TEKKELERİ KİM HAVAYA UÇURDU?
Düzgün ve sıhhatli bir Müslüman cemiyetinin inşaında, medreselerle beraber tekkelerin çok hizmeti geçmiştir. Türkler, yerleştikleri her şehirde, hatta köyde, evvela mabed, ardından medrese ve tekke kurup, herkese İslâmiyetin güzel ahlâkını göstermeyi şiar edinmiştir.
Bunların hepsi vakıf olup, burada faaliyet gösteren şeyh ve müritler, tarla ekip mahsul alan, hayvan besleyen, bir zenaatla uğraşan, helal kazançları ile hem tekkenin idamesini temin eden, hem de fakirlere yardım eden mesuliyet sahibi zatlardır.
İmam Mâlik’in “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır” sözü meşhurdur. İmam Ebu Hanîfe, İmam Şâfiî gibi fıkıh öncüleri, tasavvuftan da behredar olmuştur.
Köylere kadar yayılmış medreselerde, hâline
münasip bir mikdar dinini doğru olarak öğrenen Müslüman; her köşe başında arz-ı endam eden
tekkelerden birine devam ederek imanın vicdanîleşmesi için uğraşırdı. Beyler, paşalar,
vezirler, hatta padişahlar bile, evliyanın önüne diz çöküp boyun bükerek feyiz almak
istemiştir. Bugün herkesi hayran bırakan Osmanlı terbiyesinin esasını tasavvuf ve tekkeler
teşkil eder.
Samiha Ayverdi der ki: “1925 senesine kadar yalnız İstanbul'da 365
dergah vardı. Bunların mensupları en az ellişer kişi olsa 18.250 ederdi. Bu insanların da gene en az
ailelerinden, akraba ve çevrelerinden beşer sempatizanı bulunmuş olsa; 91.250 aded olurdu. İstanbul’un nüfusu
sekiz yüz bin civarında olduğuna göre, demek ki şehrin sekizde biri manevi sigortaya sahip ve muhitinde şerde
değil hayırda örnek olan bir tasfiye cihazı gibi idi. İşte bu sağlam ve güvenilir kütleden çevresine sızan
müspet ve uyarıcı hava, cemiyetin hayvanî ve kirli meyillerine, şer ve şekavet arzularına sed çekip dur
diyebilen bir emniyet ve güven bölgesi teşkil etmiş bulunuyordu.” (Ne İdik Ne Olduk, 104)

Bosna Blagay Nakşî Tekkesi
Osmanlılar zamanında tekkeler sınıf şuuru çerçevesinde birbirini murakabe ettiği gibi, hükümet de ehil olmayanların tekkelerin başına geçmesine mâni olurdu. XVII. asırda ham sofu kaba yobaz birkaç vâizin başlattığı Kâdızâdeliler hareketi, tekkelerin tacizi ve halkın isyana tahrikiyle neticelendi. Hükümetin buna cevabı, sert oldu.
Sultan II. Mahmud zamanında kurulan ve muhtariyeti haiz Meclis-i Meşâyih, tekkelerin otokontrol mercii idi. İttihatçılar, bu meclisi ele geçirerek, tekkeleri kendi menfaatleri istikametinde kullanmaya çalışmıştır.
Bâtınîler tekkelerde
Moğol valisi Hülâgu’nun birlikleri, 1256’da Bâtınîlerin merkezi olan Alamut’u yerle bir etti; fedaileri imha etti. Kaçabilenler Azerbaycan ve Anadolu’ya gelerek cahil halk arasında Hurûfîlik adıyla yeni Bâtınîlik inancını yaydılar. Zamanla evvela Bektaşî; ardından da başta Melâmî ve Mevlevî olmak üzere diğer tekkelere sızdılar. Hazret-i Ali ve ehl-i beyte olan hürmet ve muhabbet, hatta Cafer Sadık gibi bazı ehli beyt imamlarının tarikat silsilesinde geçmesi sebebiyle ve asırlarca müslüman alemini sarmış olan Şii propagandalarının tesiriyle bazı tekkeler Şiileşmeye yüz tuttu. Bu tesir, silsilesi Hazret-i Ali'ye varan ve cehrî zikr esasına dayalı tarikatlerde daha fazla olurken, silsilesi Hazret-i Ebu Bekr'e ulaşan Nakşibendilerde nispeten az olmuştur. Bu yozlaşma Hazret-i Muaviye ve Emevî düşmanlığı yanında, ehl-i beyti mübalağalı yüceltme, Şii ritüellerinin benimsenmesi ve Kerbela tiyatroları şeklinde tezahür etmiştir.
