Gelişmiş Arama İçin Tıklayınız!

BİZE KUR’AN’DAN SÖYLE!

Bir zamandır, dinin yalnızca Kur’an meali okuyarak öğrenileceğini iddia eden bir cereyan vardır. Bunlar tıpkı Protestanların İncil için yaptığı gibi “Bize Kur’an yeter!” sloganına sarılmıştır.
17 Mart 2025 Pazartesi
17.03.2025

Sâd suresinde anlatılır: Davud aleyhisselamın yanına aniden iki kişi girdi. Biri diğerini itham etti. Hazreti Davud da haksızlık yaptığını söyledi. Sonra da rabbinin kendisini sınadığını düşünerek secdeye kapandı. Bu arada ne olmuştur ki, Hazreti Dâvud secdeye kapanmıştır? Bunun cevabı Kur’an-ı kerimde yoktur. Mealini/tercümesini okuyanın kafasının karışması muhakkaktır.

Sebebini hadis-i şerifler haber vermektedir. Delil sormadan ve ötekini dinlemeden karar vermemesi hakkında vahy gelince, Hazreti Dâvud secdeye kapanmıştır. Peki nasıl böyle bir karar vermiştir? Tertemiz hilkatiyle, kimsenin yalan söyleyeceğini düşünmemiştir. Tefsirlerde böyle yazar. Demek ki meal okumakla din hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir.

Kur’anın muhatabı kim?

Kur’anın muhatabı evvela Hazreti Peygamber’dir. “Kur’anı insanlara beyan edesin, açıklayasın diye indirdik” meâlindeki ayet bunu göstermektedir (Nahl: 44). Herkes Kur’anı anlayabilseydi, peygambere ve onun beyanına ihtiyaç kalmazdı.

Tefsir, kelâm-ı ilahîden, murad-ı ilahîyi anlayabilmektir. Kur’anı evvela kendisi tefsir etmiştir. “Ey iman edenler! Allaha ve Peygamberine ve sizden olan ulü’l-emre itaat ediniz!” mealindeki ayette (Nisâ 59) geçen ulu’l-emr (emir sahipleri) tabirini, aynı surenin 83. âyeti fıkıh âlimleri diye izah eder.

Resul aleyhisselam, Kur’anın tamamını ashabına beyan ve tefsir etmiştir. Katâde, “Hakkında bir şey duymadığım ayet olmadı” der. Bunlar da sonraki nesillere nakletmiştir. En çok tefsir rivayeti, İbn Abbas’dan Mücâhid yoluyla gelenlerdir. Bu sebeple İmam Mücâhid, tefsir ilminin kurucusu sayılır.

Sünnet, Kur’anın, fıkıh kitapları da Kur’an ve sünnetin en iyi tefsiridir. İlmihalini bilmeden dini öğrenmek maksadıyla eline meal ve tefsir kitaplarını alan, hadis okumaya kalkan mahrum kalır, hatta yolunu sapıtır. Hele mealler, din hakkında pek bilgi vermez. Sadece yazarının ne anladığını gösterir.

Ne zamana kadar kulluk?

“Sana yakîn gelene kadar rabbine kulluk et!” mealindeki âyette (Hicr: 99) geçen ve “şüphesiz bilme” manasına gelen yakîn kelimesini, ölüm olarak tefsir buyurmuştur. Yoksa bazı cahil sofilerin dediği gibi, evliyalıkta yüksek mertebeye erip Rabbini tanıyanlardan dinî mükellefiyetlerin düşmesi demek değildir.

Ramazan’da siyah iplik ile beyaz ipliğin birbirinden fark edileceği zamana kadar yiyip içmeye izin veren âyet gelince, Adiy bin Hatem, bir siyah, bir de beyaz iplik alıp, yastığının altına koydu. Gece bunlara bakıp ayırt edemeyince, oruç zamanını da bilemedi. Sabah vaziyeti anlatınca, Resulullah, ‘Senin yastığın enli ve uzunmuş’ diye latife etti. Ayet mecazdı. Siyah ve beyaz ipliğin, gece karanlığı ile gündüz aydınlığı manasına geldiğini söyledi. Nitekim âyetin sonunda ‘şafak sökene kadar’ ibaresi bunu ifade eder.

