Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

19 Haziran 2017 Pazartesi

Sultan III. Selim, Ramazan ayında Cuma gecelerini Eyüp sırtlarındaki Kaşgarî Dergâhı’nda geçirirdi. Tekkenin son şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri zamanından da renkli hatıralar kalmıştır.

Kaşgarî Dergâhı, Eyüp sırtlarında arkasını vermiş 18.asırdan kalma bir tekkedir. Sultan III. Selim, tekkenin şeyhi İsa Efendi’yi severdi. Yanına, geleceğin iki padişahı, Şehzâde Mustafa ve Mahmud’u da alarak kendisini ziyaret ederdi. Ramazan’da Cuma gecelerini de tekkede geçirirdi. Burada kendisine mahsus Haliç manzaralı ziynetli bir de köşk yaptırmıştı. Tek Parti devrinde yıktırılmıştır.

Kaşgarî Dergâhı’ndan tek Ramazan hatırası bu değil elbette. Çok uzakta, asırlardır ilme gönül vermiş bir seyyid ailesine mensup Abdülhakîm Arvasî, Başkale’deki medrese ve tekkesinde ilim ve irşadla meşgul iken, Rus işgali sebebiyle vatanından hicret etmiş; 1919’da İstanbul’a gelerek devrin padişahı tarafından o zaman boş olan Kaşgarî Dergâhı’na tayin edilip yerleştirilmişti.

 

Farz önce gelir

Seyyid Abdülhakîm Arvasî, 11 ayın sultanı için şöyle buyururlardı: “Ramazan orucuna hazırlanmak için, Şaban’ın son yarısında oruç tutmamak lâzımdır. Kuvvetli ve leziz taamlar yiyerek vücudu kuvvetlendirip, farzın îfâsına hazırlanma­lıdır. Farzın îfâsı için sünnetin tehiri de sünnettir.”

Namaz vakitlerini gösteren ve hususi hazırlanmış bir takvime göre ibadet ederler; akşam namazını evvel kılarlardı. “İftarı akşam namazından önce yapmak müstehab ise de, bir ibadeti bozulmak şüphesinden kurtarmak için müstehab terk edilmelidir. Önce akşam namazını kılmalı, sonra if­tar etmelidir. Böylece iftar yine, yıldızlar görünmeden önce olur. Yani acele edilmiş olur ve oruç bozulmak tehlikesinden kurtulur. Akşam na­mazını vakti çıkmadan, tekrar kılmak mümkündür. Takvim, saat, kan­dil, top ve ezan yanlış olunca, oruç kurtulmaz” buyururlardı.

Yine buyurdular ki: “Şim­diki Ramazanların başı ve sonu şer’an, yani kâdı huzurunda sâbit olmadı­ğından sonradan iki gün kaza etmek evlâdır”. Kendilerine sorulan bir suale şöyle fetvâ verdiler: “Binâ yapan veya ekin biçen kimselere, Ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı ekin biçemeyip ekin telef olursa veya binâ ya­pılamayıp da kışın yaklaşmak tehlikesi olursa, orucunu terk ederek işlerini yaparlar. Ve orucu sonra kazâ ederler. Susuzluk sebebiyle tehlike şüphesi varsa, yine böyledir. Dinde zorluk yoktur.”

 

Dönüm noktası

Ramazan, Abdülhakîm Efendi’nin hayatında acı ve tatlı, ama mühim hâdiselerin cereyan ettiği bir ay olmuştur. Gençliğinde ders okuduğu Nehri’den sılaya geldiği bir Ramazan gecesi rüyasında Resulullah aleyhisselâmı görerek, ince bir din meselesine cevap vermeye davet edilmişti. Bu rüya, zâhirî ve bâtınî kemal yollarında ilerleyeceğini gösteren bir müjde olarak tabir olundu.

1915’te Van’ın işgali üzerinde hicret ettiler ve ilk orucu, Revandiz gibi harâreti 40 dere­ceden ziyade bir yerde tuttular. Sonra geçtikleri Musul’da, 20 yaşındaki yeni evli genç kızları Şefîa Ha­nım’ı bir Ramazan günü koleradan kaybettiler. 1931 ve 1943 senelerinde haksız yere İzmir’e sürgün edildiklerinde Ramazan ayı idi.