Yeniçeri Ocağı’nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığından dolayı kendisini “Gâvur Padişah” diye anan Bektaşî babalarını, Sultan II. Mahmud, tashih-i akâid (itikat düzeltmek) için Birgi, Hâdım gibi ilim merkezlerine sürgün etti. Tekkeleri, vakıf hukuku gereğince, tarihi silsile itibariyle en yakın tarikat olan Nakşibendîlere verildi. Bu hâdise, Bektaşîlerin, Nakşîlere karşı kin duymasına sebep oldu. İttihatçılar devrinde, intikamlarını korkunç bir şekilde aldılar. Talat Paşa, Bektaşi idi.

Havaya uçurulan feyiz menbaları
Yeni rejim, dinin zâhirîni öğreten ve koruyan medreseler ile maneviyatını öğreten ve yaşatan tekkeleri hasım addetmiş; bunları ortadan kaldırmadıkça inkılapların yerleşemeyeceğini idrak etmiştir. Tek parti hükümeti, cemiyetin ruhunu besleyen iki mühim feyiz menbaını havaya uçurduktan sonra, Batılılaşma programını çok daha kolay tatbik imkânı bulmuştur.
30/XI/1925 tarih ve 677 sayılı Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgâsına Dair Kanun ile tekkeler kapatılmış; tarikatlar ve tasavvuf yasaklanarak, yeraltına inen mensuplarına ciddi takip getirilmiştir. Padişah türbeleri bile kapatılarak harabiyete terkedilmiştir. Halkçılık, bütün sivil cemiyetlerin kapatılarak, halkın tek parti içinde çalışması demektir.
Şeyh ve ailesinin tekkelerin meşrutasında kayd-ı hayat şartıyla oturmasına izin verilmiştir. Halbuki bu tekkelerin hemen hepsi vakıf olup, vakfın hükümlerini kimsenin değiştirememesi hukukun umumi prensibi iken, çoğu hususi mülkiyete geçirilip yağma edilmiş, pek azı cami meşrutası (lojmanı) olarak kullanılmıştır.
Sonradan aslî hüviyetini kaybeden bazı tekkelere folklorik olarak izin verilmiş; hatta devlet erkânı bile hususi günlerde burada arz-ı endam ederken; basit müslümanlar tarikatçılık ithamıyla takibata tâbi tutulmuştur. Bir Hıristiyanlık tarikatı olan Masonluk, İnönü devrinde serbest bırakılmış; Müslüman tekkeleri kilitli kalmaya devam etmiştir.
Boş mekânları kapattılar
Nakşî meşayihinden Seyyid Abdülhakim Arvasî’nin, tekkelerin kapatılmasından az evvel söylediği şu sözler dikkat çekicidir: “Bir zamandır şeriatin alâmetleri gizlenmiş ve tarikatın ana caddesi boşalmıştır. Kâfir nefis her yeri istilâ ve şeytanın ordusu her tarafta hükmünü icra etmektedir. Tasavvufun manası bozuldu; ismi kaldı. Erkânı kırıldı, resmi kaldı. Belki de ismi ve resmi de değişikliğe uğradı. Ehli olmayanlar, tasavvufu, yaldızlı kalp para gibi görürler. Tasavvuf ise hakikatlerin madenidir.”
“İstanbul’a geldiğimde (1919) bid’at karışmamış tekke kalmamış gibiydi” buyuran Abdülhakîm Efendi; tekkeler kapatıldığında, “Boş mekânları kapattılar. İlim ve tarikat avamın, nâehillerin eline düştü. Tarikat işi bitti; ancak muhabbet ve muhiblik bâkidir” diyerek, tekke ve medreselerin kapanmasını, kader-i ilahiyye çerçevesinde değerlendirmiştir. Bid’at, dine, tasavvufa sonradan sokulan şey demektir.
