ASIRLAR BOYU KARAKTERİ ELE VEREN YÜZ OKUMA SANATI

Tarihte insanlar, hükümdar, kumandan, memur, hizmetkâr, hatta eş seçiminde, kıyafet ilminden faydalanırdı.
15 Mart 2021 Pazartesi
15.03.2021

 

Hukuk fakültelerinde, kriminoloji (suç bilimi) dersinde, insanların fiziki hususiyetleri ile suçlar arasındaki irtibat okutulur. Bunun arkasında asırlar evveline uzanan bir anane yatar. İnsanların dış görünüşü, yüz ifadesi, mimikleri, el çizgileri ve seğirmelerinin ardında yatan manalar; yani zahir ile batın arasındaki irtibat, öteden beri merak mevzuu olmuştur.

Rivayet odur ki, hemen her şey gibi, bu yüz okuma işi de Çin’de ortaya çıkmıştır. ME 3000 yıllarında, kadınlara dokunması yasak olan tabipler, uzaktan bakarak hastalıkları teşhis kabiliyeti kazandılar. İnsanın görünüşü ve yüz ifadesi ile, sağlığı ve karakteri arasında irtibat olduğunu keşfettiler.

Çin yüz okuma sanatı
Çin yüz okuma sanatı

Karpuz değil ki keselim

Çinliler, imparatorlarını; Büyük İskender, kumandanlarını; Abraham Lincoln, kabine azalarını; seçerken bu sanattan istifade ettiği gibi; Osmanlılar da eş, ortak, arkadaş, memur, hizmetkâr, köle seçerken bu usulü müracaat ettiler. Bugün bazı şirketlerde personel daireleri, eleman seçiminde bu usulden istifade etmektedir.

Fotoğrafın bulunuşu, bu işi kolaylaştırdı. Sultan Abdülhamid, memurların tespit ve tayininde bu buluşa itibar ederdi. Şimdi vize ve pasaportlarda olduğu gibi, ciddi ifadeli fotoğrafı ile şahsın karakterini tahmine çalışır; umumiyetle de isabet ederdi. Fotoğrafla karakter tahmini en çok izdivaç işlerinde cariydi. Namzetler arasında fotoğraf teati edilir; işler buna göre yürür veya kesilirdi. “Karpuz değil ki, keselim de içindekini anlayalım” sözü boş değildir.

ME V. asırda Yunan tabip Hipokrat’ın bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde bu ilimden istifade ettiği; Eflatun, Kalinos ve Aristo’nun mevzuyla meşgul olduğu bilinmektedir. Eski Araplar, ayak izine bakarak sahibi hakkında tespitler yapardı. Buna kıyâfe veya firâse denirdi ki, Arapça’da iz sürmek demektir. Bu işte mahir olanlara da kâif veya fâris denirdi. Kâifler, mahkemede, bilhassa nesep tayininde ehlivukuf (bilirkişi) vazifesi yapardı.

Gözler kalbin aynası

İlm-i kıyâfe, iki rasyonel esasa dayanır: Bunlardan biri asırlar boyu hâsıl olan tecrübeler. İkincisi de hayvanlara yapılan kıyastır. Mesela göğsü geniş olan, cesarette arslana benzetilir. İmam Şâfiî’nin ilm-i kıyâfete dair eseri olduğu bilinir; ama bugüne intikal etmemiştir. Arap ve Fars dünyasında çok sayıda eser yazılmıştır.

Fahreddin Razi ve Muhyiddin Arabi bu işin ustalarındandır. Türkler, ilm-i simâ da denen bu usule pek ehemmiyet verdiler. Sadece tıpta değil, siyasette ve sosyal hayatta faydalanmaya çalıştılar. Memur ve hizmetkâr seçerken, köle satın alırken, evlenirken, bir numaralı kıstas –çaresiz- ilm-i kıyâfe oldu. Kıyafetşinaslar yetişti. Buna dair kitaplar yazıldı.

Yusuf Has Hacib’in siyasetçilere tavsiye mahiyetindeki meşhur Kutadgu Bilig kitabında buna dair bir kısım vardır. Osmanlılarda çoğu manzum hayli kıyafetname yazılmıştır. Zamanımıza ulaşan en eskisi Hamdullah Hamdi’nin 153 beyitlik kıyafetnamesidir. Üç aşağı beş yukarı hepsi birbirinin tekrarı gibi olan kıyafetnamelerin en meşhuru Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname eserinde geçen Kıyafetname adlı manzumesidir. Sırasıyla boy, saç baş, cilt, alın, kaş, kulak, göz, yüz, beniz, burun, ağız, ses, söz, dudak diş, çene sakal, boyun gibi uzuvların hususiyetlerini anlatır; buna göre tespitler yapar.

