Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
PARİS CAMİİ BODRUMUNDA BİR HALİFE CENAZESİ

06 Mart 2017 Pazartesi

“Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler...” Son halife Abdülmecid Efendi, sürgünde böyle haykırıyordu.

Halifeliğin kaldırılmasıyla yurt dışına sürülen Müslümanların 102. ve son halifesi Abdülmecid Efendi, ailesiyle İsviçre’e gelmişti. Ancak bir müddet sonra can derdine düştüler. Zira kaldıkları otelin masrafı haftada yüz sterlini aşıyordu. Sürgün edilirken eline 2000 lira verilmişti. Bu, birkaç hafta yetti. Halife ve ailesinin az bir zaman sonra beş parasız kalacağı muhakkaktı. Buna bir çare bulmak lâzımdı. Halifenin kâtibi Salih Keramet Bey, müslüman devlet sefirleri ile görüşmek üzere Paris’e gönderildi; ama bir netice elde edemedi.

 

Merhamet Oku

Bu arada gazete ve mecmualarda halifenin vaziyetine dair yazılar çıkıyordu. Bunlardan birini okuyarak, ailenin feci hâlini öğrenen Mısırlı Prens Ömer Tosun Paşa, derhal halifeye bir mikdar para gönderdi. Halife, bu paranın yarısını bankaya yatırdı; geri kalanını ise hânedandan muhtaç olanlara gönderdi. 10 Temmuz’da Haydarabad Nizâmı halifeye ayda 300 sterlinlik bir tahsisat bağladı. Bütün bu paralar İngiltere’nin kontrol ve limitine tâbi idi.

Halife, daha ucuz ve havası mutedil olan Güney Fransa’da Nice’e nakletti. Hükümet, halifenin hiçbir suretle siyasetle meşgul olmamak üzere sened imzalatarak izin verdi. Emperyalist siyasetleri sebebiyle İngilizlerden; Osmanlı Devleti’nin başına açtıkları iş yüzünden de Almanlardan hoşlanmayan Halife, Fransızlara karşı bitaraf dururdu.

 

Abdülmecid Efendi'nin Bağlarbaşı'ndaki köşkü. Şimdi Koç Holding'e ait golf klübüdür. Sağda Abdülmecid Efendi'nin Nice'de kaldığı Villa Carabacel

Çifte Düğün

Halife, burada kendisini tamamen ibâdete verdi. Ankara, halifeyi kontrol etmesi için yakında Marsilya konsolosluğu olmasına rağmen Nice’e bir konsolosluk açtı. Halife’nin câmi açılışı vesilesiyle Londra’ya gitme ve kralla da görüşme ihtimali işitilince, Ankara, İngiltere hükümetinin vize vermemesini resmen temin etti. Halife’nin Filistin seyahati de böyle engellendi.

Maiyetin kalabalık, masrafların çok olması; öte yandan hanedandan parasız olanlara para gönderilmesi, maddî sıkıntıya sebep oldu. Tam bu esnada imdada, güzel bir gelinlik kız hâline gelen Dürrişehvar Sultan yetişti. Dünyanın en zengin adamlarından Haydaradad Nizâmı Osman Âsaf Câh, oğullarından büyüğü olan Hidâyet’e Halife’nin 17 yaşındaki kızı Dürrüşehvar Sultan’ı, diğeri Şecâat’a da Sultan V. Murad’ın torunu 16 yaşındaki Nilüfer Hanımsultan’ı istedi.

Damat namzetleri, ne fizik, ne de âdetler bakımından kızların dengi idi. Ama emsalsiz güzellikteki iki kız, ailelerinin iyiliği için kendilerini fedâ ettiler. Dünyanın en eski ve itibarlı müslüman hânedanlarından biriyle akraba olarak, Nizâm ve ailesi, hem İngiltere, hem de Hindistan nezdinde itibar kazanmış olacaktı. 1931 senesinde, Nice’de evlenen iki prenses, Hindistan’a gittiler. Ankara, evliliği protesto ettiyse de; Londra, onu yatıştırdı.

 

Abdülmecid Efendi mecmua kapağında... Sağda Dürrişehvar Sultan

Direnişçiler

Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi, kızları Neslişah, Hanzâde ve Neclâ Sultanları, müslümanlarla evlendirebilmek ümidiyle, 1938’de Mısır’a hicret etti. Artık Melik Fuad ölmüş, yerine hânedana daha sıcak bakan Faruk geçmişti.

