Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
TÜRKLER VE MUMYACILIK

07 Kasım 2016 Pazartesi

Eskiden Türkler de ölülerini mumyalardı. Ancak, zannedilenin aksine, ölünün iç uzuvları çıkartılmazdı. Bir takım usullerle kurutulan cesed, asırlar boyu bozulmadan kalırdı.
Mumya, Farsça, bitüm (zift) mânâsına geliyor. Sonra bu madde ile tahnit edilmiş cesed mânâsına ve mûmiyye şeklinde Arapça’ya geçmiş. Buradan da Yunanca’ya, sonra da Fransızca (momie) ve İngilizce’ye (mummy). Lisanımızda cesedin muhafazası için yapılan muameleye ekseri tahnit denir. Tabirin kökü olan hanût, cenâze teçhizinde saç ve sakal arasına konan, çürümeyi geciktirici kokulu bir maddedir. Sandal, kâfur ve sair nebattan mürekkeptir.

Güney Türkistan'da bulunan eski Türklerden kalma bir çocuk mumyası
Ölümden sonra hayat
İslâmiyette ölünün uzun zaman çürümemesi makbuldür. Bunun için yıkandıktan sonra ıslaklık bırakılmaz. Rutubetten uzak, kuru ve derin bir mezara gömülür. İstanbul gibi toprak nemli veya gevşek olursa, tabut ile gömmek iyi olur. Ölü yıkanırken kullanılan sidr (köknar ağacı) ve kâfur gibi maddeler, haşeratı uzaklaştırarak çürümeyi geciktirir. Buna rağmen müslüman beldelerinde hiç çürümemiş cesetleri, gömüldüğü toprak ve iklim ile izah etmek mümkündür.

Eski Türklerden kalma 3800 yaşındaki mumya, Güney Türkistan
Bunun için bilhassa Türkler arasında, bilhassa ileri gelenlerin ölülerinin tahnit edilmesi an’anesi vardır. Âhiret hayatına inanan Hunlar, mühim şahsiyetleri zâtî eşyası, silahları, hatta atları ile beraber kendilerince tahnit edip, bozulmaya dayanıklı mıntıkalarda (kurganlara) gömerlerdi. Bu an’aneyi takip eden Selçuklulara ait bazı bozulmamış cesedler yakın zamanda bulunmuştur. Hatta Selçuklularda mumyalama için vakıf bile kurulmuştur. Kayseri’de Melik Gazi, Kemah’ta Melik Mengücek, Kastamonu’da Aşıklı Baba, Harput’ta Arap Baba, Niksar’da Sungur Bey ve Konya’da Sahib Ata türbelerindeki mumyalı cesedler, bu devirden kalmadır.
    
Kemah Sultan Melik Türbesi                      Kayseri Melikgazi Türbesi
Bunun antik çağdaki mumyalama ile alakası ve benzerliği yoktur. Yakın zamana kadar devam etmediği için, nasıl yapıldığı hakkında fazla malumata da sahip değiliz. Acaba ölünün ahşâsı (iç uzuvları) çıkarılarak ayrı bir yere gömülüp; sonra cesedi mumyalanıyor muydu? Halbuki İslâmiyet, cesedin bir özür olmadan kesilip biçilmesine izin vermez. Hadis-i şerifte, “Ölünün kemiğini kırmak, dirininkini kırmak gibidir” buyuruldu.
Cenaze katı
İslâmiyet, ölümün kati bir şekilde gerçekleştiği anlaşıldıktan sonra, ölünün fazla bekletilmeden hemen gömülmesini emreder. Ancak tarihî şahsiyetlerin defninin bir takım zaruretlerle geciktiği ve başka yere nakledildiği vâkidir. Bizanslı tarihçi Dukas, Edirne’de vefat edip ölümü 40 gün gizlenen Çelebi Sultan Mehmed’in iç organlarının önceden Edirne’ye gömüldüğünü ve bir mirra (reçine) ile ovulan bedeninin sonradan Bursa’ya nakledildiğini söyler.
Venedikli seyyah Angiolello da Fatih Sultan Mehmed’in saraydan uzak vefat eden oğlu Mustafa’nın cesedinin açılıp iç uzuvlarının çıkarıldığını, içinin bal ve pişmiş arpa ile doldurulduktan sonra ziftle sıvanmış bir tabuta yerleştirildiğini, iç uzuvlarının ise yıkandıktan sonra tuz dolu bir kutuya konduğunu anlatır. Sultan II. Murad’ın, kendisinin toprağa gömülmesine dair vasiyeti, acaba mumyalamaya karşı bir reaksiyonun eseri midir? Nitekim iki katlı Selçuklu ve Osmanlı türbelerinde, ölünün çürümesini önlemek için küçük pencere ve ızgaralarla ava cereyanının temin edildiği cenâzelik (crypta) denilen alt kata cesed konur.
Fatih Sultan Mehmed, bir sefer esnasında Gebze’de vefat etmiş; cenazesi Şehzâde Bayezid’in gelişine kadar 15 gün kadar bekletilmek mecburiyetinde kalınmıştı. Baltacılar kethüdası Kâsım’ın yazdığı ve Topkapı Sarayı arşivindeki bir vesikada şöyle diyor: “Ol halde hünkâr vefat müteveffâ oldu; üzerimde üç gün üç gece mum yanmadı. Vardım, kapıcılar kethüdasına söyledim. Ol dahi İshak Paşa’ya söyledi. Emreylediler, mum yaktım. Râyihası ucundan kimse yanına varmadı. Ben fakir, usta ile bilece içini ayırtladım.” Bazısı, Sultan Fatih’in cenâzesiyle alâkalı olduğu düşünülen vesikayı yanlış okuyup, padişahın cenâzesinin hengâmede unutulduğunu; üstelik kokuşup kimsenin yanına varamadığını bile söylemişti. Halbuki 3 gün 3 gece mum yakmayan Kâsım’dır; sebebi de üzüntüsüdür.  Ayırtlamak, yıkamak demektir. Tütün çubuğu, kuyu ayırtlanır. Kâsım’ın yaptığı, iç uzuvlarını çıkartmak değil; tekniyye yoluyla bağırsaklarını temizlemektir. Râyiha ise, ölünün değil, na’şa tatbik edilen güzel kokulardır.
 