Gönül eğlenmez

Ramazan ayında haftada üç defa, pazartesi, çar­şamba ve cuma günleri mensuplarından Tabakhane Şeyhi Hafız Hüseyn Efendi’yi ziyarete gelir; kendisine çok sevdikleri “Gönül eğlenmez” ilahîsini okuturdu. “Ramazan-ı şerifte mecbur kalmadıkça evinizden dışarıya çıkmayınız, ibadeti­nizi, zikrinizi evinizde yapınız. İnsan ibadet edeyim derken ne günahlar işler!” buyururlardı.

Yaz günleri iftar sofrası, bahçede kurulurdu.  Herkes oturmadan, iftar etmezlerdi. Ehibbasının iftarlarına icabet ederler; misafir de davet ederlerdi. Hemen her gün misafir olurdu. Dergâhın mescidinde umumiyetle sevenlerinden müteşekkil bir cemaat ile terâvih kılınırdı. Namazdan evvel ve sonra tekkede devamlı kaynayan semaverden çaylar içilirdi.

Abdülhakîm Efendi’nin bir talebesine yazdığı mektuptan:

Ramazan’daki her nevi ibâdetin sevabı, Ramazan hâricindeki zamanlara nazaran 1’e 70’tir. Ramazan’ın bu şerefinden dolayı, büyüklerimiz bu ayda sa’y ve gayreti bir de­rece daha arttırmaya çalışırlar; Rama­zan’dan on bir gün evvel başka bir vaziyet takınırlardı. Mecbur kalmadıkça çarşı ve pazara çıkmazsınız. İcab ederse öğle ile ikindi arası ziyade uğraşmamak üzere bir saat zarfında işlerinize bakarsı­nız. Yapılması lâzım gelen işleri, Ramazan’dan evvel yoluna koyunuz ki, sonra­ları iş için sokaklarda bulunmayasınız. Terâvih namazlarını cemaatle kılmayı ihmal etmemelidir. Hergün bir cüz’ Kur’ân-ı kerîm okursunuz.”

 

Hırka-ı Saadet

İstanbul müf­tüsü Fehmi Efendi, Süleymaniye Medresesi’nde ders arkadaşı Seyyid Abdülhakîm Efendi’ye hürmet ederdi. Her Şaban ayında bir memurunu gönderir; Ramazan-ı şerifte hangi câmide vaaz etmek istediğini sorardı. Abdülhakîm Efendi, haftada üç gün Bayezid, bir gün Bakırköy, bir gün Kadıköy, bir gün Üsküdar câmilerini isterdi. Ramazan’da derslerini aksatmazlardı.

Şöyle anlattılar: “Beşiktaş'ta Sinan Paşa Câmiinde vaazdan çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; El-melikü yakraükesselam ve yed'uke iletta'am, yani ‘Sultan selam ediyor ve sizi iftara çağırıyor’ dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra sermusâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden düşmanla muharebe eden askerlerimizin gâlib gelmesi için dua etmenizi; mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Süslü bir mendilin köşesine bağlı 10 altını da diş kirası olarak lütfettiler.”

Osmanlı padişahları, her Ramazan ayında, Kadir geceleri, Topkapı Sarayı’nda Hazine Dairesi’nde muhafaza edilen Hazret-i Peygamber’e ait olan Hırka-i Saâdet’i ziyaret ederler. Zamanın padişahı Sultan Vahîdeddin, âdet veçhiyle, Ramazan ayında Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saâdet’in bulun­duğu odayı ziyaret edeceği bir zaman, Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin yanında bulunmasını arzu etti. Böylece Hazret-i Resûlullah’ın biri manevî, diğeri cismânî halifesi olarak, beraberce ziya­ret ettiler.

Abdülhakîm Efendi, Ramazan ayında Hırka-ı Şerif’i de ziyaret ederler; edeben uzaktan tazim gösterirlerdi.


 Önceki Yazılar
21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...