Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDİN DEVÂSI VAR!

09 Mayıs 2016 Pazartesi

Şark dünyasında eskiden beri tıb ileri; tabiblik mesleği de revaçtaydı. Müslüman doktorlar, VII. Asırda göz ameliyatları yapardı.

 

14 Mart 1827 yılında Sultan II. Mahmud Osmanlı ülkesinde Avrupaî usuldeki ilk tıp fakültesini kurdu. Kuruluşu, her sene Türkiye’de tıp bayramı olarak kutlanır. Peki daha önce şark dünyasında ve Osmanlı ülkesinde tıp fakültesi yok muydu?

Usta-çırak

Dinin, tedavi olmak istikametindeki emir ve tavsiyeleri, müslüman âleminde tıb ilminin oldukça gelişmesine yol açmıştır. Hazret-i Peygamber, Allah’ın ölümden başka her derdin devasını yarattığını; insanların bunu aramaları gerektiğini söyler. İlim, beden ve din bilgisi olmak üzere iki tanedir” sözü da hadis-i şeriftir. İlimler içinde en lüzumlusu, ruhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sıhhat bilgisidir, manasına gelen bu sözle, herşeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lâzım geldiği söyler. Beden bilgisinin, din bilgisinden önce öğrenilmesini emreder. Çünki bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir.

Bugün de modern tıbbın, hijyen ve terapi olmak üzere iki kısmı vardır. İnsanları hastalıklardan korumak, sağlam kalmağı temin etmek, tıbbın birinci vazifesidir. Hasta insan, iyi edilse de, çok kere, arızalı kalır. İşte İslamiyet, tababetin birinci vazifesi olan hijyene, yani hasta olmamaya öncelik vermiştir.

Roma İmparatoru Heraklius’un Medine’ye Hazret-i Muhammed’e gönderdiği hediyeler arasında bir de tabib vardı. Tabib, günler geçip de kendisine kimse gelmeyince, peygambere müracaat etti. Hazret-i Peygamber, temizliğe ve az yemeye dikkat edenin, kolay kolay hastalanmayacağına dikkat çekti. Hiç kimse ölümden kurtulamaz. Fakat o zamana kadar sıhhatini koruması şarttır. Peygamberin bu istikametteki tatbikatı, tıbb-i nebevî adıyla bilinir. Buna dair nice kitaplar yazılmıştır.

 

Tıbbın öncüleri

Müslüman Şark dünyası, modern tıbbın öncülerini de yetiştirmiştir. Avrupa’da Razes diye bilinen müslüman tabib Ebu Bekr er-Râzî (864-925), bugün Tahran yakınlarındaki Rey şehrinde doğdu. Bağdad’da tıb tahsil etti. İlaçlar ve kimya üzerine çalıştı. Tıb ilminde yüze yakın eseri vardır.  Göz ameliyatlarında mütehassıs idi. Hazret-i Peygamber’in kız torunu Sükeyne’ye katarakt ameliyatı yapmıştır.

Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan ve Avrupalıların Alhazem dediği İbn Heysem (965-1039), Basra’da doğmuş; Mısır’da vefat etmiştir. Matematik, fizik ve tıb ilminde yüze yakın kitabı vardır. Bunların çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Batı’da Avecenna diye tanınan İbn Sina’nın (980-1037), el-Kanun adlı eseri asırlarca tıb fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. 1066’da ölen Müslüman cerrah Amr bin Abdurrahman el-Kirmânî, Endülüs hastanelerinde ameliyat yapardı.

Türkistanlı din âlimi İbnü’n-Nefs (1210-1288), aynı zamanda doktor idi. Tıb ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, bu ilimde kıymetli birer kaynaktır. Akciğerlerdeki kan dolaşımının şemasını ilk çizen budur. Orta çağda, büyük tıb âlimleri, yalnız Müslümanlardı; Avrupalılar Endülüs’e tıb tahsiline gelirlerdi. İspanya Kralı VI. Alfonso’nun Toledo’da kurduğu tercüme mektebi, Arap âlimlerin tıbba dair nice kitabının Latince ve Avrupa lisanlarına tercümesini temin etti. Müslüman tıbbı, bu sayede Avrupa’ya yayıldı.