Kıyafetnamelerin hepsinde itidal ve vasatilik, yani orta yolda olmak makbul tutulur. İdeal insan tipi olarak, orta boylu, küçük başlı, yassı ve yuvarlak yüzlü, siyah ya da kumral saçlı, siyah yay kaşlı, sık kirpikli, küçük elli, uzun ve yumuşak parmaklı, yumuşak etli olmak gösterilir. Kıyafetnamelerdeki tespitlerin hepsini ilmî ve mantıki olarak izah etmek mümkün değildir. Ama hemen hepsinin uzun tecrübeler ve müşahedeleri aksettirdiğine ve haylisinin isabetli olduğuna da şüphe yoktur.

Kıyafetname
Kıyafetname

Hüsn-i suret-Hüsn-i siret

Kur’an-ı kerimin ifadesiyle ahsen-i takvim, yani en güzel yaratılışa sahip bulunan insan, Cenab-ı Peygamber’in beyanıyla Allah’ın kendi suretinde yarattığı, yani yaratılmış hiçbir canlıya benzemeyen bir mahlûktur. Nitekim Şeyh Galib der ki:
Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen.
Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen."

Şu halde insan, âlemin özü ve varlıkların gözbebeğidir. Şu halde kâinatın bütün hususiyetlerini içinde taşımaktadır. İşte insan, kendini her cihetle tanımaya hep meraklı olmuştur. Kur’an-ı kerimde, “Simalarında secde izi vardır” mealindeki âyet-i kerime, insanın siretinin suretine aksettiğini gösterir. Şair der ki: “Hüsn-i sîret madenidir hüsn-i suret sahibi/Hüsn-i suret kimde ise hüsn-i siret ondadır.” Halk arasında, “Yüzünde nur var” veya “İçinin habisliği suratına vurmuş” sözleri boşuna olmasa gerektir.

İbrahim Hakkı hazretleri der ki: “Allah’ın ruhundan üfleyerek en güzel şekilde yarattığı insanoğlu, aynı şekil ve mizaçta değildir. Şu halde insan kendini tanıyıp, huyunu düzeltmeye ihtimam etmelidir. Sonra etrafındakilerin görünüşüne bakarak onların ahlakı hakkında malumat sahibi olursa, geçim daha iyi olur. Ne kimseyi incitir, ne kimseden incinir.”

Gözüm seğiriyor

İlm-i ihtilaç denilen ve vücut uzuvlarının seğirmesinden mana çıkaran usul, ilm-i kıyâfetten çok farklıdır. İlm-i kıyâfet, mevcut vaziyeti anlamaya yarar. İlm-i ihtilaç ise falcılık gibi gayptan haber almak derdindedir. Dede Korkut destanında geçtiği üzere, oğlunu av esnasında okla vuran Dirse Han’ın hanımı, “Çıksun benüm görür gözüm, A Dirse Han yaman seğirir” diyerek içindeki endişeyi dile getirmiştir.

Muhyiddin Arabi’ye nispet edilen ve eskiden halk arasında popüler olan Sırretü’l-Âlî isimli büyükannemden kalma 1331 tarihli bir rüya tabirnamesinin sonunda İbrahim Hakkı hazretlerinin hem “Kim ki boyudur tavîl, sâdedildir olur cemîl. Kim ki boyudur kasîr, hîlesi vardır kesîr. Kim ki vasat boyludur; âkıl ve hoş huyludur” diye başlayan kıyafetnamesi, hem de “İhtilâc-ı fark-ı ser, câhidden verir haber” diye başlayan ihtilaçnamesi ilave olunmuş; araya da kulak çınlamasının tabiri sıkıştırılmıştır.

İlm-i kıyâfet, falcılık veya kâhinlik değildir. Tıp, psikoloji, pedagoji gibi ilimlere faydalı materyaller meydana getirebilecek bir metoddur. El yazısından karakter tahlili (grafoloji) ve psikolojik fizyoterapi yanında, İtalyan hukukçu Lambroso’nun da gayretleriyle kriminoloji (suç bilimi) ilmi doğmuştur.

O ayak bu ayak

Araplar arasındaki en mahir kâiflerden biri, hürriyetine kavuşmak maksadıyla, Uhud’da Hazret-i Hamza’yı öldüren; Mekke’nin fethinde de müslüman olup yalancı peygamber Müseylime’yi katleden sahabi Vahşi idi. Buhari’de anlatıldığı üzere, Mekkeli iki genç, Cafer bin Amr ibn Ümeyye ile Ubeydullah bin Adiy bin Hıyâr, Humus’a gittiklerinde, o zaman orada oturan Vahşi’yi görmek ve Uhud gününü ondan dinlemek istediler. İkisinin de yüzü bedevi âdeti üzere sarıklarının ucu ile sarılıydı.

Ubeydullah, bir gölgede oturan Vahşi’ye kendisini tanıyıp tanımadığını sorunca dedi ki, “Tanımadım. Ama Adiy bin Hıyâr, Ümmü Kıtal ile evlenip, Mekke’de bir oğlu olmuştu. Bu çocuğu annesiyle beraber bir sütanneye götürmüştüm. Devenin üzerinde giderken, çocuğun ayaklarını görmüştüm. Senin ayakların aynı o çocuğun ayakları gibidir.