Demek ki, silsileye bağlılığı kat’î ve ehil bir mürşid tarafından meşru bir tekkede usul ve erkânına tam uygun seyrü sülûk yaparak velâyet-i hâssayı (hususi evliyalığı) elde etme imkânı, siyasî ve içtimaî sebeplerle ortadan kalkmıştır. Ama itikadı düzeltip farz ve nafileleri yerine getirip zikr-i ilahî ile meşgul olduktan başka bir Allah dostuna muhabbet edip ondan feyz almak suretiyle velâyet-i âmmeye (umumi evliyalığa) erişmek mümkündür. Bunun için tekkeye lüzum yoktur.
Mürşid-i kâmil-i mükemmil, ilimde ictihad; tasavvufta velâyet-i hâssa-ı Muhammediyye mertebesinde bulunmalıdır ki, hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırabilsin. Mukayyed halife ise, ancak mürşidi arada oldukça faaliyette bulunabilir. Her şeyi mürşidine arzederek yapar. Tek başına iş göremez. Şeyhinin vefatından sonra da onun usulünden dışarı çıkamaz. Mürşid-i kâmil (kemale gelmiş) olsa bile, mükemmil (kemale getirici) değildir.
Bir de sefir vardır ki, bu zamanda mecâzen
halife deniyor. Tarikat işlerinin tamamında emre tâbidir. Kendi görüşüne hiçbir şey verilemez.
Ancak zikr telkini ve hatm-i hâcegân yaptırabilir. İmparatorluğun son zamanlarında ve cumhuriyet
devrindeki tekke şeyhlerinin çoğu böyle idi.

Karabaş Dergâhı Divanhanesi
Evliya nereden yetişecek?
Bu nakıs hali ile köklü ananelerinin yardımıyla bile iyi-kötü insanlara hizmet ediyordu. İtikadı düzgün, ibadetini yapan insanlar hep bir tarikata mensuptu. Bilhassa modern devirde tekkelerdeki tantanayı görenler, buraları kimsenin çalışmayıp hazır yediği bir miskinler ve tufeyliler ocağı olarak görürler ve tanıtırlar. Halbuki tekkeler vakıftır. Hayırsever zenginler tarafından meydana getirilir ve birtakım gelirler bağlanır. Çoğu zaman tekkenin şeyhi kendi servetiyle yaptırır, masrafları da onun tarafından karşılanır. Şeyh milletten para almak şöyle dursun, fakir fukarayı gözetir, dergâhta sofralarca yemek çıkar, tekkeye gelen hediyeler daha yere konmadan fakirlere verilir. Son zamanlarda toprak kayıpları ve yangınlar sebebiyle pek çok tekkenin geliri ya yoktu ya kalmamıştı. Taamiyesi olmayan tekkelere hayırsever zenginler yardım ederdi. Pek çok tekkenin şeyhi ticaret veya memurlukta meşgul olur, kazandığını tekkeye harcardı. Cemaleddin Server anlatır: “Şehremini'ndeki Remlî tekkesi şeyhlerinden Mehmed Rıza Efendi otuz sene süren şeyhliği zamanında tekkeye çok hizmet etmiş, hiç de zengin bir adam olmadığı halde varını yoğunu tekkeye harcamış ve bundan büyük zevk duymuş faziletli, aşık bir insandı. Cübbesini bakkala rehin bırakıp aldığı erzakla fukaraya yemek yapacak kadar cömertlik gösterdiği çokça vaki olmuştur. Üsküdar'da Avnizade Tekkesi şeyhi Beşir Efendi, şeyhliğinde maaş ve taamiye almamıştır. Kûfi yazılı müjganlı taç dikmek, Kadiri kemeri işlemek suretiyle maişetini temin eder hem de dergâhı idare ederdi. Haftada geceli gündüzlü sekiz on sofra çıkardı. Dergâhın misafiri çoktu. Bazen arkasındaki küfe ile paçavra toplar, onları satar, parasıyla tekkesindeki fukaraya yemek yedirirdi.” Bunları bilenler, tekkelere tufeyli yurdu demekten utanır. Bu şeyhler kendilerine hüsnüzan edip uzaktan yakından gelen