Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SON HALİFE SÜRGÜN YOLLARINDA

27 Şubat 2017 Pazartesi

Müslümanların son halifesi Abdülmecid Efendi’nin, vatanından sürgüne yollanırken son sözleri: “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” oldu.

  

                                                           Abdülmecid Efendi cuma selamlığında

3 Mart 1924’te Ankara meclisi aldığı bir kararla, İslâm tarihinin 13 asırlık müessesesi olan halifeliği kaldırdığını ilan ediyor; ayrıca 6 asırlık Osmanlı hanedanını da 7’sinden 70’ine yurt dışına sürüyordu.

Hanedana 15 gün müddet tanındığı halde, daha kanun yürürlüğe girmeden, halifenin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı, hemen kordon altına alındı. Telefonları kesildi. Hariçten içeriye girmek ve çıkmak yasaklandı. Vali ve polis müdürü saraya gelerek halifeye memleketi derhal terk etmesi emrini tebliğ etti.

Halife, bu zaman zarfında ailecek hazırlanamayacaklarını söylediyse de, aksi takdirde zorla götürüleceklerine dair üstü kapalı tehditlerle, bunun mümkün olmadığı kendisine anlatıldı. Halife, “Takdir-i hüdâya uymaktan başka ne gelir elden?” diyerek çaresiz boyun eğdi. Aile alelacele hazırlandı. Öyle ki birkaç bavul bile tedarik edilememiş; yanlarında götürmelerine izin verilen hususî eşyalar, yatak çarşaflarından yapılan bohçalara konulmuştu.

  

                           Abdülmecid Efendi Fenerbahçe takımını ziyaret ediyor... Sağda şehzâde iken..

Yahudi Müdür

Halife ve ailesi, o gece halkın tezahüratından çekinildiği için Sirkeci yerine, Çatalca’ya götürülüp oradan trene bindirildi. Edirnekapı’ya vardıklarında, gün ağarmaya başlamıştı. Çekmeceler’den sonra yol hayli meşakkatli bir hal aldı. Bozuk yolda otomobilin çamura saplanmaması için, jandarmalar, yol kenarından büyük taşlar toplayıp yola diziyordu. Ancak bir müddet sonra otomobiller iyice çamura saplanınca, halife ve maiyeti indirilip, çamurlara bata çıka yürütüldüler. Dipçik yememek ve hakaret görmemek için, sabırla yürüyen halife, bu hâle gözyaşları içinde katlandı.

Böylece öğleden sonra Çatalca istasyonuna gelindi. Burada enteresan bir hâdise vuku buldu. İstasyon âmiri, bir Yahudi idi. Habersiz gelen bu yüksek misafirleri, ağırlayacak münasip yer olmadığı için, kendi dairesine aldı. Orada çoluk çocuğu ile hizmette bulunmaya koyuldu. Abdülmecid Efendi teşekkür ettiği zaman da, “Atalarımız İspanyadan sürüldüğü zaman, zât-ı âlilerinin ecdadı, onları yok olmaktan kurtardılar. Size elimizden geldiği kadar hizmet etmek vicdan borcumuzdur” diyerek cevap verdi. Kendisine Müslüman Türk diyenlerin kapı dışarı ettiği halife ve ailesine, bir Yahudi Osmanlı vatandaşının hüsnü kabul göstermesi çok ibretlidir.

Kafilenin bineceği Simplon Ekspresi gece yarısına doğru istasyona geldi. Diğer vagonlardaki yolcular, merakla pencerelerden başlarını uzatıp, bu yüksek misafirleri seyrediyordu. Halife, trene binerken, polis müdürüne dönerek, “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” dedi.

  

         Soldan: Abdülmecid Efendi, oğlu Faruk Efendi (elinde kılıç) ve yaveri. Sarıklı resmi. Hemşiresi Nazime Sultan ile..

Siyaset Yasak!

