İSTANBUL’DA YAHUDİ FIRINI
II. DÜNYA HARBİ’NE GİRSEK NE OLURDU?

Harbden sonra yaptığı bir seçim gezisinde kendisine “Bizi aç bıraktın” diyenlere, İnönü’nün, “Babasız bırakmadım ya” cevabını verdiği meşhurdur. Halbuki 6 sene içinde Türk ordusundaki asker zayiatı 22 binden çoktur.
16 Eylül 2019 Pazartesi
16.09.2019

II. Cihan Harbi’ne Türkiye’nin girmemesi, İnönü’nün büyük bir muvaffakiyeti olarak görülür. Harb kaybetmenin ne demek olduğunu iyi bilen zamanın reisicumhuru, Türkiye’yi harbden uzak tutmuş; ama harbin bütün menfi tesirleri memlekette hissedilmiştir.


Geldi İsmet…

Şehirlerde harb müddetince karartma yapıldı. Örfî idare ilan olundu. Ordunun çoğu seferber edildi. Bir milyon asker silâh altına alındı. Böylece nüfusun % 85’ini teşkil eden köylük kesim işgücünü kaybetti. Üstüne 1941 ve 1942 senelerindeki kıtlık eklenince, halk perişan oldu.

18 Ocak 1940 tarihli Milli Korunma Kanunu, hükümete sıkı tedbirler alabilme salahiyeti veriyordu. Mahsulün çok düşük fiyatlarla devlete satılması mecburi idi. Bu sebeple köylü mahsulü saklardı.

Hükümet, köylü ile başa çıkamayınca korkunç bir tedbire geçti; 4 Haziran 1943’te Toprak Mahsulleri Vergisi’ni çıkardı. Mahsulün % 10’unu vergi olarak almaya başladı. Aşar geri gelmişti. Mahsul devlet silolarına doldurulur; zamanla burada kurtlanınca, denize dökülürdü.

Hükümete yakın, hatta bazısı milletvekilli olan müstahsiller, mallarını karaborsada satardı. Böylece para yapıp, şehirlerde fiyatı düşen gayrı menkulleri ucuza kapatarak zenginleşen ve sonradan hacıağa diye adlandırılan savaş zenginleri teşekkül etti. Bu, şehirlilerin de kıtlığa düşmesine yol açtı. Birçok gıda maddeleri bulunmaz oldu.


Türk-Alman Dostluk Paktı

Aç bıraktın!

Ekmek vesikaya bağlandı; unlu mamuller ve şeker ortadan kalktı. İthalat da mümkün değildi. Şehirliler çayı kuru üzümle içerdi. Karneyle alınan ve kişi başına 1, çocuk ise yarım kilo verilen ekmeğin, %20’si çavdar, %30’u arpa olduğu için, çoğu zaman çamur gibi bir şeye benziyordu.  

Hükümetin, elindeki has un ve şekeri, yakınlarına ve memurlara dağıtması ayrıca huzursuzluğa yol açtı. Bu sefer 11 Kasım 1942’de Varlık Vergisi çıkarılarak zenginlerin malına el konmaya başlandı. Bu gayrı hukukî tatbikat, ırkçılık perdesi ardına gizlendi. Böylece hükümet, köylülerin yanısıra, şehirlileri de kendisine düşman etti.

Harbden sonra bir seçim gezisinde kendisine “Bizi aç bıraktın” diyenlere, İnönü’nün, “Babasız bırakmadım ya” cevabını verdiği meşhurdur. Ama harbi tanımayan yeni nesil için bu söz fazla bir şey ifade etmiyordu.

6 sene içinde harbe girmeyen Türk ordusundaki asker zayiatı 22.633 olarak beyan edilmiştir. Harb sırasındaki siyasî politikalardan ziyade, ekonomik ve sosyal politikalardaki beceriksizlik, halkı hükümete düşman etmiş ve demokrasinin önünü açmıştır.


Ekmek Karnesi

Führer mi? Milli Şef mi?

30’lu yıllar Avrupa’nın geri kalmış ülkelerinde Hitler hayranlığı ile Nazizm benzeri rejimlere şahitlik etti. Türkiye de bunlardan biriydi. Bazılarınca Nazizm, milliyetçilik gibi görülüyordu; dolayısıyla Nazizme karşı olmak, otomatikman milliyetçilik düşmanlığı idi. Anti-demokratik tavırlar, şefe bağlılık, şovenizm, azınlık ve ecnebi düşmanlığı, komünizm korkusu, Rus aleyhtarlığı, mukaddes devlet kültü, Türklerin dünya hâkimiyeti misyonu gibi Nazilerle ortak noktaları vardı. Ama bu ideoloji, Nazizm yanında sade suya tirit kabilindendi.