Osmanlı âlimleri de bu vâdide çok çalışmışlardır. Herkesin tasavvufî hikmetleriyle tanıdığı Akşemseddin, tabib idi. Çiçek aşısını bulanlar, Türklerdir. Jenner, bunu Türklerden öğrenerek 1796’da Avrupa’da tatbik etti ve haksız olarak ‘Çiçek aşısını bulan kimse’ ünvanını aldı. Halbuki o zamanlar Avrupa’da insanlar çiçek hastalığından kırılıyordu. Fransa kralı XV. Louis 1774’de çiçekten ölmüştü. Napoléon, 1798’de Filistin’deki Akkâ’yı muhasara ettiği zaman, ordusunda veba zuhur etti. Çaresiz kalınca, düşmanı olan Osmanlılardan yardım istedi. Türk tabibler hastaları tedavi ettiler.

 

Popüler meslek

Anadolu’da Selçuklular devrinden beri ciddî tıp müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıp fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıp tahsili görmek isterse bir hastaneye intisap eder; burada bir tabibin yanında, usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir.  Ortaçağ ve Yeniçağ’da dünyanın her yanında tabiblik mesleği, bu şekilde ve hastanelerde öğrenilmektedir. Gustave le Bon “Arap hastaneleri, bugünki hastanelerden daha ileri sıhhî şartlara sahipti. Su ve hava, her yana kolaylıkla dağıtılıyordu” der ve Salerno Hastanesini örnek gösterir.

Tedavi edilen hastanın sonra geçireceği nekahat devresi de çok mühimdir. Bu devrede hasta hem istirahat etmeli, hem tıbbî müşahade altında tutulmalı, hem de kuvvetli ve perhize uygun yemekler yemelidir. Bunu da her hastanın yerine getiremeyeceği tabiidir. Bu sebeple Osmanlı ülkesindeki her hastanede, hastaların nekahat devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastaneler, zengin Müslümanlar tarafından yaptırılır; her çeşit masrafları da zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi.

 

                                                     Sultan II. Bayezid Dârüşşifası-Edirne Sağlık Müzesi

İçine şeytan girmiş

Akıl hastaları, tarihin ilk devrelerinde bazı cemiyetlerde içine şeytan girmiş tehlikeli kimseler olarak görülür; çoğu zaman yakılarak öldürülür veya zincire bağlanarak tecrid edilirdi. Dünyada akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bimaristan denilen hususi hastanelerde tedavi altına almışlardır. Burada hem beyin ameliyatları ve şok tedavileri yapılmış; hem de telkin, meşguliyet, musiki, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılmıştır. Bîmâr, Farsça ‘hasta’ demektir. Daha çok akıl hastaları için kullanılır.

Psikolojik rahatsızlıkların, umumiyetle insanın meşguliyeti ve gayesinin bulunmamasından kaynaklandığına inanıldığı için; hastanın bir işle meşgul edilmesi önde gelen bir tedavi metodu idi. Ayrıca insanın kaybettiği muhakemeyi, matematikten çıkma bir ilim olan musikideki ahenk vasıtasıyla yeniden kazanacağı düşünülmüştür. Psikolojik rahatsızlıkların çeşidine göre, Türk musikisinin çeşitli makamlarıyla tedavi edilmesi eski bir gelenektir. Nitekim kullanılması mahzurlu nice şeylere, tedavi için cevaz verilmektedir.

Haleb’de Arguniyye Bimarhanesi ve Edirne’de Sultan II. Bayezid Dârüşşifası bugün hâlâ bir müze olarak ayaktadır. Burada akıl hastalarına tatbik edilen tedavi usulleri üzerine materyaller görmek mümkündür. Sultan III. Murad’ın annesi Nurbanu Vâlide Sultan’ın 1582’de Üsküdar’da yaptırdığı Toptaşı Bimarhanesi, yıllarca hizmet verdikten sonra 1924 senesinde psikiyatr Mazhar Osman Bey’in gayretleriyle Bakırköy’e taşınarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi adını almıştır.

 

                                     Toptaşı Bimarhanesi. Kadınlar (solda) ve erkekler (sağda) kısmı


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...