SULTAN HAMİD’İN DÜŞMAN ELİNE VERDİĞİ SİLAH
Sultan Abdülhamid devrinde rüştiye, idadi, sultani ve bilhassa fakülte muadili harbiye, tıbbiye, mülkiye, hukuk mektepleri kuruldu veya inkişaf etti. Bunlar, pozitivist bilim telakkisini, Avrupa siyasi fikriyatını, milliyetçilik ve meşrutiyet fikirlerini, anayasa mefhumlarını öğreten bir müfredat taşıyordu.
Modern mektepler, sadece fen öğretmez; aynı zamanda tenkidî düşünme, maşerî şuur ve siyasi mefhumlarla tanıştırır. Avrupa’daki 1789 sonrası dönüşmeler de benzer şekilde mekteplerden çıkmıştır. Yani mesele şudur, devlet modernleşmek için modern mektep açtı; modern mektep de tenkitçi fert meydana getirdi. Modern mektep, modern şuur demektir.
Bu mesele hem maarif tarihi hem de geç Osmanlı siyasi transformasyonu cihetinden dikkate değerdir. Hadiseler, hatalı maarif politikalarının değil, devrin bünyevi şartlarının mahsulüdür.
Kurtarıcı misyon
Meşrutiyet 1876’da ilan edildi, 1878’de askıya alındı ve otoriter bir idare kuruldu. Basın sansürü, jurnal sistemi, siyasi teşkilatlanma yasağı vardı. Bu noktada ciddi bir tenakuz doğdu, otorite ile modern maarifin arasında gerilim hasıl oldu. Mekteplerde anayasa, temsil, hürriyet kavramları öğretiliyor, fakat siyasi pratikte bunlar tatbik edilmiyordu. Bu da genç zihinlerde bir norm ve gerçeklik çatışması meydana getirdi. Bilhassa harbiye ve tıbbiye talebesi arasında gizli cemiyetler bu muhitte doğdu.
Sultan Abdülhamid, maarifi evvelemirde devlet memuru yetiştirmek için güçlendirdi. Bürokratik modernleşme vardı, ama siyasi katılım kanalları kapalıydı. Yükselme; liyakat, patronaj (himaye) ve sadakate dayanırdı. Parlamento çalışmıyordu. Bu halde tahsilli genç için iki yol vardı. Ya sisteme entegre olmak ya da sistemi değiştirmekti. Birinci zor olduğu için, bir kısmı ikinci yolu seçti.
Bu meselede unutulmaması icap eden daha büyük bir zemin vardır. Balkan milliyetçilikleri yükseliyordu. Bu gençler, ekonomik bağımlılık artıyor, dış borçlar büyüyor, toprak kayıpları sürüyor propagandasına kapıldılar: “Devlet çöküyor; mevcut idare muvaffakiyetsiz.” Dolayısıyla muhalefet sadece ideolojik değil, aynı zamanda kurtarıcı misyon psikolojisi idi.

Selin önünde kim durabilir?
Siyasî mevzulara çok vakit ayırmaları asıl iyi bilmeleri gereken ihtisas sahalarında noksan yetişmelerine yol açtı. Hükümetin üstüne titrediği, gerek devlet gerek padişahın hususu hazinesinden ciddi bütçe ayrılarak kurulan ve devam ettirilen bu mektepler, siyasi faaliyetler ile maksadının dışına çıkarak ilim, fen ve teknik olarak değil hizipleşme ve isyan şeklinde mahsul veren birer anarşi yuvasına dönüştü.
Fen öğrenip de milli kültüre sahip olmak yerine niye ihtilalci oldular? Her mektepte dinî ilimler, hatta Arapça ve Farsça okutuluyordu. Hocaların bir kısmı da sarıklıydı. Ama müfredatın ilmî çerçevesi büyük ölçüde Avrupa kaynaklıydı.
Garp fikri, sansürle tam engellenemedi. Yurt dışına giden talebeler Jön Türk hareketini teşkilatlandırdı. Yani fen ve milli kültür sentezi esas olarak hedeflendi, ama ideolojik olarak tutarlı bir modern-İslam sentezi imal edilemedi. Ancak sel gibi gelen modanın önünde kim durabilir?
Gerilim
Tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da Sultan Abdülhamid umumiyetle, meşrutiyeti askıya alması ve siyasi meşruiyet krizinin hasıl olması, aşırı merkeziyetçilik, sansürün düşünceyi yeraltına itmesi, modernleşmeyi sosyal katılım olmadan yürütmeye çalışması, askerî kadroları siyasetten arındıramaması gibi hususlarda tenkit edilir.
