Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
BİR BAŞKAYDI ASR-I SAADETTE RAMAZAN…

05 Haziran 2017 Pazartesi

Resulullah’ın iftar sofrası mütevazı idi. Hurma veya su ile orucunu açardı. İftara olduğu gibi, sahura da misafir davet ederdi.
Mekke devrinde oruç biliniyordu. Cenâb-ı Peygamber aleyhisselâm ve bazı sahâbîler, müstehab olarak, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde oruç tutardı. Resul-i Ekrem, Medine’ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa’nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, ‘Kardeşim Musa’nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız’ diyerek oruç tuttu; müminlere de emretti. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca, artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu; isteyen tutmadı. Evvelce gece sahura kalkmak yoktu. Yıldızlar görününce iftar edilirdi. Oruç açılsa bile eşiyle beraber olmak yasaktı. İslâmiyet, bunları kaldırmıştır.
 
Sabrın yarısı
Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonra Şaban ayının son günlerindedir. Bedir Harbi, bundan hemen sonra, başı o zaman 26 Şubat 624 tarihine denk gelen Ramazan ayında cereyan etmiştir. Henüz seferde olanın orucu kazâya bırakabileceğine dair âyet-i kerime gelmediği için, müslümanlar oruçlu olarak savaşmıştır. Şu halde Fahr-i Kâinat aleyhisselâm 9 defa Ramazan orucu tutmuş demektir.  Kışın tutulan orucu, ‘Zahmetsiz ele geçen ganimet’ olarak vasıflandırmış; ‘Oruç sabrın yarısı, bedenin zekâtıdır temizlenmesidir’ buyurmuştur.
Ramazan ayı, gökte hilâlin görülmesiyle başlar; hilâl gözükmezse, Şaban ayı 30’a tamamlanırdı. Resul-i Ekrem aleyhisselâm, iftarı yıldızlar gözükene kadar geciktiren ehl-i kitaba muhalefet için iftarda acele edilmesini, sahurun da geç yapılmasını tavsiye ederdi. Nitekim bir hurma veya bir yudum su ile iftarını açıp, sonra namazı kılardı. Akşam namazında ve iftarda acele edilmesini bildiren Âişe radıyallahü anhâ hadîsinden de, akşam namazının kılınmasının iftarı erken yapmaya mâni olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Hazret-i Ömer ve Osman radıyallahü anhümâ, akşam namazını, vakit girer girmez kılar; namazdan sonra da oruçlarını açarlardı.
  
