CİHAD-I MUKADDES KOMEDYASI
Memleketi Almanya’nın peşinden umumi harbe sürükledikten sonra, hayalperest çılgınların aklına parlak bir fikir geldi: Bütün salahiyetlerini kırparak bir noter gibi saraya hapsettikleri padişahın halifelik sıfatından istifade etmek…
Eğer halife cihad ilan ederse, şimdi düşman mevkiindeki İngiliz, Fransız ve Rusya’nın hakimiyetindeki müslümanlar ayaklanacak, halifenin bir sözüyle emperyalistleri boğacak, harbi Türkler kazanacaktı.
Dinin istismarı
Harbe giriş üzerine Enver Paşa, orduyu tahrik etmek üzere Sultan Reşad’ın elinden bir ferman alıp ilan etti. Harbe girişinden iki gün sonra, İttihatçı Şeyhülislâm Ürgüplü Hayri Efendi tarafından imzalanan cihad fetvası, Fatih Camii’nde yapılan bir merasimle fetva emini (sonradan Mecelle şarihi) Küçük Ali Haydar Efendi tarafından okundu (14/XI/1914).
Fetvadan bir hafta kadar sonra (21/XI/1914), 29 imzalı bir “Beyânnâme-i Cihâd” neşrolundu. Bunda Hayri Efendi ile üç sâbık şeyhülislâm, 11 kazasker ve kibâr-ı ulemâdan 14 zâtın isimleri vardır. Başında halife-i müslimînin “İşbu beyannamenin kâffe-i aktâr-ı İslâmiyeye [bütün İslâm beldelerine] neşr-ü ilânını irâde ederim.” tarzında bir beyanı vardır.
Bu fetva ve beyanname, dinin kötü niyetli insanlar elinde nasıl istismar edilebileceğinin ibretli bir numunesidir. Dinin, siyasî emellere alet edilmesi meşrutiyet devrinde başlamış, laik cumhuriyet devrinde de devam etmiştir.
Sultan Aziz ve Sultan Hamid için bir din yobazından nice yalanlarla tertip edilmiş fetva alıp tahttan indiren zümrenin böyle yapmasına şaşılmaz. Zaten fetva da müslümanların vicdanında hiçbir zaman makes bulmamıştır. Aklı başında kimseler işin aslını bilmiyor değillerdi. Hatta fetva ile beyannameler “kâffe-i aktâr-ı İslamiyye”ye pek tabii olarak dağıtılamamıştır.
Evet, her samimi müslüman dinin hükmünü tebliğ eden fetvaya hürmet, hatta riayet eder. Ama fetva diye, şahsi ihtirasların terennüm edildiği metinleri zahiren bir şey demese de kimse ciddiye almaz.

Zafer muhakkaktır. Ama…
İslâmiyette harb, düşman tecavüzlerini defetmek için yapılır. Toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya gayrımüslimleri Müslümanlaştırmak için yapılmaz. Cihad, İslâmiyetin Müslümanlara yüklediği bir mükellefiyettir. Hükûmete, orduya mal ile, söz ve yazı ile, sayılarını arttırmak ile ve dua ederek yardım da cihaddır. Sulh zamanında hudud başında beklemek, harb vâsıtalarını kullanmasını ve bunun için lâzım olan fen bilgilerini öğrenmek de cihaddır.
Meşru harbe, cihad veya gazâ adı verilmiştir. Cihad, lugatta cehd ile çalışmak manasına gelir. Istılahta, insanları İslâm dinine çağırmak, kabul etmeyip, insanların bu çağrıyı işitmelerine, işitenlerin iman etmelerine mâni olan diktatörlerin orduları ile kıtal (harb) etmektir. Dolayısıyla harbin sebebi, Müslüman olmayanların düşmanlığıdır. Cihad, sulhü temin etmek için yapılır. Nitekim âyet-i kerime ve ve hadîs-i şerifler, cihadın sebebini i‘lâ-i kelîmetullah, yani Allah’ın adının yüceltilmesi olarak bildirir ki İslamiyetin her yerde işitilmesini teminden ibarettir.
Demek ki cihaddan söz edebilmek için bazı şartlar vardır. 1-Harbin, dini müdafaa için olması şarttır. 2-Harbe halife, yani şer’î hükûmet karar verir. Harbi de devletin ordusu yapar. 3-Cihad ilan edilmeden evvel, karşı tarafa Müslüman veya zimmî olması hususunda davet yapılmış, düşmanın da bunu kabul etmemiş olması şarttır. 4-Cihada kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak lâzımdır. Düşmanın gücü, Müslümanlardan fazla ise, saldırmak caiz olmaz. Sulh yapılır. 5-Cihadda kumandanın emrini dinlemek, müstakil hareket etmemek de lazımdır. Bu şartların hepsi mevcutsa cihadın sonu zaferdir. Nitekim Kur’an-ı kerimde, “Zafer muhakkaktır” buyuruldu. (Sâffât, 173)
Müslümanların herhangi bir şekilde cihad etmeleri farz-ı kifâyedir. Yani bir grup Müslüman böyle cihad ettiği zaman, diğerlerinden bu mükellefiyet düşer. Kadınların, çocukların, kölelerin, yaşlıların, sakatların, hastaların ve ilimle meşgul olanların cihad mükellefiyeti yoktur. Ancak düşman, İslâm topraklarına hücum ettiğinde, bunlara karşı, herkesin harb etmesi farz-ı ayn olur. Eğer yakında olanların da gücü yetişmezse, uzakta olanlara da farz-ı ayn olur. Buna nefîr-i âmm (umumî seferberlik) denir. Nefîr, umumi cihadı emreden ayet-i kerimede geçer.
Osmanlı tarihinde nefîr-i âmma bir iki defa rastlanır. Zira devamlı olursa askerî cihetten zararlı olabilir. Harb usulü bilmeyenler orduya yüktür, üstelik askerin hezimetine sebep olabilir. 1737’de Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa’nın, Avusturyalılar’a karşı kazandığı Banyaluka zaferi bu şekilde olmuştur 1809’da Ruslar’ın Tuna’nın cenubuna inmeleri büyük heyecan doğurmuş, nefîr-i âm ilan edilerek bu husustaki fetva Fatih Camii’nde okunmuştu. Bunun üzerine Cevdet Paşa’nın tabiriyle “Rumeli ve Anadolu yerinden oynamış” ve Tatariçe galibiyetiyle düşman Tuna’nın kuzeyine atılmıştır. Üçüncüsü 1914’te ilan edilmiştir ki halkın hafızasında, hatta Arap vatandaşlar arasında “seferberlik” kelimesi yaşamaktadır.
