OSMANLI DEVLETİ’NDE TÜRKLER AŞAĞILANIR MIYDI?

Osmanlı devrinde ümmetçilik sebebiyle Türklerin hor görüldüğü; her yerde Türk olmayanların hâkim olduğu tasavvuru, yeni devrin sloganlarındandır.
29 Kasım 2021 Pazartesi
29.11.2021

 

Milleti millet yapan ne ırktır, ne lisandır. Kültür ve şuurdur; aidiyet hissidir. An’anevi tarifiyle Türk; Anadolu ve Rumeli’nin Türkçe’yi hâkim (üst) lisan olarak kabul eden Müslüman halkına verilen isimdir. Müslümanlık, XX. asra gelinceye kadar cemiyetin vazgeçilmez unsurudur.

O asırda bunun yerine, amme vicdanında pek yeri olmayan bir tarifi hâkim kılmak isteyenler; Türklüğün, Osmanlılar zamanında ümmetçilik saikiyle ihmal edildiğini, hatta Türklerin hor görüldüğünü resmi ideoloji olarak empoze etmeye çalışmış; Osmanlı’nın külleri üzerinde Türk etnik hüviyetine dayanan bir ulus-devlet kurmuştur.

Antropolog Ernest Gellner der ki, “Bugünki manada millet, milliyetçiliğin eseridir. Milliyetçiliğin ırka dayalı bir millet inşasını görmek için 1930’ların Türkiye’sine bakmak kâfidir. İşte siyasi ve içtimai sebeplerle 1910’lardan sonra İttihatçıların sarıldığı bu ideoloji, elde kalan imparatorluğun çözülmesine, Türklüğün de ağır bir darbe almasına sebebiyet verdi.

Zamanla Almanya’dan 1930’larda devralınan ırk teorisiyle bir yere varılamayacağı anlaşılmıştır. Almanlar, Japonlar az çok homojen olduğu için bunlarda belki tutar gibi görünmüştü. Ama Türkler hiç böyle değildi.

Büyüleyici mazi

Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de Babürlü, artık sosyal olarak Orta Asya’daki yarı göçebe atalarına benzer. Bunlar bir şehir medeniyetini temsil eder. Bugün dünyada anılan “Türk” kelimesi, bir ırkı değil, işte bu parlak kültürü ifade eder.

İmparatorluk çok ırklı, lisanlı, dinli, mezhepli, kültürlü cemiyet demektir. Bu, üzerinde düşünülürse büyüleyici bir mazidir. Osmanlı hükümdarı, 4 ayrı kültürün 4 ayrı devlet an’anesini uhdesinde birleştirmiştir: Hakan, sultan, padişah, kayser.

Askeri devlet yapılanması an’anesi, tarihte çarpıcı bir realite teşkil eder. Roma İmparatorluğu, Emevi-Abbasi İmparatorluğu, şöyle böyle Britanya İmparatorluğu nasıl tarihte mühim bir rol oynamış, insanlık tarihinde belli bir fonksiyonu olmuş, beşeriyetin inkişafında bir karakter teşkil etmiş ise, Türklerin rolü de bundan az değildir.

Benzeri ancak Moğollarda görünen bir an’anedir; ama onlarda altı boş olduğu için, Moğol İmparatorluğu kısa bir zamanda silinmiş gitmiştir. Bütün Türk beldelerini atlarının nalları altında çiğneyen Moğollar, Müslümanlığı kabul edince, üst kültür olan Türklüğün içinde erimişlerdir. Bugün Türk olduğunu söyleyenlerin çoğunun damarlarında Moğol kanı dolaşmaktadır.

Türkler, XI. asırdan itibaren İslâmın vurucu gücü, yani askerî elitleri idi. İnsanlık tarihinde sadece sanatla, fenle değil, teşkilatlanma ile de iz bırakılır. Bu, kültürel bir realitedir; kavmî değildir. Bugünün dünyasında bu an’anenin bir değeri var mıdır, bilinmez. II. Viyana Muhasarası’nı takip eden askeri mağlubiyetler ve geri çekilmelerle 1699’dan sonra bu an’ane topu atmış olsa da, daha evvel mühim bir rol oynadığı ve esaslı bir temel teşkil ettiği inkâr edilemez.

