İLBER ORTAYLI’NIN ARDINDAN…
İlber Ortaylı’yı genç yaşımda tanıdım. Aramızda 19 yaş olmasına rağmen, o da genç sayılırdı. Dayım General Cemil Çuha’nın, bir Kırım muhaciri olan hanımının akrabası idi. Ayrıca Çankaya’da Atatürk bulvarında karşılıklı otururlardı. Zengin bir milletvekilinin kızı ile evliydi. Bir de kızları vardı. Eşi oturaklı bir kadındı, ama uzun zaman sonra anlaşamayıp ayrıldılar. Dayımlara gittiğimde, kendilerine uğradığım olurdu. Hatta hiç unutmam, kedileri vardı, ben ürkerim diye, içeri girince kucağına alırdı.
Anlattığına nazaran babası Kemal Bey, Ortay köyünden makine mühendisi imiş. Sovyetleri işgalinde Nazilerin kurdukları lejyonlarda vazife yapmış. Tabii Naziler yenilince Rusya’da kalamamış. Avusturya’da bir toplama kampında enterne edilmiş. Orada tanıştığı hemşerisi Şefika hanımla evlenmiş. İlber Bey doğmuş. O, iki yaşındayken Türkiye’ye göçmüşler.
Annesi mirzalardan, yani Kırım taşra asilzadelerindendi. Kendisini tanıdım. Enteresan bir kadındı. Üniversitede okutmandı. Babası Karaçay idi. Benim de anneannem Karaçay olduğundan, buradan bir ilgi kurmuştu.
İlber Bey tarih ve mülkiye mezunu idi. Amerika’da mastır yapmış, Halil İnalcık ile tanışmıştı. Ben Ankara Hukuk Fakültesi’nde talebe ve asistan iken İlber Bey komşu Mülkiye’de hoca idi. Orada kendisini sık sık ziyaret ederdim. O zamanlar meşhur değildi. Turgut Özal’dan sonra rota değişince, soldan sağa kayar gibi göründü. Fakülte kurulunda, imam hatiplerin mülkiyeye alınmasında beis olmadığını, zira Osmanlıca bildiklerini söyledi.
Bu tavrı duyulunca, İslami kanatta popüler oldu. O günlerde bir hastalık geçirdiğini, sol kanattan arkadaşlarının arayıp sormadığından, sadece sağcıların aradığından dert yandığını hatırlıyorum. Bunun neticesi gecikmedi. Evvela TRT’de ağır tempolu programlara çıkmaya başladı. Ondan sonra o zamana kadar kimsenin tanımadığı İlber Hoca, ülke çapında meşhur oldu. Türk-İslam sentezi projesi yürümeyince, devletin resmî ideolojisi halini alan Türkiye ile Osmanlı arasında köprü kurma (“Abdülhamid de bizim Atatürk de”) misyonunda öncü yer aldı.

Tarihlenk
Akademik kariyerinin erken devirlerinde yazdığı çalışmalar belli ölçüde ciddiye alınır. Sonraki yıllarda akademik üretimi neredeyse yok olmuş, yerini daha çok popüler kitap ve sohbetlere bırakmıştır. Akademik tarihçilik, sistematik kaynak analizi, metodolojik açıklık ve münakaşaya açık argümanlar gerektirir. Bazıları bundan kaçınır veya üşenir. Bu sathilik ve popülarite de çok kapital hatalara düşmek talihsizliğine yol açar.
Y. Hakan Erdem Tarihlenk kitabının (2008) mühim bir kısmını, İlber beyin kendisinden beklenmeyecek hatalarına tahsis etmiştir. Cem Murat Sofuoğlu da birkaç makalesinde, fahiş hatalarını sayıp dökmüştür (22/VI/2009, 5/VI/2011). İşin garibi kendisi pek oralı olmamış, tashih yoluna da gitmemiştir. Bu, bir küçümsemeden ziyade, verecek cevabının ve buna ayıracak vaktinin olmamasındandı.