Kur’anın manasını anlayabilmek için gramer üzerine 12 âlet ilmini, ayrıca tefsir metodu, mantık, esbab-ı nüzul (her âyetin ne zaman, ne sebeple, kim için indiğini); neshi (geçici hükümleri) de iyi bilmek ve temiz bir kalbe sahip olmak icap eder. Bir kelimenin her ilimdeki manası farklıdır. Zalim, lügatte haksızlık yapan, tefsirde kâfir, fıkıhta âdil olmayan, tasavvufta günahkâr demektir.

Ölüden çıkan diri

Bir de tevil vardır. Tefsirin kökü, fesr, beyan ve açma demektir. Tevilin kökü evl ise dönme demektir. Kur’andaki bir kelimenin çeşitli manalarından, dine uygun olanını seçmeye tevil, bu manaya da meal denir.

“Ölüden diri çıkarır” manasındaki ibarede (Âl-i İmran: 27; Enam: 95; Yunus: 31; Rum: 19) geçen diriden murad, kuş, ölüden murad da yumurta, demek tefsirdir. Allah, kurumuş toprak ve ağaçları baharda yeşertir ve meyvelendirir veya imansızın neslinden mümin, cahilin neslinden âlim, zalimin neslinden âdil meydana getirir veya tersi olur, demek de tevildir.

Kur’an âyetlerinde ilahi muradın bir tane olması gerekmez. Bir âyet çeşitli cihetlerden başka başka manalara delâlet edebilir. “O’na kavuşmak için vesile arayın!” mealindeki âyette (Mâide: 35) geçen vesîle, iman, sâlih ameller, Peygamber, Kur’an, mezhep, fakih, tasavvuf gibi çok çeşitli şekilde tefsir edilmiştir. Halbuki meallerde yazarın seçtiği bir tanesi yazar.

Tevilin doğruluğu tefsir ile ölçülür. Tevil, tefsire uygun olmalıdır. Sadece tefsirleri bildirmeye rivayet yoluyla tefsir; bunlara uygun tevile müracaata dirayet yoluyla tefsir denir. Taberî ve Süyûtî birinciye; Râzî, Beydâvî, Nesefî tefsirleri ikinciye misaldir.

Resulullah, “Her kim, Kur’anı kendi reyi ile tefsir ederse, ateşte oturacağı yeri hazırlasın” ve “Kur’anı kendi şahsî görüşüne göre tefsir eden hatadadır!” buyurduğu için, Kur’andan hüküm çıkartmak çok ciddi ve mesuliyetli bir iştir. Peygamber ve ashabından gelen haberleri nazara almaksızın tefsir eden, isabet etse hata etmiş; isabet etmese dinden çıkmış sayılır.

Gizli bilgiler?

Şia’nın taşkınlarından İsmailîler, Kur’anın bir zâhirî, görünen dış manası; bir de bâtınî, gizli, iç manası bulunduğunu, bâtınî manasının lazım olduğunu, diğerinin lazım olmadığını söyler. Kur’anı böyle anlamak ilhaddır, dinden çıkmaktır.

“Allah, biri acı, biri tatlı ve birbirine yakın iki denizin arasına mânia koydu ki karışmasınlar. Bu ikisinden inci ve mercan çıkar” meâlindeki âyetlerdeki (Rahmân: 19-22), iki denizden maksat Hazreti Ali ve Fâtıma’dır; onlardan çıkan inci ve mercan da Hazreti Hasen ve Hüseyin’dir, sözü bâtınî tefsirdir.