Bir yudum su
Resul-i Zîşân aleyhisselâmın iftar sofrası mütevazı idi. 10 sene hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik,  vakit girince, birkaç taze hurma, yoksa kuru hurma, o da yoksa birkaç yudum su ile orucunu açtığını söyler. Yemeğe tuzla başlamak da övülmüştür. Kışın hurma, yazın su ile açtığı da nakledilir.
Abdullah bin Ebi Evfâ, Resulullah’ın iftarda kavrulmuş unun, su veya sütle karıştırılmasıyla pişirilen sevik çorbası (helle) hazırlattığını rivayet eder.  Hadîs-i şerifte, ‘Her kim bir oruçluya iftar ettirirse, onunki kadar sevap kazanır’ buyuruldu. Onun için iftara eshâbını çağırır; kendisi de iftar davetlerine icabet ederdi. Sa’d bin Ubâde’nin iftar davetine gitmiş; ikram edilen ekmek ve zeytinyağını yedikten sonra dua etmiştir.
  Lübnan'da Ramazan davulcusu
Oruca destek
Kays bin Sırma, bir Ramazan günü yorgun argın evine geldi. İftar etmeden uyuyakaldı. Böylece hiç yemek yemeden ertesi günün orucuna başladı. Gün ortasında bayıldı. Bu, Resulullah’a haber verildi. Sahuru meşru kılan âyet nâzil oldu.
Peygamber aleyhisselâm, ehemmiyetini göstermek için, iftarda olduğu gibi, sahura da misafir davet ederdi. Mesela İrbad bin Sâriye’yi sahura çağırmıştır. ‘Bir yudum suyla da olsa sahur yapınız, onda bereket vardır. Sahur, oruca; gündüz uykusu da gece ibadetine destektir’ buyururdu.
Sahur, seher ile aynı köktendir. İmsak diye de bilinir; tutmak, kendini bir şeyden geri çekmek demektir. Şark semasında fecrin, yani güneşin ilk ışığının gözüktüğü andır. Bu andan itibaren oruç başlar. Sabah namazı vakti girmiş demektir. İhtiyaten biraz bekledikten sonra sabah kılınır. Zeyd bin Sâbit der ki: ‘Resulullah ile sahur yedikten sonra, elli âyet okuyacak kadar zaman geçti ve sabah namazını kıldık.’
 Eski Medine Çarşısı
Siyah İplik-Beyaz İplik
Ramazan’da siyah iplik ile beyaz ipliğin birbirinden fark edileceği zamana kadar yeyip içmeye izin veren âyet-i kerime gelince, Adiy bin Hatem, bir siyah, bir de beyaz iplik alıp, yastığının altına koydu. Gece bunlara bakıp ayırd edemeyince, oruç zamanını da bilemedi. Sabah vaziyeti anlatınca, Resulullah, ‘Senin yastığın enli ve uzunmuş’ diye latife etti.  Âyetin mecaz olup, siyah ve beyaz ipliğin, gece karanlığı ile gündüz aydınlığı mânâsına geldiğini söyledi. Nitekim âyetin sonunda ‘şafak sökene kadar’ ibaresi bunu ifade ediyordu.
Sahâbe-i kirâm, imsak ve iftarda ezana itibar ederdi. Bilâl Habeşî, önce; İbni Ümmi Mektum da sonra ezan okurdu. Hazret-i Peygamber, ‘İbni Ümmü Mektûm’un ezanını işitinceye kadar yiyin için’ buyurdu. Zira Bilâl’in ezanı uyuyanları uyandırmak içindi.
Kur’an-ı kerimde ‘Sonra orucu, geceye kadar tamamlayın’ meâlindeki âyeti, ‘Gece gelip, gündüz kaybolunca, yani güneş kaybolunca iftar edin’ şeklinde tefsir buyurdu.
İki sevinç
Resulullah aleyhisselâm, iftar etmeden ‘Ya Rabbi, senin rızan için oruç tuttum; sana inandım; sana güvendim; senin rızkın ile orucumu açtım. Ey mağfireti geniş rabbim! Beni, anne-babamı, zürriyetimi ve müminleri mağfiret buyur’ mealinde; iftardan sonra da ‘Susuzluk gitti; damarlar serinledi, sevap hâsıl oldu inşallah’ mealinde dua ederdi. ‘Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftarda, diğeri bu sevapla rabbine kavuştuğu zaman’ buyurdu.
Bir seferde, bazıları oruçlu idi; bazısı tutmuyordu. Sıcak bir günde konakladılar. Oruçlular yığılıp kaldılar. Oruçsuzlar çadırları kurdu; hayvanları suladı. Resulullah, ‘Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı!’ buyurdular. Oruçlu olduğu için, insanların kendisine gölge yaptığı birini görünce, ‘Seferde oruç tutmak, büyük bir dindarlık değildir’ buyurdu.
Resul-i Ekrem, Ramazan gecesi, yatsıdan sonra sahabeye 20 rek’at namaz kıldırmıştı. Sonra farz zannedilir de müslümanlar güç yetiremezler diye, bir kısmını yalnız kılmayı tercih etti. ‘Kim terâvih namazını inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır’ diyerek terâvih adı verilen bu namaza teşvik etti. Ramazan ayında Mescid-i Nebî’de bu günlerin şerefine daha çok kandil yakılırdı.

 Önceki Yazılar
21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

Diğer makaleler için tıklayınız...