Cihad-i ekber veya cihad-ı mukaddes ilanı, sancak çıkarılması hep İttihatçıların parlak buluşu olmuştur. O esnada Beylerbeyi Sarayı’nda mahpus bulunan Sultan Hamid bunu işitince hayret etmiş, “Cihad ilan edip bütün İslâmları harbe iştirak ettirmek istediler. Şimdi İngilizler de Papa ile görüşüyor. Hiç şüphesiz papayı kandırmak ve bütün Katolik milletleri aleyhimize çevirerek bu suretle işi bir din kavgası haline sokmak istediler. Çünki din kavgaları çok fena çok tehlikeli bir şeydir. Tarihte birçok emsali vardır. Allah esirgesin, eğer böyle bir şey olursa, vaziyetimiz çok vahim olur. Sonra, müttefiklerimiz de aleyhimize dönebilir. Doğrusu ben çok endişe ediyorum” diye hayıflanmıştır. (Ziya Şakir, Sultan Hamid’in Son Günleri)

Cihadın hangi şartı tamam?
Cihad fetvası muhtelif cihetlerden problemlidir. Cihad ilan eden halife, bütün salahiyetleri elinden alınmış bir kukla mevkiindedir. Dolayısıyla meşru halife bile sayılmaz. Halife olmayınca cihaddan da söz edilemez. İktidarı gayrı meşru yollarla ele geçirmiş kişilerin şahsî ihtirasları ve keyfî tasavvurlarıyla girilen cihan harbi hakiki bir cihad değildir. Sonradan İttihatçılar harbe girişin zaruri olduğuna dair çok kelam ederek kendilerini müdafaaya çalışmışlarsa da harbe girmenin lüzumsuzluğu ve girmemenin mümkün olduğu ehline malumdur. Ama bu harbe zorla götürülen müslüman askerler elbette şehit ve gazi sayılırlar.
İkinci bir husus, seferberlik, umumi bir hücum vuku bulduğunda yapılır ki, burada müttefiklerin değil, İttihatçıların hasmı olmayan bir devlete hücumu mevzubahistir. Enver’in emriyle gemilerin durup dururken Rus limanlarını bombardıman edip gemilerini batırması herkese malumdur.
Üçüncü bir husus, cihad, gücü yetene farzdır. Düşmanların hakimiyeti altında yaşayan müslümanlar hangi kuvvetle cihad edecektir? Kur’an-ı kerimde cihad için gücü yetme şartı pek açık iken, fetvada geçen ibareler trajikomiktir. Üstelik cihaddan maksat İslâmın ve müslümanların hayatını korumaktır. Yok yere insanları ölüme sevketmek ne dinin ne de aklın icabıdır.

Elinde çakı bile olmayan
İsmail Hami Danişmend der ki:
“İslamiyette iki türlü cihad vardır: Hak yolunda gazaya cihad-ı asgar, o yolda yapılan fikir mücadelesiyle propagandaya da cihad-ı ekber denir. Tasavvufta cihad-ı ekber, insanın nefs-i emmaresine karşı giriştiği mücadelenin ismidir. Onun için İttihatçıların budalaca ilan ettikleri din harbine cihad-ı ekber demek doğru değildir. Zaten bu tabir Meşihat’in neşrettiği fetva metinlerinde mevcut olmayıp yalnız propaganda ve neşriyatta kullanılmış tumturaklı bir isimden ibarettir.
Cihad hükümlerinin en mühimlerinden biri kudreti olan Müslümanların bütün din düşmanlarına karşı malen ve bedenen mücadele ile mükellef olmasıdır. Fakat bu mücadele bir farz-ı kifaye şeklindedir. Binaenaleyh bedenî ve malî kudretten mahrum olanlarla düşman esareti altında bulunanlar mükellef değildir. Halbuki İttihatçıların ilan-ı harbinden üç gün sonra neşredilen cihad fetvası, İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan ve Karadağ devletleriyle müttefiklerinin hâkimiyyet ve esaretleri altında bulunan Müslümanları onlara karşı ayaklandırmak ve bu devletlerin Müslüman tebaalarından toplayacakları askerleri Türkiye ile müttefikleri olan Hıristiyan Almanya ve Avusturya’ya karşı harb etmekten menetmek için neşredilmiş ve İslam tarihinde misli görülmemiş garip bir fetvadır.
Ellerinde çakı bile bulunmadığı için ayaklanma imkanlarından tamamıyla mahrum olan aciz ve mahkûm milletler nasıl olur da şer’an cihad ile mükellef tutulabilir? Böyle bir şey için hilafet makamının harbden evvel onları gizlice hazırlamış, silahlandırmış ve teşkilatlandırmış olması lazım gelir. Bunların hiçbiri yapılmadığı halde cihad ilanına kalkışmak, hilafet makamının dünya nazarındaki mevkiini sarsmakla neticelenecek bir düşüncesizlikten başka bir şey değildir ve zaten netice öyle olmuştur.”
Yılmaz Öztuna der ki: “Belki cihadı ilan eden Sultan Abdülhamid olsaydı, manzara bir mikdar değişirdi. Zira Sultan Reşad’da ağabeyinin otoritesi ve prestiji olmadıktan başka, İslam dünyası, onun İttihad ve Terakki’nin kuklası olduğunu biliyordu. İttihad ve Terakki'nin İslam politikası ise, dünya Müslümanları arasında kati şekilde Sultan Abdülhamid’in politikası derecesinde beğenilmiyordu. Bununla beraber bu sırada Beylerbeyi Sarayı’nda oturan Sultan Abdülhamid’in cihad ilanını öğrenince ‘bu bir büyük silah idi ki, kullanılmadıkça daha büyük görünürdü, asla kullanılmamalıydı’ dediği bilinmektedir.” (Osmanlı Devleti Tarihi)
Bununla beraber müttefikler, sömürgelerinden asker toplarken karşı tarafta Türklerin bulunduğunu bilen Müslümanlar askere alınmaya mukavemet göstermiştir. Bilhassa Kuzey Afrika’daki Müslümanlar Fransız ordusuna asker olmamak için hadise çıkarmışlardır. Bu sebeple İngilizler ve Fransızlar, Müslüman askerlerini Türklerle aynı cepheye göndermemişlerdir. Belki cihad fetvasından haberleri bile olmayan bu müslümanlar, dinî hissiyat ve vicdanları ile hareket etmekteydiler.