hastalara, çocuklara, delilere yüksünmeden okur, çoğu iyi olup geri dönerdi. Nitekim bir takım ruhî bozukluklar ile mikrobik olmayan manevi rahatsızlıklara okumak, insanı iç kasvetinden kurtarır, ruh ferahlığı verir, karanlık ve gafletten uyandırır. Çünki iyi bir insanın ağzından çıkan sözün telkin kudreti enerjiyi arttırır. Bugün de tedavinin en mühim kısmı telkindir. Mesela Dağıstanlı Hacı Ali Efendi ki, 1917'de ileri yaşında vefat etmiştir, aynı zamanda bedestende muhammin (eksper) idi. Bilmediği lisan yoktu. Deliler Şeyhi diye tanınırdı. Rami'deki tekkesine okuması için hastaları getirirlerdi. Bahariye'de Sadiyye'den Taşlıburun tekkesi şeyhi Süleyman Sıdkı Efendi ki, 1890'da göçmüştür, zincirlik delileri bir defa okur, zincir çözülür, deli tabii haline dönerdi. Şeyh Beşir Efendi tımarhaneye çağrılır, azılı delilere şehadet parmağı ve ateşle bir defa okur, deliler akıllanır, “Burası nedir?” diye sorunca “Tımarhanedir” diye cevap verirlerdi. Bunları Cemaleddin Server anlatır. Karababa Dergâhı şeyhi Ahmed Yivlik Baba’nın anlattığına göre, Bakırköy tımarhanesi baştabibi Dr. Mazhar Osman, İnönü’ye der ki: “Paşam hastanede yer kalmadı. Bunların çoğu bizlik değil. Tekkeleri kapattınız; hastaları çoğalttınız. Bari bu şeyh efendileri bize verseniz; hastaların dörtte üçü iyileşir.” İnönü; “Ne bunu sen söylemiş ol, ne de biz bunu duymuş olalım” diyerek meseleyi kesip atar.
Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Abdülbaki Efendi, Dârülfünun müderrislerinden olan şair Yahya Kemal’e dergâhlar kapanmadan evvel “Beyefendi, işte Dârülfünun, işte bizim dergâh. Mukayese edin. Bizim dergâh aynı zamanda Şeyh Galip ile İsmail Dede’yi yetiştirmiştir” demiştir.
“Efendim tekkeler kapatıldı. Evliyâ nereden yetişecek?” şeklinde vâki sualine karşı Abdülhakîm Arvasî, “Şimdi alnı secdeye gelenler, zamanın evliyâsıdır” cevabını vermiştir. Hakkıyla namaz kılmak da, herkesin harcı değildir.
Tasavvuf için mutlaka bir tekkeye lüzum olmadığına göre, bu münasebetle Ahmed Celâleddin Dede şu kıtayı söylemiştir:
Âsumandır kubbesi, hep ahterân âvizesi,
En ziya-bahşâ kanâdili, güneşle mâhdır.
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak,
Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhtır.
.jpg)
Ne Hind, ne Yunan!
İlk zamanlarda tasavvuf faaliyetleri için hususî mekânlar yoktu. Müslüman cemiyetin çeşitli cihetlerden inkişafıyla, nasıl tedrisat, câmilerden, medreselere intikal ettiyse; tasavvuf faaliyetleri için de muayyen mekânlar teşekkül etmiştir.
Tekke, zâviye, dergâh ve hângâh birbirinin yerine kullanılmış olsa da aralarında fark vardır. Tekke (tekye), Arapça “sırtını dayamak” kökünden gelir. Bunun muadili olan Farsça dergâh, “kapı mahalli, kapılanan yer” demektir. İlk tekke VIII. asırda Remle’de Ebu Hâşim Sôfî için yaptırılmıştır.
Zâviye, Arapça “ibadet için çekilinen köşe” manasına gelir. Burada şeyh bulunmaz; dervişler kalır; tarikatın diğer mensupları muayyen zamanlarda bir araya gelerek tarikat âyinlerini icra ederler. Misafirhane manasına hângâh, Farsça bir tabirdir. Tarikatın merkez tekkesi için kullanılır. Buna âsitâne de denir ki Farsça “eşik” demektir.