Aynı sene Halife de, Paris’e nakletti. Şimdi yalnızca umumî kütüphaneleri ziyaret etmek üzere evden çıkıyor; bir de Cuma namazı vesilesiyle Paris Câmii’ne gidiyordu. Burada sayısı fazla olan Kuzey Afrikalı müslümanlar kendisine çok alâka ve hürmet gösteriyorlardı.

II. Cihan Harbi başlayınca, Nizâm’ın verdiği tahsisat kesildi. 1943 Haziran’ında  Gestapo’nun elinden kaçan 7 Fransız mukavemetçi, Halife’nin evine sığındı. Bunları iade etmeyip, herşeyin karneye bağlandığı bir zamanda, yiyeceğini paylaştı.

Abdülmecid Efendi Paris Câmiinde

Son Uyku Medine’de

Almanlar Paris’i terkederken, 23 Ağustos 1944 sabahı Abdülmecid Efendi kalp sektesinden vefat etti. Arkasında bir mikdar da borç bıraktı. Cenazesi, Paris Câmii bodrumuna kondu. Ailesi, vasıyeti gereği kendisini İstanbul’da babası Sultan Abdülaziz’in yanına defnetmek istedi. Kızı Dürrişehvar Sultan, Berar Prensesi sıfatıyla İngiliz diplomatik pasaportuyla Türkiye’ye geldi.

Bu emsalsiz güzellikteki sultanın ziyareti, o zaman gazetelerde büyük sükse yaptı ve saltanat devrini özleyenler hâlâ hayatta olduğu için alâka ile karşılandı. Zamanın ricâli ile görüşen Dürrişehvar Sultan, müsbet netice elde edemedi ise de, vazgeçmedi.

Halifenin vefatından 6 sene sonra, 1950’de Demokrat Parti iktidarı kurulunca, yeni bir ümit doğdu. Başvekil Adnan Menderes’in tavsiyesiyle Dürrişehvar Sultan meclis dilekçe komisyonuna müracaat etti. İtiraz gelmediği takdirde talebi kabul edilmiş sayılacaktı. Ancak emekli bir amiralin itirazı üzerine talep reddedildi.

Aile hayal kırıklığı içinde, cenazeyi Medine-i Münevvere’ye götürüp 30 Mart 1954 tarihinde akşam alacakaranlıkta Cennetü’l-Bakî’a defnetti. Vehhabî inanışına göre kabir yaptırmak câiz olmadığı için, son halifenin mezarı da bugün belli değildir.

 Abdülmecid Efendi'nin hattı. (Nasrun minallahi... Fatih Câmii)

Usta Hattat

Abdülmecid Efendi, sarışın, mavi gözlü ve yakışıklı idi. Babası gibi gövdesi, bacaklarına nisbeten daha uzun olduğu için heybetli görünürdü. Kültürlü, mütevazı, nazik ve sempatik idi. Arapça ve Farsça’dan başka, iyi Fransızca, biraz Almanca ve İngilizce bilirdi. Geride 300 kadar yağlıboya tablo ve bir hayli eskiz bırakmıştır. Bunların bazısı dünya müzelerindedir. Usta bir hattattı.

İttihatçılardan çekindiği için olacak, popüler ve modern bir intiba uyandırmaya çalışır; herkese kendisini sevdirmek uğruna bazen mübalağalı davranırdı. Cemiyete rahatça girer çıkar; halka karışmakta beis görmezdi. Beyoğlu’nda alışveriş yaparken kendisini çok gören olmuştur. Avrupaî kültüre âşinâ olmakla beraber, Şark terbiyesine bağlı idi. Dindardı; beş vakit namazını hiç bir zaman bırakmazdı.

 Abdülmecid Efendi kütüphanesinde

Kim derdi ki…

1926’da Nice’de kendisini ziyaret eden Celâleddin Paşa’ya, “Bir gecede, apar topar hânedanımızın 600 yıl hükümran olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler!” demişti. Paşa, “İnşallah memleketinize bir vatandaş gibi dönersiniz” diyecek oldu. “Umar mısınız? Asla! Ölümüzü bile kabul etmeyeceklerdir. Hem baksanıza, hilâfetin değeri, hâlâ yerimize bir kimse düşünmedikleri ile anlaşılıyor. Belki de Osmanlı hânedanından sonra bu makama oturmaya kimse cesaret edemeyecektir” dedi.


 Önceki Yazılar
13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

Diğer makaleler için tıklayınız...