    
Sultan I Murad'ın Kosova'daki meşhedi                     Zigetvar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın muvakkat kabri
İç uzuvlar meselesi
Evliya Çelebi, kendisinden bir asır evvel vefat eden Kanuni Sultan Süleyman’ın ahşâsının [iç uzuvlarının] çıkarılıp, Zigetvar’a bir yüksek tepede gömüldüğünü; cesedin ise, misk, amber ve tuz ile salamura şeklinde mumyalandığını anlatır. Gelibolulu Âli de cesedin balmumu sıvalı misk ve amber emdirilmiş temiz kumaşla örtülüp götürüldüğünü; ahşâsının ise gizlice Zigetvar’ın karşısına gömüldüğünü söyler. Halbuki bu sefer sırasında orada bulunan tarihçi Selânikî, bu mevzuda ağzını bile açmaz. İşin esası şudur: Sultan Kanuni’nin cesedi, babası Sultan Selim gibi, gizlice çadırın altındaki muvakkat mezara gömülmüştür. Nitekim Selânikî, Peçevî ve Müneccimbaşı böyle söyler.

Mısır'da mumya satıcısı, 1875
Bir yaz günü Edirne’de vefat edip cenazesi İstanbul’a getirilen Sultan II. Süleyman’ın na’şının nasıl tahnit edildiği ve kullanılan maddeler arşivde saklanan bir vesikada anlatılmıştır. Şu halde padişahların iç uzuvlarının çıkarıldığını söylemek, doğruluğu ispatlanamayan bir bilgiyi tekrarlamaktan başka bir şey değildir. Dukas ve Angielello’nun sözleri de, antik çağ mumya tekniğine ait bilgileri çerçevesinde bir yakıştırma olsa gerektir. Mısır’da tahsil görmüş Konyalı tabib Hacı Paşa, 1380’de kaleme aldığı Şifâü’l-Eskâm kitabında mumyalama tekniğini uzun uzun anlatır; ama iç organların çıkarılmasından söz etmez.
Tahnit, mumyalama değildir. Cesede, çürümeyi geciktirici maddeler tatbik etmektir. Bazen de cesed buz içine yerleştirilir. Modern tahnit usullerinden de anlaşıldığına göre, Türkler, ölünün iç uzuvlarını çıkartmıyor; ancak cesedin kurumasını temin için bir takım usuller tatbik ediyorlardı. Cesed kuruyor; taaffün etmiyor; kuru ve havasız bir yere defnedilerek de uzun yıllar muhafazası temin olunuyordu. Bal, cesedi koruyucudur. Suçluların kesik başları, teşhis için içi bal dolu kıl torbalarda taşınırdı.
 
Niğde müzesindeki çocuk mumya
İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde Fenike Kralı Tabnit’e ait bir mumya vardır. Amasya Müzesi’nde XIV. asırdan kalma 6 mumya vardır. Bunlardan biri İlhanlı Vâlisi Hülagu’nun torunu Anadolu komiseri Cumudar’ın, diğeri İlhanlıların Amasya Emiri İşbuğa Noyan’ındır. Diğerleri Selçuklu veziri Pervâne ile câriyesi ve biri erkek iki çocuğuna aittir. İlk ikisi Burmalı Minare bitişiğindeki türbeden; diğerleri Fethiye Câmii mahzeninden 1925’te alınmıştır. Selçuklu mumyaları açılıp hava ile temas edince bozulmaktadır. Kemah’ta Melik Mengücek’e ait mumya 1110’dan 1926 senesine kadar aynı iken; 3-5 kuruş için gelene gösterildiğinden bozulmuş haldedir.

 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...