Tekkenin başında şeyh bulunur. Silsilesi ta Resulullah’a kadar uzanan bir şeyh tarafından o tarikatın usullerine göre kendisine başkalarını irşad etme salahiyeti verilen zattır. Böyle olmayan biri, başkasını irşad edemez, ilahi yolu gösteremez. Şeyhin, başkalarını irşad etme salahiyeti tanıdığı çok sayıda halifesi olabilir. Bunlardan biri merkez tekkede faaliyet gösterir ki postnişin diye anılır.
Tasavvuf, Asr-ı saadetten beri var olan bir disiplindir. Hind veya Yunan felsefesinden gelmiş değildir. Bunlarda da benzeri bulunabilir; ama İslâm tasavvufu mana ve şekil cihetiyle çok farklıdır.
Şah Veliyyullah Dehlevî’nin de beyan ettiği üzere, Resulullah aleyhisselâmın üç çeşit vazifesi vardı. Birincisi dinin emirlerini insanlara anlatmak (tebliğ). İkincisi bunları icabında zorla yaptırmak (saltanat). Üçüncüsü bu hükümleri dileyenlerin kalbine akıtmak (irşad).
Resulullah’tan sonra raşit halifelerden her biri, bu 3 vazifeyi tam olarak yaptı. 30 yılın sonlarında fitneler ve bid’atler çoğaldı. İslâmiyet üç kıtaya yayıldı. Peygamberlik nuru, yeryüzünden uzaklaştı. Sahabe azaldı. Bu 3 vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu.
Bu 3 vazife, 3 sınıfa ayrıldı. Tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müçtehitlere verildi. Saltanat işini ise halifeler üstlendi. İrşad, yani dileyen Müslümanları, Kur'an-ı kerimin manevi ahkâmına kavuşturmak, tasavvuf büyüklerine verildi.
Bir tarikata intisap etmek kolay değildir. Bunun için bazı şartlar aranır. Bu şartları haiz olup, şeyh tarafından kabul edilen kişiye mürid (şeyhin irşadını irade eden) veya derviş denir ki Farsça’da “dünya malından yüz çeviren” manasına diriguş’dan gelir. Arapça ve sair lisanlara geçmiştir.
Şeyhin tekkede oturması şart değildir. Burada talebeleri yetiştirir. Onların halleriyle meşgul olur. Tarikatın rutin âyinlerini icra eder. Sohbet eder. Misafir kabul eder. Tasavvufun esası zikr olduğuna göre, toplu veya ferdî, hafî veya cehrî zikr, tarikatın esas ritüelidir. Sohbet ve râbıta (şeyhini hatırlamak) da, dervişlerin yetiştirilmesinde çok mühim bir rol oynar.
Tekkeler, her hâliyle bir edep ve terbiye merkezidir. Bilhassa divanhane denilen salona asılmış levhalar, sanat eseri olduğu kadar; birer irşad vasıtasıdır. Bunlardan biri, umumiyetle tekke pirinin isminin istiflenmiş hâli olur; bakan, onu hatırlar. Hadis-i şerifte geldiği üzere, “Allah adamlarını görenler, Allah’ı hatırlar”.
“Edeb Ya Hû” gibi tasavvuf kültürüne yakışır levhalara tekkelerde daha çok rastlanır. Çünki “Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz”. Bağdadlı Rûhî’nin,
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der!
Dün tekkeye vardı, bugün üstâd olayım der! beyiti dervişe sabrı öğretir.
İki Mecidiyeye icazet
Bilhassa İstanbul tasavvuf kültürüne dair yazılarıyla tanınan, kendisi de Rifaî tekkesinde yetişmiş son devir müelliflerinden Cemaleddin Server anlatıyor:
Tarikatlar kendi devrinde bir ilerleme idi. İçtimaî ahlakın, manevî zevkin ve terbiyenin ilerlemesinde, yükselmesinde, her vesile ile önderlik ediyorlardı. Vicdan hürriyetinin kurulmasına kapı açıyorlardı.
Tekkenin meydan odası sohbetlerinde verilen tarikat dersleri ve terbiyesi, cemiyette hep bu olgunlukta insan yetiştiriyordu. Onun içindir ki, ‘Tekke görmeyen, tekkeden geçmeyen meclis adamı olamaz, insan yüzüne çıkamaz’ derlerdi.