Ancak şunu da söylemek gerekir ki, o devrin şartlarında imparatorluğu ayakta tutmak son derece zordu. Sultan Abdülhamid 33 yıl devleti çökmeden tutabildi ki ciddi bir muvaffakiyettir.
Ama artık hele XX. asır başında kimse bunu ne görebilir ne de anlayabilirdi. Ne yapmalıydı? Meşrutiyeti kontrollü biçimde sürdürmek, siyasi katılım kanallarını tamamen kapatmamak, okumuş elitleri sisteme entegre etmek, subay kadrolarını siyasî değil profesyonel askeri çizgide tutmak, modernleşmeyi daha şümullü bir Osmanlıcılık çerçevesinde derinleştirmek yapılabilirdi. XX.asra gelindiğinde başkası düşünülemezdi.
Ama bu da garantili bir hal tarzı değildi. Zira milliyetçilik belası Osmanlı’nın yakasına her taraftan yapışmıştı.
Hepsi şu tarihî realitenin neticesidir: Modern maarif, modern siyasi şuur hasıl eder. Modern siyasi şuur, katılım talep eder. Katılım kanalları kapalıysa, muhalefet radikalleşir. Padişah modernleşmeyi takip etti ama, siyasi modernleşmeyi sınırladı. Gerilim burada doğmuştur.

Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!
Osmanlı hükümetinin yetiştirdiği subay ve bürokrat kuşağı nasıl bir ruh haliyle İttihatçı oldu?
Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye’de yetişen gençlerin halet-i ruhiyesi ve zihniyeti şuydu: “Devlet devamlı toprak kaybediyor. Avrupa, Osmanlı’yı parçalıyor. İçeride çürüme ve çözülme var.” Böylece gençler kendilerini sıradan memur değil, devleti kurtaracak nesil olarak görmeye başladılar. Bu mühim psikoloji ile, gençler muhalif olmaktan öte, misyoner bir kadro gibi davrandılar.
XIX. asır sonunda Osmanlı münevveri, iki şeyi aynı anda hissediyordu: Bilim, teknik, askeri güç sebebiyle Avrupa’ya hayranlık; öte yandan emperyalizm, müdahale sebebiyle Avrupa’ya öfke. Bu aşağılanmışlık ve dış baskı şeklindeki çifte his, bir kompleks meydana getirdi: Hem Batı’dan öğrenmek hem Batı’ya kafa tutmak! İttihatçılar bu sebeple, pozitivistti, milliyetçiydi, merkezileştiriciydi, sert ve radikaldi.
Kapalı siyaset muhiti, gizli cemiyet kültürüne dönüşür. Sultan Abdülhamid devrinde açık siyasi faaliyet yasaktı. Basın sansür altındaydı. Bu vasat, gençleri şu psikolojiye itti: Gizlilik, komitacılık, hücre teşkilatlanması, fedailik romantizmi. Yani muhalefet normalleşmediği için, radikal bir teşkilat kültürü yürüdü. Açık siyaset olmayınca, iş gizli komiteye dönüşür. Sultan Abdülhamid, okumuş gençlerin zihni dünyasını kontrolle bastırabileceğini düşündü. Halbuki baskı sadakat değil, radikallik hasıl etti. Yani insanların gazını almak icap eder. Böyle otoriterce idare edilen Avrupa ülkeleri çoktu, ama hiçbiri Osmanlı’nın yaşadığı problemlerle karşı karşıya değildi.
Harbiye mezunları kendilerini sadece asker değil, aynı zamanda, modernleşmenin temsilcisi, rasyonel (akılcı) idarenin müdafii, devlet aklının hakiki sahibi olarak görmeye başladılar. Bu, askerin siyasete müdahalesini meşrulaştıran zihni zemini teşkil etti. Subay hüviyeti ve müdahale ananesi bunda rol oynadı. 1908 ve 1909’daki hareket tam olarak bu itimad-ı nefsin (özgüvenin) neticesidir.
Kuşak çatışmasını da unutmamalıdır. Sultan Abdülhamid devri idareci elitleri, daha ihtiyatlı, daha diplomatik, daha dengeci idi. Jön Türkler ise, sabırsız, inkılapçı, hızlı netice isteyen, merkeziyetçi idiler. Bir bakıma bu genç modernistler ile temkinli otoritenin mücadelesi idi.

Hata nerede?
Avrupalıların Jön Türk dediği bu gençlik, bilime inanır, merkeziyetçidir, disiplin sever, devleti cemiyetten üstün görür ve icabında zor kullanmayı meşru sayar. İttihatçı psikolojisinin hülasası budur. Bu cihetiyle ironik şekilde Sultan Abdülhamid’in otoriter mirasını başka bir formda devam ettirmişlerdir.
