Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SAVCILAR NECİ İDİ?

09 Temmuz 2018 Pazartesi

Mahkemelerde ilk defa savcılar görüldüğünde, halk buna bir mana veremedi. Dâvâcı ve dâvâlı durur iken, savcılar neci idi?

Ceza davalarına bakan mahkemelerde hâkimin yanında oturan ve yaptığı iş sebebiyle heyetin belki de en azametli unsurlarından biri olan savcılar, cemiyetimizde hem itibarlı, hem de korkulan bir memuriyettir.

Bazısı dâvânın heyecanına öyle kendisini kaptırmıştır ki, neticede idamını istediği mahkûmun beraat ettiği; tevkifini istediği maznunun serbest bırakıldığı sık görülmüştür. Yakın tarihte, sadece cemiyete değil, siyasete de ayar verme iddiasıyla savcılar bu pozisyonlarını göstermişlerdir.


Nerde mağdur?

Evvelki hukukumuzda bugünki mânâda savcıların işlerini yapan muayyen memurlar yoktu. Zira şer’î hukukta suçlar, ya hukuk-ı şahsiyeye, dairdir, yani şahıs haklarını ihlal eder; yahud da hukuk-ı ammeye aittir; ammenin hakkını haleldar eder.

Şahıs haklarını ihlâl eden katl (adam öldürme), yaralama ve dövme, hakaret gibi suçların takibi suçtan zarar görenin şikâyetine tâbidir. Maktulün vârisleri, yahud yaralanan veya dövülen kimse ya da hakarete uğrayan şahıs dâvâ açmalıdır ki, suç takip edilsin. Bu gibi suçlarda cemiyet de zarar görür ama, şahsın hakkı önde gelir.

Ammenin haklarını ihlâl eden zina, yol kesme, kalpazanlık, karaborsacılık gibi suçlarda ise cemiyetin her ferdinin mahkemeye müracaat edip dâvâ açma hakkı vardır. devlet de bu suçları re’sen (kendiliğinden) takib edebilir.


Osmanlı Mahkemesi

Çavuş yetiş!

Şahıs haklarına dair suçlarda bazen mağdur veya yakınları şikâyette bulunmaz; dâvâ açmaz. Hatta fâili affeder. Şu halde bile devletin cezalandırma salâhiyeti vardır. Bu takdirde devletin kolluk kuvvetleri, mahkemeye müracaat edip dâvâ açabilir. Yani iş, şahsîlikten çıkar, umumîleşir. Dâvâ, artık bir amme (kamu) dâvâsı olur. Yine de umumî dâvâcı sıfatı taşıyan, yani bu işle vazifeli bir memur, nam-ı diğerle savcı yoktur.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde, suçluları bulup yakalamak, bunları mahkemeye sevketmek ve mahkemece verilen cezaları infaz ettirmek üzere İstanbul’da çavuşlar ve taşrada subaşılar vardır.  Ancak adlî vazifeleri, zanlının mahkemeye sevki ile biter. Zanlı eğer mahkûm olursa, cezasını infaz etmek üzere suçluyu teslim alırlar. Bunlar bir nevi infaz savcısıdır. Mahkeme kararı olmadan, kolluk memurları, yani polis ceza veremez. Osmanlı Devleti’nin bir hukuk devleti olduğunun en mühim göstergelerinden biri budur.


Diyarbekir mahkeme-i istinaf başmüddeî-i umumisi Ali Ulvi Bey (oturan); mahkeme azası Arif Bey (solda); icra memuru Ömer Ali Bey (sağda)

“Müddeyum”

Bugünki hâliyle savcılık bize, İstanbul mahkemelerini tanzim eden 1870 tarihli nizamnâme ile girdi. Burada hukuk tarihimizde ilk defa olmak üzere müddeî-i umumî tabiri kullanılıyordu. Mahkemelerde bu isimde bir memur bulunacak; yoksa mahkeme müfettişlerinden biri bu vazifeyi yerine getirecektir.