İşte bu sayededir ki, dünyanın değiştiğini farkedip XVIII. asırdan itibaren kendilerine çeki düzen vermeye başladılar. Bir şeyleri düzeltip veya değiştirip kendi müesseselerine ayar vermeyi; ileri Garp’tan bazı şeyleri öğrenip yeniden güçlü bir devlet hâline gelmeyi hayal ettiler. Bunun için hayatları pahasına çok gayet sarfettiler. Askerî kararlılıktan taviz vermeyerek yeni bir model oluşturmaya çalıştılar. Çeşitli sebeplerle tam yürümedi; ama Estonyalılar, Bulgarlar gibi de eriyip gitmediler. 1914’te hâlâ -sonuncu sırada da olsa düvel-i muazzama (7 süper güç) arasında idiler.

Bazıları Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını, hatta Moğol olduğunu; Sultan II. Murad’dan itibaren siyasi endişelerle göstermelik olarak Türklüğün ön plana çıkarıldığını iddia eder. Çocuklarına Oğuz, Korkut gibi isimlerin konmasını misal verir. Evet, Emir Timur’dan sonra Anadolu beylikleri arasında, (bilhassa Karamanoğullarında) siyasi rekabet ve elbette kıskançlık saikiyle Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını iddia edenler çıkmıştır. Oğuz töresinde Oğuz Han neslinden gelmeyen bir hanedanın hükümdarlığı halkın gözünde makbul değildir.

Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası
Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası

Soy babadan yürür

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler -münakaşasız- idareci sınıftır. Askeri ve idari bürokrasiyi ellerinde tutmuştur. Müslüman oldukları halde Arap ve Kürt asıllı yüksek idareci yoktur. Üstelik Müslüman nüfusun yarısı Araptır. Bunun sebebi elbette ırkçılık değil; mekanizmanın işleyiş tarzıdır.

Arabistan’ın uzak bir beldesinden bir çocuğun, lisanını bilmediği İstanbul’a gelerek bir devlet dairesine çırak olması, sonra yükselmesi zordur. Arap ve Kürtler, ancak mahalli ulema ve bürokratlar arasında belli bir seviyeye kadar yükselebilmişlerdir.

Arnavutlar ve Boşnaklar, Müslüman olmadan evvel devşirme yoluyla Türkleşerek yüksek bürokrasiye girebilmiştir.

Devşirmeler, Türk ırkından değildir. Ama bunlara “Türk değil” de denemez. Küçük yaşta devşirilmiş, Türk-İslâm kültürüyle yetiştirilmiş bu elit kesim, artık kelimenin tam manasıyla Türktür; Anadolu halkından daha fazla Türkleşmiştir. Saraya alınan cariyeler de böyledir. Nesep ilminde, soy babadan yürür. Bu, cihanşümul bir kaidedir.

Üçte bir bütüne hâkim

36 Osmanlı padişahı, Türk olduğu kati bilinen tek ailedendir. (12 reisicumhurun ırkları üzerine sağlıklı bir bilgi yoktur.) Klasik devir sadrazamlarının hepsinin etnik menşeini tespit imkânsızdır. Etnosantrik tarihçi İsmail Hami Bey, 600 senelik Osmanlı tarihinin yarısında devşirmelerin, yarısında Türklerin sadrazamlık yaptığını söyler. Tanzimat’tan sonra (1839-1922) vazife yapan 41 sadrazamdan 32’si ırken Türktür.

Abaza, Arnavut, Çerkez, Çeçen, Gürcü dediği 5 tanesi, birkaç nesildir Türkleşmiş bürokrat çocuklarıdır. Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşa çocuk yaşta Türkleşmiş birer Rum ve Çerkez köledir. Avlonyalı Ferid ve Mustafa Naili Paşa Arnavuttur. Nüfusun neredeyse yarısını teşkil eden gayrı müslim tebadan bir tane bulunmadığı gibi, Arap ve Kürt sadrazam da yoktur.

Şeyhülislâm ve diğer bürokratlar da farklı değildir. 26 şeyhülislâmın hemen hepsi Türktür; 1’i Arap, 1’i Dağıstanlıdır. 1’er Gürcü, Arnavut ve Boşnak asıllı şeyhülislam, nesillerdir Türkleşmiş ailelerdendir. Tek Arap şeyhülislâm, Arap beldelerinin tamamen elden çıktığı 1918’de bu makama gelmiştir; o da sulh müzakerelerinde faydası olur umuduyla.

