Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
Yazışmalar


Siz de Sual Gönderebilirsiniz...
Sual:
Polonya’da tarih doktorası yapan bir Azerî genciyim. Orhon Âbidelerinde şöyle bir ifade geçiyor: "Tanrı tek tanrıda bulmuş Türk Bilge Kağan". Bu ne demektir? Avrupalı bazı tarihçiler Şah İsmail’in de bu yolda bir tavrının olduğu ve bunun Pers siyasî kültüründe Şehinşah (Şahlar şahı) denilen Kisrâların, Antik Mısır ve Bâbil’de olduğu gibi, kendisini yeryüzü tanrısı olarak görmesi geleneğine dayandığını söyler. Azerî tarihçiler ise Safevîlerin Türk Devleti olduğunu ispat için, eski Türk geleneğinde hakanın Tanrı kadar kutsandığını söyler ve bunun için Orhon âbidelerindeki o yazıyı kullanır. İşin aslı nedir?

Cevap;
“Tengri kimin tengri bolmuş Bilge Kağan” demek, bir olan Tanrı'nın kendisi gibi başkalarına benzemeyerek yarattığı ve kut verdiği, yani insanları idare hak ve vazifesini yüklediği kimse demektir. Eski Türk siyasî geleneğinde kaderin tahta çıkardığı hakana, Tanrı’nın kut verdiğine inanılır. Bu sebeple hakana itaat, tanrıya itaat; ona isyan, Tanrı’ya isyan demektir. Bu, bütün monarşilerde, hatta İslâm siyasî kültüründe de aşağı yukarı böyledir. Yoksa hakanın Tanrı olduğu veya Tanrı’dan parça olduğu yahud kendisine tapınılacağı gibi bir inanç eski Türklerde yoktur. Antik devirde, kralların tanrı olduğu ifadesi de bence yanlış anlaşılan bir ifadedir. Bu cemiyetlerde, aklı başında insanlar vardı. Ölümlü ve âciz bir varlığı tanrı olarak kabul edeceklerine inanmak abartılı olur. Bu, kralların tanrının iradesinin tecellisi olduğu ifadesinin, yanlış anlaşılmış veya dejenere edilmiş hâli olsa gerektir.

Şah İsmail’in böyle bir tavrı olduğuna dair kat’i malumat olmamakla beraber, Dehnâme adlı eserinden, kendisini Hazret-i Ali’nin yeryüzündeki tecellisi olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu ise hulûl itikadı ile izah edilir. Şiîliğin gulât denilen aşırı kollarında, Allahü teâlâ’nın Hazret-i Ali’ye hulûl ettiği, içine girdiği, basit tabirle Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne dair bir itikat vardır. Daha sonra Hazret-i Ali’nin ruhu, bazı seçkin kişilerde tecelli eder. Mesela Fâtımî hükümdarı Hakîm kendisini böyle görmekteydi. Şah İsmail’in de bu itikada olduğu anlaşılmaktadır. Bu itikadın Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta misalleri olduğu gibi, eski Hind felsefesinden dünyaya yayıldığını söylemek mümkündür. Hulûl itikadı, İslâmiyet’e açıkça aykırıdır. Şirk sayılır.

Üstelik Şah İsmail Türk değil, Kürd aslındandır. Ama kendisi Arablık, hatta seyyidlik iddiasında idi. Ama Safevî Devleti, Akkoyunlu Devleti’ni yıkıp, mirasına konduğu ve teb’asının da ekersisi Türkmen olduğu için Pers değil, daha ziyade Türk siyasî geleneklerinin tesirini taşır.

12 Temmuz 2012 Perşembe

    Geri Dön