Şu farklarla ki, Almanya’da Nazizm, çok kültürlü bir halkı, baskı ve korkuyla sürükleme kabiliyetine; yüksek bir teknoloji desteğine; dünya çapında bir propaganda gücüne ve sıkı bir disipline sahipti. Bunların hiç biri Türkiye’de bulunmadığı gibi, İnönü de, Hitler’in karizmasından mahrumdu.

Gerçi Milli Şef, Führer ve Duçe kelimelerinin tercümesiydi. Ama heyecanlı, korkutucu ve bol palavralı konuşan Führer ve Duçe'ye mukabil kapalı, az ve tutuk konuşan, silik, sönük, ilhamdan mahrum Milli Şef ile kanmayanlar, Hitler’e hayranlık duyarlardı. Nadir Nadi, tek kelime Almanca bilmediği halde, radyoda Hitler’i dinlediği zaman Peyami Safa’nın heyecandan bayılıp bayrak gibi yere serildiğini anlatır. (Perde Aralığından, s. 40).

Basiret ve deha

II. Cihan Harbi’nde Türkiye gibi tarafsız kalan İsviçre’de böyle facialar yaşanmamasının sebebi nedir? O sırada Türkiye’nin Bern sefiri olan ve İsmet İnönü’nün yakın dostu Yakup Kadri Karaosmanoğlu anlatıyor: “İsviçre’de de sıkı bir harp ekonomisi teşkilatı bütün iaşe maddelerini kontrol altına almıştı. Adam başına haftada 200 gram ete ve ayda 1 yumurtaya ancak müsaade ediliyordu. Ayni ekonomi sistemi yüzünden deriden giyecek eşyaları tayına bağlanmıştı. Köylünün sığırı, danası, domuzu gene bu teşkilat tarafından bir nasyonalizasyona tabi tutulmuş ve evlerdeki kümeslerin tavukları, yumurtaları, umumun ihtiyaçlarına tahsis edilmişti. İsviçre vatandaşı, toprak mahsullerinin hesabını da harp ekonomisi ofislerini bildirmeye ve onun tanzim ettiği pazarlara vermeye mecburdu. Gerçi bir çeşit karaborsa mevcuttu ama, bundan faydalanmak hem satan, hem alan için hayli tehlikeliydi. Cenevre’nin meşhur bir terzisini tanırdım ki, harpten evvel getirttiği kumaş stoklarından, bazı müşterilerine kuponsuz birkaç kostüm yaptığından dolayı elli bin frank cezaya çarptırılmış ve bunun altından ancak otuz yıllık terzihanesini tasfiye etmek suretiyle sıyrılabilmişti.

İsviçre halkı harp ekonomisinin bu baskısına altı yıl hiçbir şikayette bulunmaksızın sessizce tahammül etmiştir. Zira ancak onun tedbirleri sayesindedir ki ne aç ne çıplak kalmıştır. Bütün vatandaşlar tam bir eşitlik dairesinde ve en fenni ölçülere göre vücutlarına lüzumlu kaloriyi almıştır. Bundan başka halkça malum olan bir hakikat daha vardı ki, o da bu harp ekonomisi dirijanlarının [liderlerinin] daha 1938’den itibaren İsviçre’nin yalnız yiyeceği ve içeceği değil, ordusunun ve endüstriyel istihsalinin muhtaç olduğu ham maddelerden tam on yıllık bir stok yapmak basiretini göstermiş bulunmasıydı. Harbe girmiş veya girmemiş bütün Avrupalı milletlerin parmağını ağzında bırakan böyle bir dahice sevk ve idareye karşı İsviçreli nasıl olur da herhangi bir tahammülsüzlük alameti gösterebilirdi?” (Zoraki Diplomat)

Yahudi Fırını

Türkiye aslında aktif tarafsızlık kisvesi altında başta hep Almanya’ya yakın durmuştur. Mesela hükümet, Berlin’in isteği üzerine, 1942’de Anadolu Ajansı’ndaki Yahudi memurların işine son vermiştir.

Ahmed Emin Yalman’ın Vatan gazetesi Hitler ve Mihver devletler aleyhindeki neşriyatı sebebiyle 8/XII/1942 tarihinde hükümet tarafından kapatıldı.