Zira Tanzimat devrinde, haksızlıkların giderilmesi çerçevesinde yeni ceza kanunları çıkarılmış; amme dâvâlarının sayısı artmıştı. 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin 91. Maddesine göre, “Umûr-ı cezâiyyede hukuk-ı âmmeyi vikâyeye memur [ceza dâvâlarında kamunun hakkını korumak üzere] müddeî-i umumîler bulunacak”dır.

Osmanlı memleketindeki umum mahkemeleri tanzim eden 1879 tarihli kanun ile müddei-i mumîlerin statüsü tanzim edildi. Bunları padişah tayin edecek ve doğrudan Adliye Nezâreti’ne bağlı olacaklardır.

Müddei, dâvâcı demektir. Umumî de ammeyi, halkı ifade eder. Yani amme dâvâcısı demektir. Halk bu doğru, ama zor tabiri, belki daha da zor bir şekle, “müddeyum”a çevirmiştir. Müddeyum, artık kazâlardaki “hükümet adamları”nın önde gelenlerinden biridir.


Dersaadet bidayet mahkemesi müddeî-i umumisi Edhem Bey

Cumhuriyeti koruyun!

Hukuk tarihimizde bu zamana kadar rastlanmayan böyle bir memuriyetin getirilişine halk şaşırmıştı. Hukukşinaslar bile bu yeni müesseseye alışmakta zorluk çektiler. Vaktiyle şahıs haklarına dair bazı suçların, davacı değil de, bir üçüncü şahıs tarafından takip edilmesi şaşkınlık doğurdu. Hele aile, borçlar ve ticaret hukukuna dair dâvâlarda, müddeî-i umumîlerin mütâlaasının alınmasına bir müddet kimse mânâ veremedi.

O devir bürokratlarından tarihçi Abdurrahman Şeref diyor ki:

“Müddeî-i umumlar [savcılar] neci idi? Mahkemede vaziyetleri ne olacak idi? İşte halkça buraları birdenbire anlaşılamadı. Müddeî ve müddeâ aleyh [dâvâcı ve dâvâlı] durur iken bir şahs-ı sâlisin [üçüncü şahsın] muhakemeye müdahale etmesine bir mânâ verilemedi. Ahkâm-ı şer’iyyede böyle bir kayd ve işaret yok idi. Her yeni şey mûcib-i istiğrâb olur [garipsenir]. Mekteb-i Mülkiye’de hukuk muallimlerine işbu memuriyet-i cedîdedinin [yeni memuriyetin] vazifesini sorar idik. Onlar da izah etmeye çalışırlar ve mesela bir cerh [yaralama] vukuunda, mecrûh [yaralı] dâvâ etmese bile, mâdem ki kanunun men ettiği bir fiil irtikâb olunmuştur [işlenmiştir]; onun dâvâcısı kanun olduğunu ve müddeî-i umumîlerin kanun nâmına hukuk-ı umumiye [umumî haklar] dâvâsını ikâmeye [açmaya] mecbur olduğunu söyler idi...”

Cumhuriyetten sonra “müddei-i umumî” unvanı, “savcı” oldu. Ancak savcı, eski Türkçede elçi, sözcü manasına gelen bir tabirdi. Amme dâvâcısı manasıyla uzaktan yakından alâkası yoktu. Bunun için başına bir de “cumhuriyet” eklendi, “cumhuriyet savcısı” oldu. Epey oluyor, bir felâket tellalının, “Cumhuriyet savcıları, unvanınızın başındaki cumhuriyeti koruyun!” diye feryad ettiğini işittik. Savcıların vazifeleri arasında cumhuriyeti korumak diye bir şey olmadığı gibi, unvanın başındaki cumhuriyet’in de devlet sistemi olan cumhuriyet ile bir alakası yoktur. “Amme” manasına “cumhur” kelimesinden gelen ve aslında burada da yanlış kullanılan bir tabirdir.

Hem hâkim hem savcı

Roma’da stationarii ve curiosi adı verilen memurlar vardı. Bunlar, suçluları arar, bulur ve mahkemelere sevkederdi.