Jön Türkler demokrat mıydı? 1908’de Meşrutiyet’i yeniden ilan ettirdiklerinde sloganları, hürriyet, kanun hâkimiyeti, meclis ve anayasa idi, fakat pratikte 1913’teki Babıali Baskını sonrası iktidar tek merkezli, parti-devlet yapısına yakın, muhalefete tahammülsüz, sıkı kontrolcü bir hale dönüştü.
Yani başta meşrutiyetçi ve anayasal bir vizyon vardı, ama zaman içinde çözemedikleri krizler (Balkan Harbi, toprak kayıpları, harbe gidiş) demokrasiyi geri plana itti. Demokratik bir kültür derinleşmeden iktidara gelmişlerdi.
Jön Türkler Sultan Abdülhamid’e istibdatçı diye karşı çıktılar. Ama iktidara geldiklerinde koyu bir istibdatla işi götürmeye çalıştılar. Güçlü merkezî devlet, emniyet endişesi, basın kontrolü ve muhalefeti bastırma gibi metotlara müracaat ettiler.
Fark şuydu, Sultan Abdülhamid denge ve diplomasiyle devleti ayakta tutmaya çalıştı. Milleti demokrasi ve hürriyet diye kandırmadı. Her iki rejim için ortak zemin belki devleti kurtarma refleksi idi. Gerekirse hürriyetler ikinci planda kalabilirdi. İttihatçılar daha ideolojik ve müdahaleci bir yol izledi.
Materyalizm imalathanesi
Niyazi Berkes der ki: “Sultan Abdülhamid devrinde, siyasî meseleler üzerine şal örtmenin neticelerinden biri, okumuşların siyaset dışı meseleler üzerine daha çok eğilmelerine yol açmasıdır. Siyasi otoriter rejim, önleyemediği dış tesirlerin yardımıyla, onun hususiyetlerine karşı çıkacak bir kuşağın yetişmekte olacağını düşünememişti.” (Türkiye'de Çağdaşlaşma)
“İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuranlar, Sultan Abdülhamid’in çok ehemmiyet verdiği ve dünya çapında bir tıp fakültesine dönüştürdüğü Mekteb-i Tıbbiye olmuştur. Padişah’ı tahttan indirecek siyasî faaliyetler Mekteb-i Harbiye’de filizlenmiştir. Materyalizm Türkiye’ye öyle bir tesir etmiştir ki, hususiyetle Sultan II. Abdülhamid’in açtığı mektepler, neredeyse materyalizmin imalathanesine dönüşmüştür.” (Mehmet Akgün, Materyalizmin Türkiye’ye Girişi)
Bu gençler, bir yandan geri kalış meselelerine kafayı takıyor, Avrupa ile mukayese yaparak, bunun sebebini ananelerde buluyor ve Türk ananesinin aslî unsuru olan dini suçluyordu. Öte yandan dile getirilmese de Avrupa sosyal hayatının, insan nefsini okşayan taraflarının, kadın-erkek münasebetleri, ibadetlerin hayatın merkezinde olmaması, ferdiyetçiliğin ve sosyal serbestliğin hakimiyeti bunların gözüne ve gönlüne hoş geliyordu. Bunun Türkiye’de karşılığının olmaması ise bunları hırçınlaştırıyordu. Bir Jön Türk’ün tabiriyle, “Öf yine Ramazan geldi. Gündüz yemek yiyecek bir yer bulamayacağız!” İşte Türkiye’deki inkılapların ana saiki budur.
Önceki Yazılar
-
Siyah Şapkaların Ardındaki Dünya İSRAİL MUHALİFİ YAHUDİLER14.09.2026
-
YİĞİT LAKABIYLA ANILIR!7.09.2026
-
GOETHE, TOLSTOY VE ÖTEKİLER: HAKİKATEN MÜSLÜMAN MI İDİLER?31.08.2026
-
MİLLETİN GÖRDÜĞÜ SON BOLLUK ve UCUZLUK24.08.2026
-
ÜÇ ETEKTEN DÖPİYESE: Anadolu kadınının kıyafetiyle mücadele17.08.2026
-
BİLMİYORUM DEMEK ALİMİN KALKANIDIR10.08.2026
-
OSMANLI KALSAYDI ‘ÇOBAN SÜLÜ’ BAŞBAKAN OLAMAZ MIYDI?3.08.2026
-
OSMANLI DEVLETİ ROMA’NIN DEVAMI MIDIR?27.07.2026
-
İdeolojik sebeplerle şehir adı değiştirilirdi20.07.2026
-
OSMANLI EKONOMİK KRİZLE NASIL BAŞ ETTİ?13.07.2026