İttihatçı kalıntılarının hâkim olduğu Türkiye’de Almanlar hâlâ çok popülerdi. Hükümete yakın yazarlar, Hitler’e ve Nazizm’e açıkça ilan-ı aşk ediyorlardı. Peyami Safa’dan, Nadir Nazi adı takılan Nadir Nadi’ye; (Kastamanu Lâhikası'nın 50. sahifesinde ve Tarihçe-i Hayat'ın Isparta bahsinde ve Abdülkadir Badıllı'nın Mufassal Tarihçe-i Hayat kitabında görüleceği üzere) Said Nursî’den, Nurettin Topçu’ya kadar, Alman zaferi için yüreği hoplayan, dua edenler çoktu.

1939’da Alman propaganda vekili Goebbels İstanbul’a gelip Türkiye’de faşizmin geleceği hususunda Alman klübünde konferans vermişti. Anglofil Atatürk’ün hilafına İnönü, Almanya’ya yakınlık hissederdi.

Nazilerle gizli irtibatı, Enver Paşa’nın kardeşi, Sütlüce ve Zeytinburnu’nda silah fabrikası sahibi Nuri Killigil yürütüyordu. Almanlar, Alpaslan Türkeş, Tekin Arıburnu ve Sadi Koçaş’ı güvendiği ekipten sayıyordu.

Tıpkı bir asır evvel İngiliz ajanı Vambery’nin Rusya’daki müslümanları Rusya’ya karış ayaklandırmak üzere Turancılık’ın temelini attığı gibi, Naziler de bir ara bu Turancıları, Rusya’daki Türkleri ayaklandırabilmek için kullanmayı düşündü. Ama bunların romantik hayalleri sebebiyle havaya girmesi üzerine astarının yüzünden pahalıya geleceğini düşünerek vazgeçti.

Almanya’nın Ankara sefiri von Papen, 5 Aralık 1942’de Almanya dostlarına dağıtmak üzere 5 milyon mark getirmişti. Tıpkı I. Cihan Harbine girmek üzere İttihatçılara 5 milyon mark borç verdiği gibi.

Bu sempatinin ardında biraz da Nazilerin, Bolşeviklere karşı bir antitez olarak görülmesi yatıyordu. Harbi Almanların kaybedeceği anlaşılınca, müttefiklere şirin görünmek isteyen hükümet, aralarında Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş gibi isimlerin de olduğu 30 kişiyi ırkçılık ithamıyla tevkif ve işkence etmiş; ama Nuri Paşa’ya dokunmamıştı. 1949’da infilak eden fabrikasıyla beraber ölümünde, intikam saikiyle Mossad’ın rolü olduğu söylenir.


Nihal Atsız'ın Hitler pozu

Hava deliği

Naziler, istese 55 bin Yahudi’nin yaşadığı Türkiye’yi işgal edebilirdi. Kukla bir hükümet kurarak, ki zaten konjonktür buna müsaitti, halkı daha sert bir demir yumrukla ezer; halkın aykırı unsurlarını tasfiye ederlerdi. Sütlüce’de Yahudi fırını bile hazırlamıştı.

Ancak işgalin Almanya’ya faydadan çok zararı vardı. Azerbaycan petrol havzasına daha kolay bir yoldan, Karadeniz üzerinden ulaşmayı hedefliyordu. “Tarafsız” Türkiye, her cins ajanların cirit attığı canlı bir istihbarat merkezi olmuş; gayrı resmî geçiş ve müzakerelere elverişli bir mekân teşkil etmiştir. Hitler, İspanya gibi Avrupa’da bir hava deliği daha bırakmak istemiş olmalıdır. Türkiye’ye hüsnü niyetini göstermek için, işgal ettiği Balkanlardaki Türk azınlığa bile mülayim davranmıştır.

İpteki cambaz gibi ikili hareket eden Türkiye, Almanların yanında harbe girse, sonunda mahvolurdu. Müttefiklerin yanında harbe girse, Alman işgali, bombardıman ve katliamlarla perişan bir hâle gelirdi. Mesele, kötü siyasî ve ekonomik politikalarla tarafsızlığın avantajlarını kullanamayarak adeta harbe girmiş gibi tahribata uğramış olmaktır.

Almanya’nın sebebiyet verdiği II. Cihan Harbi’ne girmemek, Nazizm ve cinayetleri karşısında tarafsız kalmak manasına geldiği için, başka cihetten problemli olarak görülmüş; Nazizm ile mücadele eden müttefiklere destek vermek, daha ahlâkî bulunmuştur.

Avrupa’nın, hep yamacında dolaştığı halde Türkiye’yi kendisine yabancı saymasının ardında biraz da bu yatar. Avrupa, Türkiye’yi sıkıntılı devirlerde elini taşını altına koymayıp; sonradan Avrupa’nın nimetlerinden istifadeye hevesli bir ülke olarak görmektedir.