İttihatçıların düşmesini beyhude umdular. Hepsinin başına gelmeyen bela kalmadı. “Zalime yardım edene, Allah onu musallat eder” hadisi meşhurdur.
Tarihten alınacak ders
İslamcı ve sarıklı muhalifler, Sultan Abdülhamid’in dünyasını ve içinde yaşadıkları şartları hakkıyla anlayabilecek ne imkâna ne de kapasiteye sahiplerdi. Bazısı ancak bir köy hocası olabilecek, dünyadan haberi bulunmayan kişiler, Padişah’ın siyasetini, güya din adamı hüviyetiyle kritik ediyorlardı. Halbuki hasım oldukları padişah, din bilgisinde çoğundan aşağı değildir. Kaldı ki devlet idaresinde din bilgisi kifayet etmez, ince bir siyaset ve tecrübe de lazımdır.
Hiç kendilerine yakışmayan bir iş yapıp politikaya girdiler. Ayrıca hakiki tasavvuf terbiyesinden mahrum oluşları, bunların kalb gözünü de perdelemiş, akıllarına fazlaca güvenmişlerdir. Bu kabahatleri, dini de insanların gözünden düşürmüş, sonradan laikliğe bahane teşkil etmiştir.
Görülüyor ki iyi niyetli olmak, siyasi analizlerin doğru olacağı manasına gelmemektedir. Bir avuç basiretsiz, kafalarındaki İslamî sistemi müdafaa ederken, attıkları adımların koskoca bir imparatorluğun ve hamisi olduğu dinin yıkılışını hızlandıracağını göremediler.
Önceki Yazılar
-
AVRUPA’YI MÜSLÜMANLARDAN KURTARAN(!) MUHAREBE28.09.2026
-
SULTAN HAMİD’İN DÜŞMAN ELİNE VERDİĞİ SİLAH21.09.2026
-
Siyah Şapkaların Ardındaki Dünya İSRAİL MUHALİFİ YAHUDİLER14.09.2026
-
YİĞİT LAKABIYLA ANILIR!7.09.2026
-
GOETHE, TOLSTOY VE ÖTEKİLER: HAKİKATEN MÜSLÜMAN MI İDİLER?31.08.2026
-
MİLLETİN GÖRDÜĞÜ SON BOLLUK ve UCUZLUK24.08.2026
-
ÜÇ ETEKTEN DÖPİYESE: Anadolu kadınının kıyafetiyle mücadele17.08.2026
-
BİLMİYORUM DEMEK ALİMİN KALKANIDIR10.08.2026
-
OSMANLI KALSAYDI ‘ÇOBAN SÜLÜ’ BAŞBAKAN OLAMAZ MIYDI?3.08.2026
-
OSMANLI DEVLETİ ROMA’NIN DEVAMI MIDIR?27.07.2026