Bilhassa Tanzimat'a kadar gelen meşâyıh-ı kiram (devrin tekke şeyhleri, mürşidler), hepsi zamanın allamelerinden seçilme idi. Yani birinci sınıf ilim adamları idiler. Çoğu kürsü şeyhi, huzur hocası, müderris ve müelliftir. Ya eser yazmış veya yazılanları tahşiye etmiştir. (Yeniden incelemiş, üzerine haşiyeler katmıştır) İçlerinde hiç ehemmiyet verilmeyeni, divan sahibi şairdir. Şiirlerinin çoğu bestelenmiş, halka mal olmuştur. Yahut bestekardır. Diğer bir kısmı da hattat, ressam ve müzehhibdir. Yani tekke, o zamanlar ya alim, şair veya sanatkâr yetiştiriyor. Tarikat mensubu, ya fikir adamıdır, ya sanat adamıdır.
Eslâf dediğimiz eski devrin büyükleri, şeriata ‘bilmek, öğrenmek’, tarikata ‘görmek, işlemek’ demişlerdi. Zamanının ana kültürü sayılan medrese tahsili yapıldıktan sonra, onlara göre bir de ledünniyyata girmek, derunî alemlere dalmak icap ediyordu. Bu mertebeye ulaşmak için kalbî ihtisas mektebi olan tekkelere, dergahlara koşuyorlardı. Tekkeler, dergahlar, gönülleri ilahî, semavî, fikrî, felsefî, ahlâkî bir cazibeye sürükleyen yerlerdi, müesseselerdi. Halkı buralara sürüklemekle kalmıyor, bunları ayrı ayrı besliyor ve cemiyete yararlı hale getiriyordu. Gerçekte dergâh bir vesile idi. Dergâha değil, Allah'a geliyorlardı.
Ne yazıktır ki sonraları miras malı gibi babadan oğula, dededen toruna, yahut mutlaka aynı sülaleden birine geçmek, verilmek suretiyle posta oturtulmuş, pöstekiye çekilmiş müteşeyyihlerin [şeyhlik taslayanların], ilimden, irfandan mahrum olduğu halde, şeyh kılığına bürünmüş liyakatsiz kimselerin ellerinde, cehlin getirdiği katışma ve karıştırmalarla asıl gayesini kaybederek kuruluşundaki mana ve maksadından yavaş yavaş uzaklaşmaya yüz tuttu. Yakışmayan, yaraşmayan neticeler verdi. İçlerinde, ‘yolumuz ilim yolu değildir’, diyenlere bile rastlanıldı. İlmin istediği ve gerektirdiği âlî ve ilahî düşünceler, azar azar ortadan kaldırıldı.
Halbuki, selefte ve geçmişte böyle bir şey yoktu. Tekke, mektep, medrese, aynı devirde, aynı vakfın içinde, beraberce ve hatta yan yana yapılırdı. Birini bitiremeyen öbürüne geçemezdi. Tarikat pirlerinin hepsi, aynı zamanda devrinin büyük ilim ve fazilet adamları sırasında sayılan kimselerdi. Onların uyandırdığı tekkeler de devrinde dârülirfan, dârüledeb idi.
‘Edeb Ya Hu!’ ve ‘Nefsini bil; Rabbini bil!’ sözleri, tekke kapılarının anahtarı olmuştu. Bunlar unutuldu; hatta inkara sapıldı. İçlerinde tam aksine şeyhliği şahlığa çevirenlere de rastlıyorduk. Evlad-ı manevisi sayılan dervişlerini, köle menzilesine indirenler de olmuştu.
Şeyh efendilerin bazıları, manevî şahsiyetlerini muhafaza edemez olmuşlardı. Saray erkanını tekkenin kapısında bizzat karşılayanlara sık sık rastlanır olur. Hatta onların önünde buhurdan tutanlar görülürdü.
İçinde dünya kelamı edilmeyen, ayak bile uzatılmayan tevhidhaneler, son zamanlarda kahve ocağı haline getirilmişti. İlahi ve irşadı sohbetleriyle, dersleriyle bir encümen-i dâniş (akademi) haysiyetini taşıyan meydan odaları, ârifâne, hakîmâne sözler ve talimî mahiyetteki sohbetler yerine, domatesten, patatesten bahsedilmek suretiyle çarşı, pazar şekline sokuldu. Bu şekilde olmadık laubalilikler, tabiî ve mutad haller hükmüne girdi ve getirildi.