Halife ve maiyetine, İsviçre vizeli tek yönlü pasaport verilmişti. İsviçre hududuna geldiklerinde, pasaport memuru, İsviçre vizesine rağmen, böyle ehemmiyetli bir şahsiyeti, üstlerine sormadan içeri kabul edemeyeceğini söyledi. Tren, bu sebeple hudutta bir hayli bekletildi. Nihayet Bern’den müsbet cevap geldi ve tren yoluna devam etti. Kafile, 7 Mart’ta Leman Gölü kıyısındaki Territet kasabasına vardı. Burada trenden inildi ve Büyük Alp Oteli’ne yerleşildi. Otel idaresi tarafından kapının yanındaki direklere İsviçre ve Osmanlı bayrakları çekildi.

Çok geçmeden kasaba, gazetecilerle doldu. 9 Mart’ta halife, dünyaca meşhur L’Illustration mecmuasına ayaküstü bir-iki dakikalık bir mülakat vermeyi kabul etti. Halife, milletini çok sevdiğini; iki asırlık geri kalmışlığı, iki senede ortadan kaldırmaya kalkıştıklarını; tabiatın arada bir dinlenen gidişine, milletlerin de ilerleme faaliyetinde uymaları gerektiğini söyledi. Halifenin, sürgün kararının kalkacağını umduğu için, Ankara hakkında menfi sözler söylemedi. Bu arada dünyanın her tarafından telgraflar yağıyor; dünya müslümanları, halifeliğin kaldırılmasından duydukları teessürü ifade ediyorlardı.

11 Mart’ta Halife, dünya haber ajanslarının muhabirlerini çağırtarak bir beyanatta bulundu. Ankara’nın kararının yersiz ve yolsuz olduğunu; sadece Türklerin değil, bütün müminlerin müşterek dinî ve tarihî müessesesi olan halifeliğin tek taraflı bir kararla kaldırılamayacağını; halifeyi parlamentodaki halk temsilcilerinin seçtiğini; ahde sadakatsizlik olarak gördüğü bu kararı hükümsüz addettiğini söyledi ve bütün müslümanları, bir hilâfet şûrâsı toplamaya davet etti.  Bu beyanattan 4-5 gün sonra, İsviçre hariciyesi şark şubesi müdürü otele gelerek, beyanatının Türk hükümetince fena karşılandığını ve İsviçre hükümetinden halifenin siyasî faaliyetlerine izin verilmemesinin istendiğini bildirdi.

 

                               Abdülmecid Efendi ve maiyeti. biraderi Şevket Efendi ile çocukluk hatırası...

Sembolik Halife

Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in oğludur. Öldürülen amcasının yâdigârını çok seven Sultan II. Abdülhamid, kendi çocukları ile beraber büyüttü. 1918’de Sultan Vahîdeddin’in cülûsu üzerine veliahd oldu. Yunan Harbi esnasında Ankara’yı destekledi. Hatta oğlu Ömer Faruk Efendi’yi Ankara’ya gönderdi ise de, telaşa düşen Ankara, binbir zorlukla İnebolu’ya gelen şehzâdeyi yarı yoldan geri gönderdi.

Saltanatın kaldırılması üzerine, Ankara tarafından sembolik olarak halife seçildi. Hânedanın selâmeti için istemeyerek de olsa kabul etti. Kendisine tahsis edilen ve ödenmesi sık sık aksayan düşük bir maaş ile yaşamaya başladı. Cuma selâmlığına çıkmak ve bazı heyetleri kabul etmekten başka işi yoktu. Günlerini kitap okumak ve resim yapmakla geçiriyordu. Halkın kendisini hâlâ devlet reisi olarak görmesi, Ankara’yı; dünya Müslümanlarının teveccühü ise Londra’yı endişelendiriyordu. Gazeteler, aleyhte neşriyat yaparak, şartları hazırladı. Nihayet korkulan oldu.

Bundan sonra olup bitenleri başka bir yazıda ele alalım inşallah…


 Önceki Yazılar
25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

Diğer makaleler için tıklayınız...