Fetvanın mimarı
Weltpolitik, yani Almanya’nın global güç haline gelme siyaseti çerçevesinde Müslüman alemiyle yakın münasebet içinde olması, böylece İngiltere ve Fransa’nın kontrolündeki Müslümanların tesir altına alınması planlanıyordu. Almanya bu sebeple halifelik makamını bünyesinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu ile yakınlaşma siyaseti gütmüştür. Kayzer üç defa Osmanlı memleketlerini ziyaret etmiş, Kudüs’e gitmiş, Müslümanların gönlünü okşayan beyanatlar vermişti. İşte cihad ilanı da Almanya siyasetinin bir parçasıdır.
Berlin’de meşhur şarklıların çalıştığı Die Nachrichtenstelle für den Orient (Şark Haber Merkezi) kurularak, harb propaganda servisi olarak faaliyet göstermiştir. Servisin bağlı olduğu ve istihbaratçı diplomat Max von Oppenheim tarafından idare olunan Das Reichskolonialamt (İmparatorluk Koloni Bürosu) psikolojik harbi ve cihad merkezli propagandayı yürütmüştür. El Dschihad adında bir gazete neşrederek sömürge Müslümanlarını, Almanya’nın İslam’ın asıl dostu olduğuna ikna etmeye çalışmıştır. Oppenheim, Enver’i cihad ilanına sevkeden kişi olarak bilinir.

Hollandalı şarkiyatçı ve diplomat Dr. Christian Snouck Hurgronje’nin 1915’te neşrettiği The Holy War Made in Germany isimli bir kitabı vardır. Burada Almanya’nın hilafet ve Panislamizme muhalif olduğu halde, cihad işini organize edişini tenkit eder: “Sömürgelerindeki Müslümanlara, İngiliz ve Fransızlardan daha kötü davranan Almanya’nın, Müslüman dostluğundan bahsetmesi ikiyüzlülüktür. Cihad ilanını müteakip yapılan merasimde Alman sefiri Dr. Grothe’in Müslüman aleminin selameti için giriştikleri müşterek mücadeleden, Almanya’nın imparatorluğun müslüman mensuplarına dostluğuna işaret eden nutkunda bu ikiyüzlülük görülür. 1908’e kadar Almanya, kendisine bir fayda görmediği için Türkiye’yi ve dostluğunu ciddiye almamıştır. Balkan Harbi sırasında, Türkiye’nin istiklalinin cihad ilanınkinden daha az tehlikeye girmiş değildi; ama o zaman bile Alman dostundan pek destek görmemişti. İslam devletinin mukaddes olmayan harbinden söz edilemez. Harblerden birini mukaddes diye isimlendirip padişahın hususi fermanıyla ilan etmek gülünçtür. Fetva ve ferman, Enver ile Talat’ın fikirlerini aksettiriyordu. Sultan da şeyhülislam da bu ikisinin kuklaları vaziyetinde idi. Bu coşkun ve bağnaz fetva ile beyannameyi iyice değerlendirebilmek için, gerçek yazarlarının hemen hemen dinsiz olduklarını akılda tutmak gerekir. Kâfirler arasında yapılan bir harbe cihad demek, iyi bir Müslüman için ya küfürdür ya da gülünç!”
Mamafih Alman askerî misyonu bu fikirde değildi ki, harp zamanı uzun yıllar Türkiye’de askeri vazife herhalde bulunmuş olan Alman generali Liman von Sanders şöyle anlatıyor: “Hakikate dindar Anadolu askerleri için mukaddes cihad ilanına lüzum yoktu. Onlar mukaddes cihad ilan edilmeden de hürmet duydukları padişahları uğruna harbe gidiyorlar ve canlarını feda ediyorlardı. Türklerin idaresindeki Araplarda ise mukaddes cihad hiçbir netice vermedi. Türklerle Araplar arasında asırların yığdığı zıtlık ve halihazırdaki Türk idaresine karşı duyulan hoşnutsuzluk dolayısıyla mukaddes cihad ilanı bunlar üzerinde hiçbir tesir yapmadı.
Türkiye’ye yakın ve sınır komşusu olan ülkelere gelince bunlardan da umulan yardım temin edilemedi. İtilaf devletleri ya buraları güçlü elleriyle sıkıca tutuyorlardı ya da o zaman İran’da olduğu gibi büyük bir harbe girecek güç ve kabiliyet bu ülkelerde yoktu. 8 Mart 1915’te İtalyan parlamentosunda dile getirildiği gibi mukaddes cihad fetvasının Kuzey Afrika’da bile en küçük bir tesiri görülmemiştir.

Hakikatte cihad-ı mukaddes Türkiye’nin o zamanki vaziyetine de pek uygun düşmüyordu. Türkiye, bir yandan Almanya ve Avusturya gibi Hıristiyan devletlerle birlikte müttefik olarak harbediyor, Alman ve Avusturyalı subay ve erleri kendi ordusunda bulunduruyor ve öte yandan da Müslümanları Hristiyanlara karşı yardıma çağırıyordu. Buradaki mantık zayıflığı, 1919 yazında İngiliz Başbakanı Lloyd George’un, General Allenby’nin Filistin’deki zaferlerini haçlı seferlerine benzetmesinde de görülür.
Mukaddes cihad 1914 Kasım’da İstanbul’da büyük milli gösterilerle ilan edildi. Caddeler adet olduğu gibi polisler tarafından kordon altına alındı. Buraları dolduran işsiz güçsüz insanlara birkaç kuruş cep harçlığı verildi. Bu sebeple hangi maksatla olursa olsun kâfi miktarda alaka toplamak mevzubahis idi. Bu kere de alakadarlar yeşil bayraklar taşıyorlardı. Gösteri, sahibi Ermeni olan Tokatlıyan Oteli’nin bütün camlarının kırılmasıyla tamamlandı.