Zenaat bakanlığı

Lisan bildikleri için hariciyedeki tek tük tercüman hariç, klasik devirde gayrı müslimler bürokraside istihdam edilmezdi. Bugün Osmanlı hariciye nazırlarının hep gayrı müslim olduğu zannedilir. Halbuki 32 hariciye nazırından sadece 4 tanesi gayrı müslimdir. Bunun da 1’i Ermeni, 3’ü Rumdur. Geri kalan hepsi Müslüman Türktür.

38 Posta Nazırı’ndan 2’si Ermeni ve 2’si Rumdur. Gayrı müslimlerin en fazla olduğu nezaret, elleri işe yatkın olduğu için olacak, Nafia (Bayındırlık) Nezaretidir. 42 nazırdan, 3’ü Ermeni, 3’ü Rumdur.

Diğer nazırlıklar hep Türklerdedir. Halbuki Türkler, nüfusun üçte birinden biraz fazladır. Buna rağmen üst bürokrasinin tamamını, orta ve alt bürokrasinin ise büyük ekseriyetini elinde tutmaktadır.

Herkesin askere alındığı Meşrutiyet devrinde bile yüzbaşıdan yukarı gayrı müslim subay hiç yoktur; Arap ve Kürt subay da azdır. Bunlar, Osmanlı Devleti’nde Türklerin hor görüldüğüne delalet eder mi?

Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.
Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.

Nasıl fark etmediler?

Bir imparatorluk olduğu için, Osmanlı Devleti’nin elbette resmi bir lisanı yoktur. Ancak Türkçe, (Hindistan’daki Urduca gibi) 6 asır boyunca sarayda, bürokraside, mahkemelerde, en mühimi orduda konuşulan elit lisandır. İdarecilerle temas kurmak isteyen herkesin öğrenmesi icap eder.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa bile Mısır’da Türkçe öğrenmeyi mecbur etmişti. 1950’lere kadar Mısır’da Türkçe bilmeyen yok gibiydi. Hor görülen bir topluluğun lisanı, neden bu kadar popüler ve hâkim olabilmiştir?

Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, Ermeniler, Arnavutlar ve Araplar, hor görüldükleri ve ezildikleri iddiasıyla Türk hâkimiyetine karşı iki asır boyunca peş peşe ayaklanarak istiklal mücadelesine giriştiler. Aslında Türklerin hor görüldüğünü nasıl fark edemediler?

Hor görülen şey, siner ve zamanla kaybolur. Türkçe, Türklük şuuru, Türk kültürü; Türklerin hor görüldüğü bir zeminde neden sinip yok olmadı? Nasıl oldu da Türkçe’nin en kıymetli şairleri, nâsirleri, hatta romancıları Türklüğün horlandığı Osmanlı ülkesinde yetişebildi?

Hor görülenler ülkesi

Selçuklu Anadolu’suna XII. asırdan itibaren Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Avrupalılar, nüfusunun hiç de ekseriyetini teşkil etmediği halde, buraya neden Türkler ülkesi manasına Türkiye ismini verdiler?

Resmi ismi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olduğu halde, ecnebiler neden Türkiye ismini bugüne kadar asırlarca ısrarla kullandılar? Burada Türklerin hor görüldüğünü bilmiyorlar mıydı?

1699’dan itibaren Avrupa’da kaybedilen topraklardaki Türkler, 2,5 asır boyunca neden hep Türklerin hor görüldüğü ve kendilerinin de hor görüleceği bir ülkeye hicret ettiler?

Millet-i güzide ve ümmet-i latife

Âşıkpaşazâde, Şehzade Süleyman Paşa’yı anlatırken “Bıraktı velvele kafir iline, ki Türk'ün oldu bu devr ü zaman” der. Neşri, Sırp Kralı kendisini harbe davet ettiğinde Sultan I. Murad’ın hiddetlenerek, “İnşallah ona Türk erliğin gösterem” dediğini nakleder. Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı fetihlerini anlatırken “Türk yiğitleri” ve “Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri” gibi tabirlerle Osmanlı ordusunu metheder.