Sahte hatırata inanıp, Sultan Hamid’in Latin harflerine taraftar olduğunu söyledi. Hakikat hilafına, Filistinliler toprak sattı, dedi. Kendi de mülteci olduğu halde, Suriyeliler gitsin, dedi. Seküler kesime yaranmak için böyle nice gaflara imza attı. Öte yandan 27 Mayıs darbecilerinin Demokrat Parti'yi kapatmalarını haklı bulması, Adnan Menderes’e cahil köylü deyişi, 82 anayasasının %92 ile kabul edildiğini söyleyip darbecilerin muhakemesini abes bulması, 6-7 Eylül hadiselerini kan dökülmeyen basit hadiseler olarak görmesi, Ayasofya’nın müze olarak kalması lazım geldiği beyanı hayret vericidir.
Divan-ı Hümayun azası olmadıkları halde Anadolu ve Rumeli beylerbeyi ile yeniçeri ağasına ısrarla aza demesi, Sırpsındığı zaferini bozgun sayması, Baron de Tott ile Humbaracı Ahmet Paşa’yı aynı kişiler sanması, Memlüklerin Ayncalud galibiyetine, Moğolların zaferi demesi ve daha nicesi, akla ziyandır. Kitap ve yazılarındaki orijinal tabir ve tarihlerin çoğu hatalıdır.
Beraber televizyon programı yaptıkları arkadaşı Taha Akyol’un tavassutuyla mükafat alan Osmanlı Toplumunda Aile kitabına (2000) kritik yazısı yazıp bir tarih mecmuasında neşretmiştim. O günlerde bir yerde karşılaştık, bundan yarı şaka yarı ciddi sitemle bahsetti, bir araya gelelim, hukuk tarihine dair hataları tetkik edelim, dedi. Ama bir ses çıkmadı.
Entelektüel kibir?
Tarih üslubunun mühim hususiyetlerinden biri güçlü, kati ve genellemeci ifadeler kullanmasıdır. Halbuki tarihçilik çoğu zaman ihtiyatlı bir dil gerektirir. Buna mukabil sözünü söyler ve geçer, akademik münazaraya, hele polemiğe hiç girmezdi. Her cümlesinin sonunda, ilmî münakaşaya kapalı olduğunu gösterircesine, “Bu çok açık” demeyi adet edinmişti.
Röportajlarında veya konferanslarında zaman zaman sert, küçümseyici ve alaycı ifadeler kullanması, bazılarınca açık sözlülük olarak görülse de, kimi akademisyenler tarafından entelektüel kibir olarak değerlendirilmiştir. Akademik dünyada güçlü tenkit normal kabul edilse de bunun şekli mühimdir. Bu üslubunun bilhassa genç araştırmacılar için caydırıcı olabileceği söylenir.
Yakın dostu Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek kitabında (1983) der ki: “İlber talebelerde ne yazık ki öteden beri ‘sizin hiçbir şansınız yok, adam olmanız mümkün değil’ duygusu uyandırırdı. Onun bu hakaretamiz tavrına rağmen bir şeyler yapabilenler de oldu tabii. Ama sıradan talebe için ezicidir İlber’in tavrı. Dil bilmiyorsunuz, şunu da bilmiyorsunuz, bunu da bilmiyorsunuz. İlber biraz kendi bildiğinden fazlasını da biliyormuş gibi yapan bir insandır öteden beri. Doğru dürüst Farsça bilmeden, konuşmasının içinde ezberlediği uzun bir Farsça şiiri uygun bir telaffuzla okuyunca, herkesin ağzı açık kalıyor. Ama İlber Farsça biliyor muydu, emin değilim.”