Mukaddes cihadın harbin sonunda ve İtilaf devletleri Türkiye’yi işgal edip idaresini ele aldıkları ve kıyımlar başladığı zaman 1914’dekinin tersine Türkler aleyhinde bir tesir gösterdiği söylenebilir. Bu sırada Türkiye’nin artık Hıristiyan müttefiki yoktu ve İslam’ın dış dünyaya karşı harekete geçmeleri de artık bahis mevzuu olamazdı. Artık Türklerin yalnız Hıristiyan düşmanları vardı. İtilaf devletlerinin hatalı ve yanlış tatbikatlarından doğduğu ileri sürülebilecek olan bu vaziyet çok kötü neticeler verdi.” (Türkiye’de Beş Yıl)
Sonra Alman şarkiyatçı Prof. C. H. Becker’in halihazırda bütün Alman devlet adamlarını sarmış görünen inanılmaz cihad çılgınlığına kapılmış olmasını kritik eder. Deutschland und der Islam eserinin yazarı, daha 1904’te Panislamismus isimli yazısında İslâm birliği siyasetinin Türkiye’nin hakiki menfaatlerine aykırı düştüğünü ve gelişmesinin önünü tıkadığını söylemişti. 1910 tarihinde Paris’te verdiği Der İslam und die Kolonisierung Afrika’s başlıklı konferansta “İstanbul sultanının halifeliği, Jön Türk inkılabına değin Türkiye’nin İslam siyasetinin temeliydi. Yeni Türkiye, hiç şüphe yok ki, hilafet iddiasını elden bırakmamıştı. Fakat gerçekten anayasalı bir devlet olmak istiyorsa., bunu mümkün olduğunca az kullanması gerekecektir. Güçlü bir Türkiye’nin, öteki devletlerin Müslüman tebaası üstünde hiçbir zaman siyasi hakimiyet iddiasında bulunmayacağı besbellidir” diyordu. Şimdi ise bu fikirlerinin tam aksini ileri sürmekte, adeta cihad çığırtkanlığı yapmaktadır.

Made in Germany markası
Servis ajanları Mısır, Libya, Şimali Afrika, Irak, Kürdistan, Hindistan, Türkistan ve Afganistan’daki Müslümanları ayaklandırma operasyonları yürütmüştür. Öte yandan Teşkilat-ı Mahsusa ajanları, cihad fetva ve beyannamelerini birer propaganda malzemesi olarak kullanıp, sömürge Müslümanlarının kırık gönüllerini okşayarak harbin sonuna kadar gönüllü asker toplamak, İttihad-ı İslam veya Pantürkizm adına ayaklanmalar çıkarmak ve ideolojik faaliyetlerde bulunmakla uğraştılar. Arapça’dan başka, Urduca gibi mahalli lisanlarda beyannameler bastırılıp dağıtıldı. Bu ajanların sayısı 30 bin kadardı ve ekserisi Hindistan ve Türkistan’da çalışıyorlardı.
Ama bu arada boş durmayan, yani eli armut toplamayan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın karşı faaliyetleri sayesinde beklen netice elde edilememiştir. Mısırlılar, Osmanlı ordusu Kahire’ye girince ayaklanırız dediler. Hindistan’da hiç ayaklanma görülmedi. Almanların faaliyetleri, halka para dağıttıkları için İttihatçılardan daha tesirli olmuştur. Fakat İngiliz altını daha güçlü çıkmış, kendi safında anti-Türk-Alman bloğu kurmaya muvaffak olmuştur. İttihatçıların kötü icraatlarından bezmiş yerli halk da istikbali düşünerek bu safı tercih etmiştir. Çok yerlerde müslüman müstemleke askerlerine, halifenin dinsiz İttihatçıların elinde esir bulunduğu ve kendilerinin onu silah kuvvetiyle kurtaracakları telkin edilmiştir.

Müslüman halkların amiri mevkiinde bulunanlar, cihad ilanından haberdar olsa bile, gayet tabii olarak kıyam emir vermediler, bilakis halkı teskin ettiler. Zira ne bu fırsatın ne de bu zamanın garba karşı kati bir mücadeleye girişmek için münasip olmadığını anlamışlardı. Bundan başka manevî bir teşvik de noksandı. Herkes biliyordu ki, cihad ilanında, Made in Germany markası mevcuttur. Hepsi biliyordu ki, bu işi çıkaranlar müslümanlıkta ve cihadla alakası olmayan asi bir güruhtur. Uzak görüşlü müslümanlar, Almanya uğruna ateşe yanmak istemiyorlardı. Almanya’nın dünyaya hâkim olmak siyasetini ilerletmeğe istekli değillerdi. Çünkü bu hal, ancak efendi değiştirmek olacaktı. Garbı, kendi kendisiyle boğuşmaya, kendisini zayıflatmaya bırakmak, daha muvafık olacaktı. Bu esnada İslâmiyet de vakt-ü zamanını bekleyecek, kendisini kuvvetlendirip, fırsatını kollayacaktı. (Lothrop Stoddard, New World of Islam)
Bu sebeple Osmanlı topraklarında yaşayan Araplar, işin iç yüzünü, iktidardakilerin işini, sözünü ve niyetini bildiği için bu safsataya kulak asmamış, kendisini beladan korumanın ve bu musibetten az zararla çıkmanın çaresini aramıştır. Belki bütün Müslümanlarca ihtiram duyulan son meşru halife Sultan Hamid devri olsaydı, vaziyet bambaşka olurdu. Bununla beraber müstemlekelerde yaşayan müslümanlardan bazısı, siyasî konjonktürden haberdar olup, bizzat Türklerle muharebelerin vuku bulduğu cephelere gitmemek üzere direnmiştir. Hindistan, Mısır ve Libya’da cılız da olsa kıpırdanmalar olmuştur. Bunun üzerine müttefikler müslüman askerleri, Türklerin bulunmadığı cephelere sevketmeye itina etmiştir. Senusiler cihad ilanına müspet cevap vermişler, ama memleketlerindeki tesirleri mahdut olmuştur.
Cihad ilanı, Müslümanlar değil, fakat Avrupalılar üzerinde derin tesir uyandırmıştır. İleride daha makul şartlarda bir cihad ilanının kendileri için menfi neticeler doğuracağını hesaba katarak, harbi kazanınca mesailerini hilafetin kaldırılmasına teksif etmişler, nihayet buna muvaffak olmuşlardır. Nitekim İngiliz Hariciye Vekili Lord Curzon’un daha Mayıs 1919’da Lord Derby’ye yazdığı raporunda dile getirdiği sözleri bunun delilidir: “Sultan, İstanbul’da oldukça Müslümanların gözü onda olacaktır.” Lord Curzon sonra da şöyle demiştir: “Sultan’ı İstanbul’da bıraksaydık, yeniden İslâm kahramanlığı rolü üstlenmesine; Fas’tan Afganistan’a kadar Suriye’ye kadar müslümanları teşkilatlandırmasına kim engel olacaktı?” (Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, Metin Hülagü, Yurtsuz İmparator).