Tacizade Cafer Çelebi, Sultan Fatih devrindeki Osmanlı askerlerini “Muzaffer Türk ordusu” diye tavsif eder. XVI. asır tarihçilerinden Gelibolulu Âli Künhü’l-Ahbar isimli dünya tarihinde, Türkleri, temiz itikatlı güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet olarak vasıflandırır. XVII. asır tarihçilerinden Solakzade, Cem Sultan’ı “Konstantiniyye’yi fetheden Türk’ün oğlu” ve “Türk padişahının oğlu” diye anar.

Türkler ne kadar hor görülmüş ki, Âşıkpaşazâde’den, Hoca Sadeddin Efendi’ye; Neşrî’den, Âli’ye; Tâcizade’den Solakzade’ye, bütün kroniklerde, temiz itikatlı ve yiğit güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet gibi ifadelerle vasıflandırılmıştır. Bu tarihçiler, hor görülen bir milleti teselli için mi böyle yazdılar?

“Panislamist” Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı hanedanının da mensubu olduğu Karakeçili aşiret gençlerinden bir hususî muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmiştir. Tahsin Paşa hatıralarında Söğüt Alayı’ndan bahsederken, “Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğü” olarak anar.

Hatıratında, “Osmanoğulları, hâlis Türktür. Hatta Osmanoğulları mı Türkten, yoksa Türk mü Osmanoğullarından gelmiştir, tefrik edilemez” diyen Sultan Vahîdeddin, her fırsatta muhaliflerinin Türk olmadıklarını ileri sürmüştür.

Köyden indim şehire

Soyağacının sağlıklı bir şekilde bilinmesi mümkün olmayan Türk cemiyetinde, bugün kendisini kati ve doğru bir şekilde Türk ırkına bağlayacak babayiğit pek azdır. Anadolu’da birkaç Oğuz boyunun ismini taşıyan köyler bile, cemiyetteki demografik seyyâliyet (nüfus akışkanlığı) sebebiyle, sakinlerinin ırkı hakkında fikir veremez. Osmanlı kronikleri, ilk devir fetihleri sayesinde Müslüman olan (ve Türkleşen) mahalli halklardan bahseder.

Şehirlerde Türk hâkimiyeti bariz olduğu için, muhtelif etnik menşeli kişiler, ticaret, tahsil ve sair sebeplerle şehre göçtüğü, sınıf atladığı, sosyal elitin bir parçası hâline geldiği, tahsil görüp az buçuk devlet mekanizmasında yer sahibi olduğu zaman, Türkçe konuşmaya başlıyordu. Kendisini Türk olarak tarif ediyor ve otomatikman Türkleşerek Türk cemiyetinin bir parçası hâline geliyordu.

Osmanlı zihniyetine Müslümanlık hâkim olduğu için, hiçbir ırkı aşağılamak, kötülemek veya ırkı ile övünmek tasvip görmüyordu. XX. asırda Türk milliyetçisi olarak tanınan şahsiyetlerin bile çoğu ırken Türk değildi. Yine gariptir ki ırken Türk olduğu sabit tek aile, Türklüğe en çok hizmet etmiş Osmanlı hanedanı, vatandaşlıktan atılıp hudut harici edilmiştir.

Yörük Düğünü
Yörük Düğünü

İdraksiz Türkler

Türk kelimesinin bir de sosyolojik manası vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile dini kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Türk kelimesi, uzun zaman bir kavmi ifade etmiyordu.

Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-i bî-idrâk (anlayışsız köylüler) sözüyle de, bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu, çok tabiidir.

Sultan Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk (köylü) veya şehirli olsa, kâdı ta’zir ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli, kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor.

Bu inceliği bilmeyenlerin, sosyoloji ve linguistikten anlamayanların kafası karışmıştır. Kaldı ki, klasik devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla milliyetçilik vardı? Ulus-devletlerin tek tipleştirici ve ırkçı ideolojisi ile yetişenler, imparatorluklarda etnik çeşitlilik hususundaki fiilî elastikiyeti anlayamazlar. Bir evvelki reisi Alman asıllı olan Amerika’da, Anglosaksonların hor görüldüğünü söyleyen var mıdır?