Fransız adliyesinde XIV. yüzyıldan beri savcılara rastlanır. Bunlara missus dominious ve comes denirdi. Ancak vazifeleri bugünkinden biraz farklıydı. Bunlar kral adına bütün suçları takiple vazifeliydi. İşleri, muhakeme başlayınca biterdi.

Kilise mahkemelerinde savcı yoktu. Çünki engizisyon usulünde, hâkim hem itham eder, hem de ceza verirdi. Bu sebeple yürek sızlatan adaletsizlikler yaşanırdı.

Fransız mahkemelerinde kralın menfaatini koruyan procureur adında memurlar vardı. İşte tam da savcıların işini yapardı. İhtilalciler, krallık zamanının memuriyeti diye bunları kaldırmak istediler ama, ihtiyaç sebebiyle vazgeçtiler.

Almanya’da da aynı işi yapan centenarius adında memurlar vardı. Bunlar zamanla hâkim pozisyonuna yükseldiler. Bu işi yapmak üzere mahkeme reisi olan kont, halktan herhangi birini vazifelendirirdi.

Sistemi Osmanlı’dakine benzeyen İngiltere’de de savcılık yoktu. Hakkı ihlal edilen kimse dava açabilirdi. Mağdur şikâyet etmezse, Osmanlı’dan farklı olarak, suçla pek kimse alakadar olmazdı. Yalnız doğrudan devlet aleyhine veya amme nizamını bozan bir suç işlenirse, kralın attorney adlı memuru işi mahkemeye getirirdi.

İngilizler uzun zaman mukavemet ettiler. Nihayet 1879’da, Osmanlı ile aynı zamanda, savcılık makamını tesis ettiler. Bir suçtan dolayı şahsî bir şikâyet olmazsa, attorney devreye girebilir. Amerika’da ise savcıları halk seçer. Bu sebeple savcılık, politika için istikbal va’deden bir iştir.

Siyah cüppe

Osmanlı müddeî-i umumîleri, hâkimler ve diğer mülkiye memurları gibi, siyah setre (İstanbulin) veya redingot [yakası ilikli veya açık dizlere kadar uzun ceket] giymek mecburiyetinde idi. Bir ara Avrupa’da olduğu gibi çeşitli renklerde ve yakası ile kolları sır­malı üniformalar giyilmesi düşünülmüşse de tatbikata konulma­mıştır. Adliye mensuplarının, adaleti temsil eden siyah, kimsenin önünde eğilmesinler diye düğmesiz ve menfaat gözetmesinler diye cepsiz cüppeleri, cumhuriyet eseridir ve Avrupa’dan mülhemdir. Bu cüppelerde, ceza mahkemelerinde kırmızı, hukuk mahkemelerinde yeşil yaka ve kol şeridi bulunur.


 Önceki Yazılar
17.09.2018 - ŞAM YANGININDA BİR OSMANLI HÂNEDAN REİSİ

10.09.2018 - KÖLE BESLEMEK Mİ? İŞÇİ ÇALIŞTIRMAK MI? HANGİSİ DAHA UCUZ?

03.09.2018 - KÖLELERİ EVLAT SAYAN MEDENİYET - KÖLE SAHİBİ OLMAK, KÖLE OLMAKTIR

27.08.2018 - YALANCIDIR HEP AYNALAR

20.08.2018 - “Eyvah Fesim!" - SULTAN HAMİD’İN KÜÇÜK ŞEHZÂDESİ

13.08.2018 - BİR AVUÇ DOLAR İÇİN

06.08.2018 - Türkiye ve Amerika - BİR DARGIN, BİR BARIŞIK

30.07.2018 - ŞERBETİN ALTIN ÇAĞI

23.07.2018 - DAĞ FARE DOĞURDU: II. MEŞRUTİYETİN İBRETLİ HİKÂYESİ

16.07.2018 - DANIŞIKLI DÖVÜŞ: SERBEST FIRKA

Diğer makaleler için tıklayınız...