Yani halifeliğin kaldırılması hükmü, cihad-ı ekber ilanıyla verilmiştir. Nitekim İngiltere’nin meşhur bir gazetesinde çıkan haberde şöyle deniyor: “Birkaç milyonluk Türkiye, hilâfet sayesinde büyük devletler arasında sayılıyordu. Bundan sonra üçüncü sınıf bir Tatar devletçiği mesabesine düşecektir. Mustafa Kemal de, minyatür bir Napolyon olarak kalacaktır.” (Daily Telegraph, 4/III/1924)

Alman çorbasına katık olan yalanlar
Hasan Amca Doğmayan Hürriyet isimli hatıratında anlatıyor:
“Harbin başından beri matbuata sansür konmuştu. Gazetelerde düşmanın aleyhinde meçhul kaynaklardan düzmece haberler neşrediliyordu:
Sudan’da cihad-ı mukaddes! Sudan’a tabi Dongola tabiiyetindeki Elkeab eyaletinde (acaba haritada bulunabilir mi) bilmem ne aşireti kıyam etmiş! İngiliz mevzileriyle iaşe depolarını yağma etmişler! Bunların cihada iştiraklerini duyunca falan reis de mücahitlere katılmış. Port-Sudan şimendiferinin nihayet noktasının kuzeyindeki İngiliz mevzilerini yakıp yıkmışlar! İngilizlerin Mısır'dan kaçmaları yakın!
Ertesi gün: Mısır ahali-i İslamiyesi Mısır meliki namına ısdar edilen ilamların kaffesini keenlemyekün sayıyor. Mısırlılar, hutbelerin halife-i müslimin namına okunmasını istiyorlar. Osmanlılar Süveyş’e köprü kuruyorlar, İngilizler siper arkalarında titreşiyorlar!
Hindistan’da İslamın kıyamı! İngilizlerden 1500 ölü, 2500 yaralı…
Sünusiler ve İslam mücahidleri Cerlok cihetinden Mısır’a girdiler.
Emir İbnissuud ve Emir İbnürreşid aralarındaki anlaşmazlığı bırakarak düşman üzerine yürümek üzere elele verdiler. 40000 mücahid Mısır yolunda!
Büyük Hindistan kıyamının genişlediğini, bütün Lahor, Delhi, Bengale havalisinin kıyama iştirak ettiğini, Afganistan’ın bu hareketi desteklemesi gibi mühim çapta martavalları Lozan’da bulunan İkdam gazetesi muhabiri İstanbul’a geçiyordu. Halk 4 sene bu yalanları Alman çorbasına katık etmiştir.
Enver’in hayal dağarcığında olanı kalanı sadece bundan da ibaret değildi. O, sadece bu memleketi don gömlek mezbahalara sevk etmekle iktifa etmedi, meğer onun bir de Müslümanlık hüviyetiyle denizler kadar engin orduları vardı! Üç yüz elli milyon İslama, makam-ı mualla-yı hilafetin davetkar heybetli sadasıyla haykırdı. Bu fetvayla düşman memleketler idaresindeki Müslümanları lehimize kadro dahili etmiş olmakla kalmayıp bize değil hatta müttefiklerimize karşı da harp etmelerinin azaba sebep olacağını ilan ediyordu.
İnsan bu kadar iptidai fikir ve kanaatlere sahip bir ferdin eline geçirdiği şahsiyete bakınca, Osmanlı topluluğunun 30 yıl evveline değil çok asır evvellere ait olduğu zannına düşer. Fetvada Allah namına davet ettiği dindaşlarına söylemekten sıkılmadığı yalana bakın! Sonra tasavvur ve kanaatlerindeki darlığa dikkat edin! Teklife de bakın: Eğer mensup olduğun devlet malını alacak, çoluk çocuklarınızı kesecek de olsa Alman ve Avusturyalılara ‘silah kullanma!’ diyor. Bütün Müslümanlar buna cevap vermedi değil! Silahları ile, atları ile -hatta fetvada davet edilmemiş olduklarına rağmen- topçularıyla geldiler. Geldiler ama; yanımıza değil tam karşımıza…
Bunlara ek olarak Osmanlı ülkesinin dağları, taşları da asker kaçağı ile doldu. Bunları da hilafetin fetvasına rağmen, halifenin sadık tebaa kulları teşkil ediyordu.
Makam-ı hilafet fetvasının hükmü Üsküdar’ı aşamadı, din imanlarının bir macera arayışına bu aşağılık boyun eğişlerine şairler de alkış vazifeleriyle katıldılar. Ulema-yi kiram camilerde kürsüleri vaaz ve nasihat kastiyle paylaşırlar da şairler dururlar mı? Onlar da kemal-i hamiyetlerinden:
Eflâke çıktı velvele-i arz-u zemîn
İndi zemine gulgule-i âsumân ıyân
Mealindeki mısralarıyla mezbahaya sürülen memleket gençliğinin kan tellallığını yaptılar. Şairlerimizin içinde bu faciaya katılmaya daha evvelden hazırlanmış olanları, harp patlamadan şiir hazırlayanları bile vardı. Seferberliğimizi ikmal etmeden İngilizleri Kanal’ın öbür tarafına sürdüğümüzü, onlardan hayli yerler aldığımızı haber veren gazetelerden geri kalacak değillerdi ya… Faik Ali (Ozansoy):
Mezâlimin ve cinâyâtın intikam arayan,
Bir infilak ve tuğyandır ey nâs!
Evet bu harb olamaz bir vegâ-yı bî-mânâ
Bu bir cidâl-i rehâ, bir cidâl-i istihlâs.
diye söz ettiği şiirini, harbe girmemizden iki ay evvel yazdığım, ancak ilan-ı harbi beklemek mecburiyetiyle neşrinde geciktiğini şiirinin altına kaydedecek kadar zavallılık yapmıştı.
