Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İŞTE GELDİK GİDİYORUZ; ŞEN OLASIN HALEB ŞEHRİ!?

19 Aralık 2016 Pazartesi

Haleb, vaktiyle Ortadoğu’nun en zengin şehriydi. Zarif evleri, muhteşem binalarıyla, Haleb adeta bir açık hava müzesiydi.

Anteb, Kilis, Urfa, Antakya ve Maraşlıların dedelerinin nüfus tezkeresinde Haleb vilâyeti yazar. Bunlar, 1918’den evvel Haleb’e bağlı idi.  Haleb, Türk hududuna 66 km mesafededir. Fransız işgali, Haleb’i, Türkiye’den ayırdı. Ama aradaki irtibatı kesemedi. “Haleb ordaysa arşın burda” tabiri meşhurdur. İbrahim Halebî, en tanınmış Osmanlı âlimlerindendir. Bugün bile okunan Mülteka adlı eseri, medreselerde ders kitabı, mahkemelerde kanun idi. Âşık Garib, şehri ne kadar sevmiş ki, ayrılırken şu mısraları söylemiş:

İşte geldik gidiyoruz/Şen olasın Haleb şehri/Çok ekmeğin tuzun yedik/Helâl eyle Haleb şehri.

Çok garibler sana gelir/Gelir de eğlenir kalır/Her kişi murâdın alır/Şen kalasın Haleb şehri.

   

Suriye’nin en zengini

Haleb, dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Amalika hükümdarı Haleb bin Mihr tarafından kurulduğu söylenir. Rivayete göre Hazret-i İbrahim, şehbâ’sını (alaca ineğini) burada sağıp fakirlere dağıttığı için Halebeti’ş-Şehbâ denmiş.  Haleb, süt demektir. Şehrin süt beyazı taşları da, ismiyle tenasüp içindedir.

Haleb, Hazret-i Ebu Bekr zamanında fethedildi. O zamandan beri Müslümanların elindedir. 1516’da başlayan Osmanlı hâkimiyeti, şehrin en parlak devrini teşkil eder. Câmiler, medreseler, hanlarla imar edilen şehir, ticaret cihetiyle çok zenginleşti. Pamuk, ipek ve zeytinyağı mamullerinin imalat ve ticaretiyle, kuyumculuk işleriyle şehir Ortadoğu’nun can damarı oldu. Anadolu, Arabistan ve İran tüccarının en çok rağbet ettiği pazardı. Hele Portekizliler XVII. asırda Hind yolunu açmadan evvel, Ortadoğu’nun neredeyse tek pazarı idi. Vapurla İskenderun limanına, oradan da 135 km ilerideki Haleb’e ulaşılırdı.  Telgraf, demiryolu, mektepler, darphane kurulmasıyla da canlılığı arttı. Çeşitli devletlerin burada konsoloslukları vardı. İç savaştan önce de Suriye’nin en zengin şehri idi.

Bütün ticaret şehirleri gibi kozmopolittir. 1890’da şehrin 125 binlik nüfusunun 4/5’ü Arap, Türk ve Kürt asıllı Müslüman; gerisi çeşitli mezheplerden Hristiyan idi. Hemen herkes Türkçe bilirdi. 260 mektep; 120 han, 72 hamam vardı. Dünyanın en güzel han ve çarşılarına sahiptir. 30 bin m2 Dukakin ve 8 bin m2 Hanzâde hanları, Sinan eseri Hüsrevpaşa ve Behrampaşa Câmileri, Ahmediye, Şabaniye, Osmanpaşa medreseleri, hep İstanbul tarzında ihtişamlı eserlerdir. Ama şehre karakteristiğini veren, Zekeriya Câmii de denilen Ümeyye Câmii veya Ulu Câmi’dir. Haçlı ve Moğol istilasıyla harap olduysa da, Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi tamir etti. Bugün de ayakta olan Arguniye Bimarhânesi, zamanına göre modern metodların tatbik edildiği bir akıl hastanesi idi.

 

Hep muhalif

Şehrin ortasında, Timur’un bile alamadığı müstahkem bir kale vardır.  Eskiden halkın da yaşadığı iç kalenin etrafında ve bugün yıkılmış dış surların içinde, 2 veya 3 katlı eski Haleb evleri yer alır. Dışardan bakıldığında köhne ve kasvetli bir duvardan ibaret binanın içine girildiğinde, avlusunda fıskiyeli havuzuyla, yasemin kokuları ve limon ağaçları ile süslü bir cennetin havası hissedilir. Evlerin içi mermer üzerine yaldızlı duvar işlemeleriyle, süslü eşyalarıyla birer saray gibidir. Cumba ve teraslar, eve ferahlık verir. Sokağa pencere yoktur; olsa da kepenklidir. Halebli, iç dünyasını, meraklı gözlerden uzak bir şekilde,  ama konforlu yaşamayı sever. Halebli’nin evdeki hayatı, havuz başındaki peykelerde, kahvesini yudumlayarak, nargilesini tüttürerek huzur ve neşe içinde geçer.

Bu evler, bir kuşatma hâlinde yardımlaşabilmek için, alttan dehlizlerle birbirine bağlıdır. Bugün bu dehlizlerin çoğu çökmüş veya kapanmış haldedir. Hicaz Demiryolu’nun Haleb’e varışıyla, dış kale etrafında Aziziye, Cemiliye, Tılal gibi yeni mahalleler doğdu. 

  

Hava, kışın ılık, yazın sıcaktır. Yazları suyu kıtlaşır. Yakındaki Kuveyk deresi kururdu. Eskiden sarnıç ve kuyularla su ihtiyacı karışlanırdı. Şehir, düz bir arazidedir. Sokakları kaldırımlı, sıcak sebebiyle de çoğu üstü örtülüdür. Şehrin etrafında bahçeler, hele Antep fıstığından da iri fıstık ağaçları vardır. Aynı zamanda kudsî hüviyeti de bulunan şehirde, İbrahim, İlyas, Zekeriya, Şem’un peygamberlerin makamları vardır. Çocuklar, bir yıl boyu geçmeyen bir çıban çıkarır; iyileşince yüzlerinde para büyüklüğünde izi kalırdı. Haleb’e muvakkaten gelenlerin de bazen yedikleri bu mühre, Habbetül-Haleb (Haleb çıbanı) derlerdi.

Ekonomik gücü sebebiyle Haleb her zaman muhalefetin de güçlü olduğu bir şehirdi. Osmanlılar zamanında bile halkın kendine has muhalif bir duruşu vardı. Yeni tayin olan bazı vezirler, otoritelerini kabul ettirmekte güçlük çekerlerdi. 1918’de Fransız işgaline ilk mukavemet Haleb’de görüldü. Esed rejimine muhalefetin de ilk ortaya çıktığı yer Haleb olmuştur.

   


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...