Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

11 Eylül 2017 Pazartesi

İstanbul’daki tıp fakültesine Avrupa’nın dudak büktüğünü duyan Sultan Mecid, 1847 yılında mezunları, Viyana’ya gönderdi. Buradaki meşhur hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek yüksek muvaffakiyet kazandılar. Böylece Osmanlı tabiblerinin, Avrupa ayarında tahsil gördüğü ispatlanmış oldu.

Sultan II. Mahmud, 14 Mart 1827 yılında Avrupaî usulde ilk tıp fakültesini kurdu. Kuruluşu, her sene Türkiye’de tıp bayramı olarak kutlanır. Sultan II. Mahmud’un Tıbhane-i Âmire adıyla kurduğu modern tıp fakültesinde, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görürdü. Eczacı, baytar ve dişçiler de buradan yetişirdi. Şehzadebaşı’ndaki mektepte yetişen talebeler; Gülhane’de saray bahçesinde inşa edilen ve bugün de binası hâlâ mevcut bulunan tatbikat hastanesinde staj görürdü. Mektep de sonradan buraya taşınmıştır.

Avrupa ayarında

Viyana’dan getirtilen genç tabib Karl Ambrose Bernard’ın dizayn ettiği mektep, 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne [Ecole Imperiale de Médicine] adıyla anılmaya başlandı. Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. Avrupa’da bazılarının fakülteyi küçümsediğini duyunca, 1847 yılında mezunları Viyana’ya gönderdi. Buradaki meşhur hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek yüksek muvaffakiyet kazandılar. Böylece İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye’nin, Avrupa ayarında tıb tahsili verdiği ispatlanmış oldu.

Sultan Abdülmecid, ilk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. [Koşer, Yahudiliğe göre yenilmesi caiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi bu dinde günah sayılır.] Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Padişah, Yahudiliğin mukaddes Şabat [cumartesi] günü, o talebenin tatil yapması talimatını vermişti.

Mahzun şahitler

Mekteb-i Tıbbiye, Sultan II. Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa’dan gelmiş veya burada yetişmiş, sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır.

Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Hakkında anlatılan fıkralarla meşhur Rum asıllı tabip Marko Paşa, Mekteb-i Tıbbiye müdürlerindendi. Talebelerin her ihtiyacı mektep tarafından karşılanır; sivil talebeler askerlikten muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve dinî ilimler de, okutulan dersler arasındaydı.

Sultan Hamid, Şam gibi büyük merkezlerde tıbbiye mektebi açtırdığı gibi, yeni hastaneler yaptırarak halk sağlığına mühim hizmette bulundu. Küçükken ateşlenerek vefat eden kızının hatırasına Şişli’de yaptırdığı Hamidiye Etfal Hastanesi hâlâ faaliyettedir.

Popüler meslek

Doktorluk böylece, kâtiplik ve subaylıkla beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. O zamana kadar küçük görülen ve gayrı müslimlerin tercih ettiği doktorluk mesleği, Müslümanlar arasında da yayıldı. Artık kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı az değildi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Bir doktora âşık genç kızın ağzından yazılan “Nabzımı bırak a doktor, kalbime bak!” şarkısı bunlardan biridir. Arapça ‘tabib’ veya ‘hekim’ yerine, ‘doktor’ gibi Avrupa dillerinden bir tabirin tercihi de bu devre rastlar.

Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa’da Sultan Abdülhamid’in 1903’te yaptırdığı ve bugün de ayakta bulunan ihtişamlı binaya taşındı. Burası, İstanbul güzel sanatlar mektebi hocaları mimar Alexandre Vallaury ve Raimondo d’Aronco’nun oryantalist üslupta inşa ettiği eseridir. Binanın zemininde bir tarafı caddeye ve bir tarafı da denize bakan en güzel odalarından birisi mescid olarak tanzim edilmişti. Bugün toplantı salonu olarak kullanılan bu odanın duvarlarında hâlâ duran İslâm harfli levhalar, o günlerin mahzun birer şahidi gibidir.

Parasız muayene

Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi binası yapılacağı zaman, mimarlar tarafından tanzim edilen plan ve resimler padişaha takdim olunmuştu. Padişah, bu binada hem tıp tedrisatı icra, hem de hastalar tedavi olunacağından, plan ve resimlerin bir kere de mütehassıs doktorlar tarafından görülmesini emretti. Dershanede oturacak talebe ile koğuşlarda yatacak hastaların adedine nazaran bunların fazla havadar olmaları lâzım geleceğini ve binaenaleyh tavanların yüksekliğine itina olunmasını tenbih etti. Sultan Hamid’in bu iradesi nazar-ı dikkate alınarak tavanlar yüksek yapıldı. Binanın estetik cihetle zarafeti kalmadı. Fakat doktorlar bu sayede sıhhî icapların temin edilmiş olduğunu söylerlerdi.

Gülhane’deki Tıp Fakültesi’nde parasız muayene ve ilaç günleri vardı. Fakirler, bundan istifade ederdi. Fakültenin Haydarpaşa’ya nakli üzerine bu kolaylık ortadan kalktığı arz olununca, Sultan Hamid Gülhane müessesesini o vakit belediyeye devrettirdi ve parasız muayene ve ilaç usulüne eskiden olduğu gibi devamını emretti.

1867’de sivil tabibler için ayrıca Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye kurulmuştu. Burası, 1909 yılında, askerî tabib yetiştiren Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne ile birleştirilerek Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. 1933’ten sonra da Avrupa yakasına taşındı ve İstanbul Üniversitesi Tıb Fakültesi diye anılmaya başladı. Askerî tıbbiye ise Ankara’ya taşınarak, faaliyetine ayrıca devam etti.

Haydarpaşa’daki bina da Haydarpaşa Lisesi’ne, daha sonra da Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmiştir. Şimdi Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne dönüştürülmüş; yanı başındaki eski Gülhane Hastanesi’ne, 2016’da askerî hastaneler lağvedilince, Sultan Abdülhamid’in isim verilmiştir. Bahçesinde Sultan Hamid’i tahttan indirmeye gelen ordunun kumandanın heykelinin bulunması garip bir tesadüftür.


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...