Dindar Mehmet Akif Berlin’den yazdığı şu mısralarla devam eden şiirinin üzerinde haşmetlu imparator Wilhelm’e ithafı eksikti:
Bir emrine ecdâdı da ahfâdı da kurban
Olmaz mı bu millet daha teyidine şayan.
Ziya Gökalp durur mu:
Düşmanın ülkesi viran olacak
Türkiye büyüyüp turan olacak.
Seferberlik vardır, yazdı ilanlar
Koşunuz orduya gürbüz arslanlar
Türkoğlu değildir evde kalanlar.
Yürü, ey canlı satvet! Yürü ey şanlı asker!
Nidâ-yi bûmu sustur ufuktan ey gazanfer!
Şehidsen, secdelerle muallâ ruhuna der
Zemin Allahüekber, sema Allahüekber.”
(Nidâ-yı bûm = baykuş sesi. Gazanfer = arslan)

Fetva hangi kaideye göre?
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi diyor ki:
“Cihad fetvasının, fetva usul ve kaidelerine göre esasen yanlış tanzim edilmiştir. Erbabına malum olduğu üzere fetvalar, hadiseler ve maslahatların şahsiyetine temas edebilecek hükümlerden mücerret küllî bir mefhumu ihtiva eden şer’î nazariyelerden ibarettir. Fetvahane, şer’î hükümleri, kendisine arzedilen hadiselerle tatbik etmeye kalkışmayarak, küllîliği muhafaza eden bir prensip şeklinde beyan eder ve çıkarır. O yüce makam kendisine müracaat eden hiçbir kimseye isim tayin ederek ‘sen haklısın, sen de haksızsın’ demez. Böyle diyecek olsa o söz fetva mahiyetinden çıkar, kaza (hâkimin hükmü) olur. Halbuki fetva başka, kaza başkadır. Bunun içindir ki seninle benim aramdaki davayı halletmek üzere verilen fetvada ancak Zeyd ve Amr isimlerini görürüz. Zeyd ile Amr arasında cereyan eden meselenin bizim davamızla intibak etmesine gelince bunu hâkim tayin edecektir. Fetva daima doğru olduğu halde bunun davamıza mutabakatı noktasına ait olan hüküm yanlış olabilir.
İşte bu kaideye göre cihad fetvası, İslâm hükümetinin herhangi bir Hıristiyan devleti ile müştereken ve müttefikan harbe girmesinde, İslâmın menfaati varsa veya muhtemelse ona göre hareket edilmesi şeklinde yazılacaktı ve bu fetvanın içinde Almanya veya İngiltere devletinin isimleri muayyen olarak zikredilmeyecekti. Cihad müftüsü, hangi devletler zümresi ile müştereken harp etmekte İslâmın menfaatları varsa onun ittifakı içine girmek lüzumunu beyan etmekle iktifa etmeyerek işin içine Almanya veya İngiltere devletlerinin şahsiyetini karıştırmakla fetva meselesinin içine kazayı sokmak gibi esaslı bir hataya düşmüştür.
Cihad fetvası arzettiğim şekil ve surette verilseydi, bugün neticede mağlup çıktığımız halde bile yine fetva yanlış çıkmamış olacak, ancak bunu hükümetin yanlış tatbik ettiği ortaya çıkmış olacaktı. Zaten fetva hiçbir zaman yanılmaz, ancak fetvayı hadiselere hakkıyla tatbik edemeyenler yanılabilir. İşte cihad fetvası ‘umumen hangi tarafla müttefik olmakda menfaat ve maslahat var ise onunla ittifak etmek lazım gelir’ dedikten sonra maslahatın tatbik ve takdirini hükümete terk etseydi harbin neticesinde ortaya çıkan bugünkü mağlubiyete karşı ‘fetva, ittifakından istifade edilecek devletler zümresi ile birleşmek emrini vermiş ve bu emre göre itilafçılarla birleşmek lazım geldiği halde, takdir ve tatbikinde, hükümet hata etmiştir, bugün bile o fetva yine hakikat ve isabetini muhafaza ediyor’ denilebilirdi. Ve bugünkü mağlubiyet mahcubiyetinden âzade kalırdı.
Hulasa fetva galip çıkmayacak devletle ittifakı kabul etmez ve hiçbir zaman da kendisini sükût ettirecek bir yanlışlığa düşmez. Fakat şer’î mahkemeleri adliyeye naklederek fetva ile kazanın bir diğerinden ayrılması iddiasında bulunan İttihat hükümeti ‘menfaat Almanya ile ittifak etmektedir’ tarzındaki hükmü cihad fetvasına koyarak, yani kazayı fetvaya karıştırarak hükümetleriyle beraber şer’î fetvayı da tahkir etti ve zillete düşürdü.
Şimdi bütün dünyaya karşı Türkiye’yi töhmet altına sokan, Harb-i Umumiye iştirak etme cinneti ile onun zımnında işlenen cinayetlerden İslâm dininin berî olduğunu gösteren şu hakikatleri dost ve düşmanın işiteceği bir sesle tekrar edelim ve hatırlatalım: Cihad fetvasının yazılma ve tanzim tarzı şer’î fetvaların usul ve kaidelerine muhaliftir. Ve bu fetva hususi mercii olan Fetvahane’nin tetkikinden geçmemiştir. Eğer öyle olsaydı Fetvahane'nin sicilinde kayıtlı olurdu.” (Alemdar, 21 Kanunıevvel 1334)

İki büyük zarar
Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1942’de Ziya Şakir imzasıyla 1914 Cihan Harbine Nasıl Girdik adıyla birkaç ay devam eden tefrikada cihad hakkında layık olmayan sözler çıkmış, Seyyid Abdülhakîm Arvasî de gazeteye göndermek için reddiye mahiyetinde bir mektup kaleme almıştır. Orada diyor ki:
“Cihad-ı ekber, her şahsın kendi nefsi ile mücadelesi, yani kötü huylarını iyi huylarla değiştirmeye çalışmasından ibarettir. Peygamber efendimiz muharebeden avdette, küçük cihaddan dönerek büyük cihada geldik buyurmuştur. Harb-i umumideki cihad-ı ekber ilanı, şeytanın aldatmasıyla söylenmiştir. Bu cihad değildi. Onun için mağlup oldular. Bunların gayesi hilâfet-i İslâmiyeyi yıkmak idi. 1897 Yunan Harbi cihad idi. 1877 harbi cihad değil idi. [Çünki meşru halifenin emriyle olmamıştı.]