Hukukçu ve hukuk tarihçisi olmadığı halde, hukuk fakültelerinde hukuk tarihi derslerini rezerve eder, vakıf üniversiteleri de reklam gayesiyle kendisine yanaşır, ama çoğu zaman vakti müsait olmadığı için derslere giremez, girdiği zaman da coğrafya anlatırdı. Talebe hukuk tarihi görmeden mezun olurdu. İnsan yaşlandıkça, hubb-i cah (dünyaya bağlılık) artar, derler.
İhtisası Osmanlı idare tarihi idi. Akademikten ziyade, popüler tarihçi hüviyetini tercih etmiştir. Ömrü boyunca idare ettiği akademik tezlerin yekunu dörttür. Bunlardan biri benim kıymetli dostum Prof. Dr. Sait Aşgın idi. İşinin çokluğunu bahane ederek bu faaliyetlere girişmezdi. Bu sebeple akademisyen yetiştiremedi, ama şimdilerde yerine talip olan çoktur.
Nabza göre şerbet
Bugün için makbul bir meziyet olarak, nabza göre şerbet vermeyi, nerede ve kime ne söyleyeceğini iyi bilirdi. Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı iken, 2010 senesinde, hükümetin düşeceğini tahmin etmiş olmalı ki, Siyaset ve Liderlik Okulu’nda verdiği konferansta, militarizmi övmüş, “sivil siyasetin kendini geliştiremediği ortamda darbe kaçınılmazdır” demişti. Aynı yerde demokratik açılımın boş olduğunu söylemeyi de ihmal etmemişti. Böyle bir şahsiyetin, var gücüyle resmî ideolojiyi savunması ve hep gücün yanında durması hayret vericidir.
“Hödük, cahil, bir b. bilmeyen ve pazarda turp bile satamayacak adam” dediklerinin kitabına önsöz yazabilmiştir. Samanyolu kanalında, Fethullah Gülen ile sık sık görüştüğünü, Amerika’da birkaç defa kendisini ziyaret ettiğini, birbirlerinin fikirlerine değer verdiklerini anlatmıştı. Okullarını öven Barış Köprüleri diye bir de kitap yazmıştı. 15 Temmuz’dan sonra bu kendisine hatırlatıldığında sinirlenmişti.
Arkadaşı Murat Belge’nin tespitiyle demagoji ustası idi. Çözüm sürecini aşağılayarak güya milliyetçileri, dinden bahsederek İslamcıları, cumhuriyeti yücelterek Kemalistleri mest ederdi. Mesela Sultan Fatih’i överek göklere çıkarır, sonra Hurufilik ve içkicilik ithamıyla herkesi şaşırtırdı. Böyle iken Fatih haziresine defni trajikomiktir.
Pratik sathilik
Entelektüel bir ailede büyümüş, yurt dışında kalmış, rehber olarak Türkiye’yi gezmiş, umumi kültürünü inkişaf ettirmişti. Bu görgüsü sayesinde, Türkiye’de ilmî derinliğin kıymetinin bilinmediğini, sathiliğin (yüzeyselliğin) prim yaptığını iyi anlamıştı. O sebeple her şeyden biraz bilir, ama hiçbir şeyi derinlemesine bilmeye lüzum duymazdı. Bana, “Almanca dışındaki hiçbir lisanı tam olarak bilmem, birkaç yüz kelime öğrenirim, o bana yeter, okuduğum metin ne anlatıyor, az çok anlarım” demişti.
Hocam Prof. Dr. Coşkun Üçok anlatmıştı: “Bir sempozyumda Akdeniz’in Türk gölü olduğu tabirinin ilmen doğru sayılamayacağına dair bir tebliğ takdim etmiştim. İlber de oradaydı. Başka seksiyonda kürsüye çıkıp, benim gözümün içine baka baka, anlattıklarımı, kendi tespitleri olarak anlatabilmişti.” İlber Bey’in böyle pratik yönleri vardı.