Bir dervişin en başta Kur'an-ı Kerim’i bir hafız efendi kadar iyi bilmesi, hiç değilse yüzünden düzgün okuması, sonra da evrâd-ı şerifesini yine yüzünden çatır çatır okuması ve zihninde taşıması mutlaka icab ederken, bunları hayatında bir defa olsun denememiş, denemeyi de düşünmemiş olan bedbahtları, tarikata aldılar; almakla kalmadılar kendilerine uşaklık etmiştir yahut dergâha nezir getirmiştir (para bırakmıştır) diye baş köşeye geçirdiler.
Bazılarınca tarikata girmek, sanki şeriatten çıkmaktı; halbuki şeriatin derinliğine inmekti. Gaflette kalmış bir kısım Bektaşilerin söylediği gibi ‘bizim namazımız kılınmıştır’ demiyorlardı; diyemezlerdi. Amma, namazların kılındığını dışarıda bekleyen ve namaz bittikten sonra tevhidhaneden içeriye giren, bu sebeple ve haliyle abdestsiz zikre oturan, bazen de tekkeye demli, keyifli gelen ve ayin-i şerifin icrası sırasında kendisine hâkim olmayarak, önündekine çarpan, rastgeldiğinin üstüne yıkılan ve bu hareketleriyle pek tabii zikrin ahengini ve zikirdekilerin huzurunu bozan bu densiz ve iki manada edepsizlerin perişan halleri, kimsenin gözünden kaçmıyordu. Bu halleriyle tarikatin ve tarikat ehlinin şerefini lekeleyen, yüzünü kızartan bu döküntü adamlar, hamdolsun büyük bir çoğunluğu teşkil etmiyorlardı. Etmiyorlardı ama, başta dolaşan bir bit, küçük de olsa, bakılmaz ve önü alınmazsa kısa zamanda türer ve çoğalabilirdi.
İşin üzüntü veren bir hazin tarafı da bu çirkin hareketleri, her zaman rahatça yapılabilir tabii bir hale getirmiş olmaları idi. Halbuki bir tarikata intisap etmek, bir tekkeye bağlanıp derviş olmak, ahkam-ı şer’iyyeye tamamiyle ittibadan sonradır. Ve asıl maksat da bir kademe ileriye gitmektir. Buna tarikat dilinde akvâlden ef’âle (sözden fiile) geçmek denilmiştir. Bu itibarla şeriat daima başta gelir. Cenab-ı Pir Seyyid Ahmed Rifâî, Burhanü’l-Müeyyed’inde şunları söylüyordu: ‘Dahil-i şeriat olmayan her tarikat, zenâdika (zındıklar) güruhuna mensuptur!’
Yılların yıllanmış emeği ile elde edilen ve ancak devamlı, feyizli bir hizmet karşılığı verilen icazetnameler, son günlerde para ile satın alınabilir çarşı metaı haline getirilmiş ve tekke şeyhlikleri sanki, yüksek arttırma ile satışa çıkarılmıştı.
Üsküdar’da İmrahor’a çıkarken Balaban İskelesi yakınlarında, İskender Bey Mescidi’nin içinde, Sa’diye tarikatinden sonra Cerrahiye ve Nakşibendiye tarikatlarine geçen Yağcızade Ahmet Efendi Tekkesi vardı. Halk arasında kullanılan meşhur adı Balaban Tekkesi idi. Üsküdar harik-i kebirinde (büyük yangınında) yandı. Tekkenin son postnişini Hacı Hasan Hüsnü Efendi, Şam valisi şehid Ali Rıza Paşa’nın torunlarından idi. İnadiye’de Selim Baba Türbesi’nin türbedarlığı da üzerinde bulunuyordu. Bütün Üsküdar ve İstanbul7da kendisini duagûy-i şehîr [meşhur duacı] Balabanî Şeyh Hüsnü Efendi diye tanırlardı. Son derece güzel ifadelerle süslediği gayetle tumturaklı, ahenkli, mufassal, mükemmel duaları, üslûb-i beyan, tetabu-i izafet, bilhassa cemiyet-i elfaz ve seci sanatları bakımından fevkalade kudretli, saltanatlı ve zamanında her veçhile emsalsizdi. Sarayda ve şehirde hiçbir duagu onunla baş edemiyordu. Bu yüzden Balabani Hüsnü Efendiyi her yerde ararlar, bir an önce gelmesini hasretle, heyecanla beklerlerdi.