Umumi Muharebe’de nasılsa işi elde eden rezil ve alçak bazı kimseler, kendi fasit fikirlerini, emellerini ve habis maksatlarını din perdesi altında icra etmekte faideli gördüler. Buna binaen çok büyük, ifade edilemeyecek kadar çok büyük iki suçu, yani cihad-ı ekber ilanı ve sancak-ı şerifin çıkarılması gibi iki büyük suçu işlemekte bir beis görmeyerek bu muhterem ibareleri ve kelimeleri heder ettiler.
Harbin büyük bir mağlubiyet ile hitam bulması üzerine cihad-ı ekber ilanı ve sancak-ı şerif çıkarılması sözleri, tasavvurun üzerinde iki büyük zararla neticelendi. Bu zarardan birisi, İslâmiyet ve hakikate aşina olmayan insanlar, hani ya cihadın galebesi, diyerek itikatları hafifleşti ve imanları sarsıldı. Diğer zararı, öteden beri düşmanlar üzerinde mevcut olan bir satvet, şevket ve mehâbet-i İslâmiye (müslümanlığın heybeti) var idi ki muharebenin büyük mağlubiyet ile bitmesi ve bu kelimelerin de kullanılması ile kalblerinden tamamıyla silindi, sarsıldı ve kalktı.”
Sultan Reşad’ın cihada dair beyannamesi
“Orduma, donanmama…
Düvel-i muazzama arasında harb ilan edilmesi üzerine her dâim ve nâgehânî ve haksız tecavüzlere uğrayan devlet ve memleketimizin hukuk ve mevcudiyetini fırsatçı düşmanlara karşı icabında müdafaa edebilmek üzere sizleri silah altına çağırmıştım.
Bu suretle müsellah bir bîtaraflık [silahlı tarafsızlık] içinde yaşamakta iken, Karadeniz Boğazı’na torpil koymak üzere yola çıkan Rus donanması, talimi le meşgul olan donanmamızın bir kısım üzerine ansızın ateş açtı. Hukuk-ı beynelmilele mugayir olan bu haksız tecavüzün Rusya cânibinden tashihine intizar olunurken [özür dilemesi beklenirken], müttefikleri İngiltere ve Fransa sefirlerini geri çağırmak suretiyle devletimizle münasebat-ı siyasiyelerini kat ettiler [kestiler].
Müteakiben Rusya askeri şark hududumuza tecavüz etti. Fransa, İngiltere donanmaları müştereken Çanakkale Boğazı’na, İngiliz gemileri Akabe’ye top attılar. Böyle yekdiğerini tevali eden [süregelen] hâinâne düşmanlık asarı [eserleri] üzerine öteden beri arzu ettiğimiz sulhü terk ederek Almanya, Avusturya-Macaristan devletleri ile müttefikan menafi-i meşruamızı [meşru menfaatlerimizi] müdafaa için silaha sarılmaya mecbur olduk. Rusya devleti üç asırdan beri devlet-i aliyyemizi mülken pek çok zararlara uğratmış, şevket ve kudret-i milliyemizi arttıracak intibah ve teceddüt âsârını harb ile ve bin türlü hile ve desais ile her defasında mahva çalışmıştır.
Rusya, İngiltere ve Fransa devletleri zâlimâne bir idare altında inlettikleri milyonlarla ehl-i İslâm’ı diyaneten ve kalben merbut [bağlı] bulundukları hilâfet-i muazzamamıza karşı hiçbir vakit su-i fikir [kötü niyet] beslemekten fâriğ olmamışlar [vazgeçmemişler] ve bize müteveccih olan her musibet ve felâkete sebep ve muhrik [tahrikçi] olmuşlardır.
İşte bu defa tevessül ettiğimiz [giriştiğimiz] cihad-ı ekber ile bir taraftan şan-ı hilafetimize bir taraftan hukuk-ı saltanatımıza karşı ika edilegelmekte olan taarruzlara inşallah-ı teala ilelebed nihayet vereceğiz. Avn ve inayet-i bâri ve meded-i ruhâniyet-i peygamberî [Allahın ve peygamberin ruhaniyetinin yardımı] ile donanmamızın Karadeniz’de ve cesur askerlerimin Çanakkale ve Akabe ve Kafkas hududunda düşmanlara vurdukları ilk darbeler, hak yolundaki gazamızın zaferle tetevvüc edeceği [taçlanacağı] hakkındaki kanaatimizi tezyid eylemiştir [arttırmıştır]. Bugün düşmanlarımızın memleket ve ordularının, müttefiklerimizin pay-ı celadeti altında ezilmekte bulunması, bu kanaatimizi teyid eder ahvaldendir.
Kahraman askerlerim! Din-i mübinimize, vatan-ı azizimize kasteden düşmanlara açtığımız bu mübarek gaza ve cihad yolunda, bir an azim ve sebattan, fedakârlıktan ayrılmayınız. Düşmana aslanlar gibi savlet ediniz. Zira hem devletimizin, hem fetva-yı şerife ile cihad-ı ekbere davet ettiğim 300 milyon ehl-i İslâm’ın hayat ve bekası, sizlerin muzafferiyetine bağlıdır. Mescidlerde, camilerde, Kâbetullâh’da, huzur-ı Rabbü’l-âlemîne kemal-i vecd-ü istiğrak ile müteveccih 300 milyon masum ve mazlum mümin kalbinin dua ve temenniyatı sizinle beraberdir.
Asker evlatlarım! Bugün uhdenize terettüb eden vazife şimdiye kadar dünyada hiçbir orduya nasib olmamıştır. Bu vazifeyi ifa ederken, bir vakitler dünyayı titretmiş olan Osmanlı ordularının hayrü’l-halefleri olduğunuzu gösteriniz ki, düşman-ı din-ü devlet, bir daha mukaddes topraklara akmağa, Kâbetullah’ı ve merkad-i münevver-i nebevî’yi ihtiva eden arz-ı mübarek-i Hicaz’ı ihlâle cüret edemesin.