Çok zeki, özgüvenli, hazırcevap ve esprili olmasına rağmen, yazıları ve konuşmaları fikrî insicamdan mahrumdur. Cümleler adeta sağdan soldan toplanıp rastgele dizilmiş gibidir. Öyle ki bir şey anlamayan, mananın derinliğine hükmedebilir. Tarihî meseleler ve şahıslar hakkındaki fikirleri de bazen tutarlı değildir.
Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler kitabında, Osmanlıca kanundaki bir “gayrı” kelimesini okumayı ihmal ettiği için, sonraki sayfalarca bilginin bu hatanın üzerine bina edildiğini doktora tezimi yazarken farkettim. Hemen kendisine anlattım, “A çok eski kitap o” deyip geçti. Herhangi bir sual veya kitaplarında anlaşılmayan bir yer sorulduğunda, tıpkı politikacılar gibi, suale cevap yerine, bambaşka şeyler anlatır; soran, utandığından tekrar soramazdı.
Eksantrik şahsiyet
Türkiye’de tarih denince en görünür isimlerden biri oldu. Bu şöhreti akademik mazisinden, hatta popüler tarihçiliğinden çok, eksantrik şahsiyeti, mimikleri, üslubu sayesinde idi. Tarihçilik metodu, entelektüel tavrı ve avama dönük tarih diskuru (anlatısı) hakkında ciddi tenkitler de dile getirildi. Hem sevilen ve saygı duyulan, hem de en çok tenkit ve alay edilen şahsiyetlerden biri oldu.
Popüler tarih elbette geniş kitlelere ulaşmak cihetinden mühimdir. Onun popüler kitaplarının mühim bir kısmı, şifahi anlattıklarının birilerince kâğıda dökülmüş halidir. Bunu has dostu Bardakçı da itiraf etmiş, “İlber hasta, kitaplarını kendi yazmıyor, basılmadan da okuma zahmetine katlanmıyor, onun için böyle hatalar çıkıyor” demiştir. Doktora ve doçentlik tezi dışındaki bütün kitapları bildiğim kadarıyla böyledir.
İlber Bey’in popülaritesi, karizmatik şahsiyetinden; entelektüel portresi ise, ilmî muvaffakiyetinden ziyade, popülaritesinden gelir. Sert mizacı, esprili cevapları ve kendine has hitabet tarzı, onu sıradan akademisyenlerden ayıran bir hususiyet teşkil eder.
Bir kültürel sembol ve bir medya figürü olarak, Türkiye’de bilginin nasıl temsil edildiğini, entelektüellerin cemiyette nasıl mevzilendiğini gösterir. Hasılı Türkiye’de tarih ilmine katkısı oldu mu, insanlara tarihi sevdirdi mi, bir şey öğretti mi, bir yana, sempatik karakteri ile hoş bir hatıra bıraktığı inkâr edilemez.
Önceki Yazılar
-
TÜRKLER VE İRANLILAR9.03.2026
-
OSMANLILAR DÜŞMAN ARAMAZ, HEP İLERİYE BAKARDI…2.03.2026
-
SARAYDA TERBİYE OLUNAMAYAN HİÇBİR YERDE OLMAZ!
Devletin Kalbi, İmparatorluğun Aynası23.02.2026 -
ATTAN İNİP EŞEĞE BİNMEK Mİ?
İlden İlçeye - İlçeden İle16.02.2026 -
“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”
DİL İNKILABININ HİKAYESİ9.02.2026 -
GÜÇLÜ DÜŞMANLA HARB ETME LÜKSÜ2.02.2026
-
TÜRKLER LATİN ALFABESİNİ HARF İNKILABI İLE Mİ ÖĞRENDİ?26.01.2026
-
RUMELİ, OSMANLI’NIN ÖZ EVLADI MIYDI?19.01.2026
-
İRAN NEREYE?12.01.2026
-
ATATÜRK NEDEN HİÇ YURTDIŞINA ÇIKMADI?5.01.2026