“Sizin için kısâsta hayat vardır” meâlindeki âyet-i kerîmede (Bakara: 179) geçen göze göz dişe diş manasına kısâs kelimesi, kıssanın çokluk hali olan kısas gibi okunarak, “Sizin için kıssalarda, hikâyelerde hayat vardır” şeklindeki tefsir de böyledir.

Kur’anın Arapçaya tercümesi

Âyetleri bir başka dile nakletmeye tercüme denir. Tercüme lafzî/harfî veya tefsîrî/manevî tercüme olarak ikiye ayrılır. Manevi tercümede, lafzların, kullanıldığı yerdeki manaları, mecaz ve sanatların hakikati ön planda tutulur. Manevi tercüme caiz olmakla beraber, bu Kur’anın kendisi değil, bir çeşit mealidir.

İbn Hacer, “Kur’an, Arapça’ya bile lafzen tercüme edilemez” der. “İçinde eğrilik bulunmayan Arapça Kur’an!” (Zümer: 28) ayeti bunu gösterir. Arapça’nın kelime zenginliği, bir varlığın çok sayıda isminin olması, kelimelerin çeşitli hallere göre farklı manalar alması, cümle dizilişlerine göre mananın değişmesi, bol mecaz ve edebî sanatlara yer verilmiş olması gibi hususlar buna mânidir.

Nitekim başka lisanlara yapılan tercümelerinde çok hatanın bulunması bundandır. Kur’an, bu kitabın bir benzerini getirmenin mümkün olmadığını söyler. Bu sebeple İngilizce Kur’an, Türkçe Kur’an diye bir şey olamaz.

Göründüğü gibi değil

“İnsan için çalıştığından başkası yoktur” (Necm: 39) mealindeki ayeti okununca, hibe, vasiyet, miras, sadaka gibi yollarla mülkiyetin kazanılamayacağını, ölülerin ruhuna hayır yapılamayacağı anlaşılır. Halbuki insanların çalışmadıkları şeylerden istifade etmesi meşrudur. Ayet, ahiret kazancını kast eder.

“Altın ve gümüşü yığıp da Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azabı haber ver!” mealindeki âyeti (Tevbe 34) okuyan, para biriktirmenin caiz olmadığını zanneder. Halbuki sünnet, zekâtı verilen malın böyle olmadığını beyan eder.

Lokman suresinin son ayetinin mealinde, “Yağmurun ne zaman yağacağını ve rahimlerde ne olduğunu ancak Allah bilir” geçiyor. Şimdi ise yağmurun zamanı da rahimdeki çocuğun cinsiyeti de bilinmektedir. Ayetin manası, yağmurun bereketli (gays) olup olmayacağı, çocuğun da said veya şaki olacağı keyfiyetidir.

“Her akşam ölülerimize Yasin okur, bunu ölülerle alakalı zannederdim. Mealini okuyunca, orta mektep kitabındaki bilgilerin anlatıldığını gördüm. Okumayı bıraktım” diyerek, ana yuvasından almış olduğu ve senelerce titizlikle sakladığı kıymetli imanını kaybedenlere rastlanmaktadır. Halbuki Yasin, bir müslüman için Kur’anın kalbi gibidir.

Mealciyi, Kur’an da tatmin etmez. Harem-selamlığa Emevi adeti diye dudak büker, hicab ayetini gösterince, “o peygamber hanımlarına” deyip geçer. “Peygamber size neyi verirse alın, neden yasaklarsa kaçının!” ayeti gösterilince, “bu ganimetler için” der. Seferde namazı kısaltmayı reddeder, bunu emreden ayeti, “şimdi devir değişti” diye elinin tersiyle iter.

Sahabeden İmrân bin Husayn, “Bize Kur’an’dan söyle!” diyene, “Ahmak! Namazı, zekâtı, orucu, Allah’ın kitabında tafsilatlı bir şekilde bulabilir misin? Bunları sünnet tafsil etmiştir” buyurdu. Mealcilik ve “Yalnız Kur’an yeter!” cereyanının hatalı olduğu buradan da anlaşılmaktadır.