Dini, vatanı, namus-i askerîsini silahıyla müdafaa etmeyi, padişah uğruna ölümü istihkar etmeyi bilir bir Osmanlı ordu ve donanması mevcud olduğunu düşmanlara müessir bir surette gösteriniz. Hak ve adl bizde, zulm-ü udvan [kötülük ve düşmanlık] düşmanlarımızda olduğundan, düşmanlarımızı kahretmek için Cenab-ı Adl-i Mutlakın inayet-i samedâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın ruhaniyet-i maneviyesinin bize yâr-ü yâver olacağında şüphe yoktur.
Bu cihaddan, mazisinin zararlarını telafi etmiş şanlı ve kavi bir devlet olarak çıkacağımızdan eminim. Bugünki harbde birlikte hareket ettiğimiz dünyanın en cesur ve muhteşem ordusuyla silah arkadaşlığı ettiğimizi unutmayınız. Şehidlerimiz, şüheda-yı sâlifeye müjde-i zafer götürsün; sağ kalanlarımızın gazası mübarek, kılıcı keskin olsun!”
[Enver Paşa’nın elinden çıktığına şüphe bulunmayan beyannamede, hadiseler tamamen çarpıtılarak amme efkârını aklınca yanıltmak gayesi güdülmektedir.]

Cihad-ı mukaddes fetvası
Beş parçadan ibaret fetva şöyledir:
1) İslâmiyet aleyhine tehâcüm-i â’dâ vâki’ ve memâlik-i İslâmiye'nin gasb-ü gâreti ve nüfûs-ı İslâmiyenin seby-ü esîr edilmeleri mütehakkık olunca, Padişah-ı İslâm hazretleri nefîr-i âm suretiyle cihadı emrettikde, İnfirû hifâfen ve sikâlen ve câhidû bi-emvâlikûm ve enfîsikûm fî sebîlillâhi zâlikûm hayrün lekûm in küntum ta’lemûn, âyet-i celilesi hükm-i münîfince kâffe-i müslimîn üzerine cihad farz olup, genç ve ihtiyar, piyade ve süvari olarak bi’l-cümle aktardaki müslimîn malen ve bedenen cihada müsaraat eylemeleri farz-ı ayn olur mu?
[Düşman Müslümanlar üzerine hücum edip, İslâm beldelerini yağmaya ve halkını esir etmeye yeltenirse İslâm padişahı umumi seferberlik suretiyle cihad ilan ettiğinde, “Mallarınızla ve canlarınızla düşmana karşı çıkınız” mealindeki ayet hükmünce bütün müslümanların üzerine nasıl olursa olsun cihada koşmaları farz olur mu?]
El-cevâb (Allâhu a’lem bi’s-sevâb): Olur.
2) Bu suretle el-yevm makam-ı hilâfet-i İslâmiye ve Memâlik-i Mahrûsa-i Şâhâne sefain-i harbiye ve asâkir-i berriyesiyle hücum etmek suretiyle, Hilâfet-i İslâmiyeye aduv ve nüfûs neuzu-billâhi teâlâ nûr-ı âli-i İslâmiyetin itfâ ve imhâsına sâî bulundukları muhakkak olan Rusya ve İngiltere ve Fransa ile onlara muîn ve zahîr olan hükümetlerin taht-ı idarelerinde bulunan kâffe-i müslimînin dahi mezkûr hükümetlerin aleyhine ilan-ı cihad ederek bi’l-fiil gazâya müsâraat eylemeleri farz olur mu?
[Bugün halifelik ordu ve donanmasına hücum eden Rusya, İngiltere, Fransa ve müttefiklerinin idaresinde yaşayan müslümanların da bu cihada katılmaları farz olur mu?]
El-cevâb: Olur.
3) Bu suretle maksûdun husûlü cemî müslimînin cihâda mürâcaat eylemelerine mütevakkıf iken, bâzdan neuzu-hillâhi teâlâ tehâlüf etseler, tehâlüfleri masiyet-i azîme olup gazab-ı ilahiye ve bu masiyet-i şenîanın cezasına müstehak olurlar mı?
[Zafer bütün müslümanların cihada koşmalarına bağlı iken, geri dururlarsa büyük günaha girmiş olurlar mı?]
El-cevâb: Olurlar.
4) Bu suretle hükûmet-i İslâmiye ile muharebe eden hükûmât-ı mezbûre ahali-i İslâmiyesinin kendilerini katl ve hatta cemî ailelerini mahv ile ikrâh-ü ichâr edilmiş olsalar hile hükûmât-ı İslâmiyye asâkiriyle muhârebe etmeleri şer’an haram-ı kat’î ile haram olup katil olmalarıyla nâr-ı cahîme müstehak olurlar mı?
[Düşmanlar kendilerini ve ailelerini öldürseler, mahvetseler bile Müslüman askerlerle harbederlerse günahkâr ve katil ve cehenneme layık olurlar mı?]
El-cevab: Olurlar.
5) Bu sûretle harb-i hâzırda İngiltere ve Fransa ve Rusya ve Sırbiye ve Karadağ hükümetleriyle zahirlerinin taht-ı idarelerinde olan müslümanların hükûmet-i seniyye-i İslâmiye’ye muîn bulunan Almanya ve Avusturya aleyhine harb etmeleri ism-i azîm olmağla azab-ı elîme müstehak olurlar mı?
[Düşman idaresindeki Müslümanlar, Almanya ve Avusturya askerleri ile harbederlerse günahkâr olurlar mı?
El-cevâb: Olurlar.
İmza: Hayri bin Avni el-Ürgübî
Önceki Yazılar
-
UNUTULMUŞ BİR KURTARICI: SULTAN BAYBARS22.06.2026
-
HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇER Mİ?
Tek parti devri yolsuzlukları15.06.2026 -
TIBB-I NEBEVİ ve MODERN TIP8.06.2026
-
SİYASÎ PARTİLERİN KÖR TOPAL YOLCULUĞU1.06.2026
-
HACCA GİTMEK YASAK!25.05.2026
-
ŞEHRE FEDA EDİLEN KÖY: Tek Parti Devrinde Anadolu’da Hayat18.05.2026
-
NUREDDİN ZENGİ: Bir Ömürlük Destan11.05.2026
-
ÇOK KONUŞULAN ZİYARETİN KODLARI Kral Charles ABD’ye Tarihini Hatırlattı4.05.2026
-
TAYYARE YAPACAKTIK, BIRAKMADILAR!27.04.2026
-
Cumhuriyetin Kraliçesi: KERİMAN HALİS VE “GÜZELLİĞİN İDEOLOJİSİ”20.04.2026