Hatta bazı şeyh efendiler, onu kendi tekkelerine tamamıyla bağlamış olmak için tarikatlarinden teberrüken birer icazetname vermişler, zavallı Balabani'yi isterse istemese meşhur tabiri ile Şeyh Türlü yapmışlardı. Aslen Nakşibendiye’den olduğu halde Kadiriye’den, Rifaiye’den, Sa’diye’den Halvetiye, Cerrahiye ve Mevleviye’den, üstelik bir de Bektaşiye’den, hatta Bektaşiliğin tam zıddı olan Halidiye gibi en son çıkmış tarikatlardan bile ayrı ayrı, zaman zaman icazetname almıştı.
Balabanı Şeyh Hüsnü Efendi, bu şekilde muhtelif tarikatlardan icazatname almış olduğu gibi, kendisi de hatırdan çıkamayacak ehil, naehil birçok kimselere icazetname vermekle adeta şöhret yapmıştı. İcazetnameyi kendisi yazar ise 4 Mecidiye alır, yazılmış olarak getirirler ve sadece tasdik ettirmek için mühürlenmesini isterlerse 2 Mecidiye ile işi halledermiş. Zamanın Meclis-i Meşâyih Reisi ve Üsküdar’da Hazret-i Hüdai hankâhı postnişini Gülşen Efendi, yapılan ihbar üzerine Şeyh Hüsnü Efendi’yi çağırtıp kendisine sormuş: ‘İki Mecidiyeye icazet verdiğini söylüyorlar, doğru mudur?’ Balabani hiç bozmadan ve sinirlenmeden şu cevabı vermiş: ‘Şeyhim efendim hazretleri insaf buyursunlar. İki Mecidiyelik icazeyi gidip de Bayezid-i Bestami’den alacak değiller ya, elbette bu fakire gelecekler.’ (Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü)
(Bektaşi tekkeleri Sultan Mahmud zamanında vakıf hukuku mucibince, Nakşibendilere verildiği için, Bektaşi ve sairler bu tekkeleri ele geçirmek için kendilerine birer Nakşi icazetnamesi uydururlardı. Böylece hakikatte Nakşi olmayan nice müteşeyyih, Nakşî tekkelerine çöreklenmişti. Bu anlatılan bozuklara Nakşî tekkelerinde rastlanmazdı. Başından beri bu tekkelerde şeriate riayete ve bidatlerden kaçınmaya azami ihtimam edilirdi. Ama Nakşî tekkesi olup da naehilin eline geçmiş olanlar müstesnadır.)
Önceki Yazılar
-
SİYASÎ PARTİLERİN KÖR TOPAL YOLCULUĞU1.06.2026
-
HACCA GİTMEK YASAK!25.05.2026
-
ŞEHRE FEDA EDİLEN KÖY: Tek Parti Devrinde Anadolu’da Hayat18.05.2026
-
NUREDDİN ZENGİ: Bir Ömürlük Destan11.05.2026
-
ÇOK KONUŞULAN ZİYARETİN KODLARI Kral Charles ABD’ye Tarihini Hatırlattı4.05.2026
-
TAYYARE YAPACAKTIK, BIRAKMADILAR!27.04.2026
-
Cumhuriyetin Kraliçesi: KERİMAN HALİS VE “GÜZELLİĞİN İDEOLOJİSİ”20.04.2026
-
YENİÇERİLER NE KADAR BEKTAŞİDİR?13.04.2026
-
OSMANLILAR ANADOLU’YU İHMAL Mİ ETTİ?6.04.2026
-
ENDÜLÜS EMİRİ ABDURRAHMAN’IN MACERASI: Doğu’da sönüp Batı’da doğan güneş!30.03.2026