Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
HAREM AŞK YUVASI DEĞİL, BİR MEKTEP İDİ...

14 Mart 2016 Pazartesi

 

Harem, kızlara lüzumlu ve faydalı malumatın verildiği, görgü kazandırıldığı bir irfan yuvasıdır. Avrupa elitlerinin kızlarını gönderdiği leydiler mektebinin bir benzeridir.

Şehirde olsun, köyde olsun her Osmanlı evi, harem ve selâmlık olmak üzere iki kısımdan teşekkül eder. Harem, harımların yaşadığı ve sadece bu kadınların mahremi olan erkeklerin girebildiği kısımdır. Selâmlık ise, erkek misafirlerin ağırlandığı yerdir. Harem tabiri, hürmet, mahrem, haram kelimeleriyle aynı köktendir. “Yabancıların girmesi haram olan yer” demektir.  Sarayda da harem bulunur. Burası padişahın rezidansıdır. Padişah ve şehzâdeler, anneleri, hanımları ve çocukları ile beraber burada yaşar. Her evde olduğu gibi harem-i hümâyunda da hizmet etmek üzere câriyeler de vardır.

Sarayda terbiye edilemeyen...

Saraya alınan câriyelere, önce ciddi bir tahsil ve terbiye verilir. Oturmasını, kalkmasını, konuşmasını, dinî bilgileri, okuyup yazmayı, hesap yapmayı, dikiş dikmeyi öğrenir. Sarayın içinde yer alan, zeki ve istidatlı gençlerin devlet adamı olmak üzere yetiştirildiği Enderun kadar sistemli olmasa da, burası bir mekteb-i duhterân, yani kızlar mektebidir. Bugünki mektepler gibi düşünülmemelidir. Kızlara lüzumlu ve faydalı malumatın verildiği, daha mühimi görgü kazandırıldığı bir irfan yuvasıdır. Avrupa elitlerinin kızlarını gönderdiği leydiler mektebinin bir benzeridir.  Kızın saraya elverişli olup olmadığı da burada belli olur. “Sarayda terbiye edilemeyen, hiç bir yerde edilemez” sözü meşhurdur. Terbiye kabul etmeyen kız, sarayda bir an bile tutulmaz; hemen çıkarılır. Sarayda edeb ve teşrifat her şeyin önünde gelir. Edebinde, konuşmasında, ibadetinde eksiklik görülen biri sarayda barınamaz.

Tahsil ve terbiyesini tamamlayan acemi câriyeler, yerine ve ihtiyaca göre haremin muhtelif dairelerinde, hazinedar, çeşnigir, çamaşır, ibrikdar, berber, kahveci, kilerci, kutucu, külhancı, vekil, kethüdâ, kâtibe ve hastalar ustasının her birinin maiyetinde hizmet eder. Câriye oldukları halde, kendilerine yevmiye ödenir. Ayrıca muayyen zamanlarda muntazam hediyeler verilir. Ancak masrafları olmadığı için bunu biriktirir, hayır ve hasenatta kullanırlar.  

Muayyen bir zaman sonra, enderun tahsilini bitiren gençlerden münasip biriyle evlendirilerek ‘çırak edilir’. Evlenerek saraydan çıkmış olan hanımlar, zarafet ve kültürleriyle halka rol modeli teşkil eder. Böylece saray terbiyesi, saraylılar vasıtasıyla halka yayılır.

Evlenmek istemeyenler, sarayda kalıp terfi eder. Kalfalığa, nihayet ustalığa yükselebilir. Her dairenin kalfa ve ustası vardır. Bunların üst rütbeli ve nüfuzlusu, hazinedar ustadır. Valide sultan haremin başı ise de, hazinedar usta onun muavini, hatta haremin fiilî reisidir. Padişahın 4 mühründen biri hazinedar ustada bulunur. Maiyetinde 20 kadar hazinedar vardır. Bunları padişah seçer. Padişahın hususi dairesindeki hizmetini görür; emirlerini yerine getirir; mesajlarını iletir; merasimleri tanzim ederler. Gece de nöbetleşe vazife yaparlar. Her gerektiğinde padişahın huzuruna teklifsizce girebilen ender şahsiyetlerdendir.

 

Ciddiyet..

Kanunî Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu ve Balkan beyliklerinden kız alan Osmanlı padişahları, zamanla bunların ortadan kalkmasıyla, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Bunun sebebi, câriyelerin, saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlar olması; ayrıca bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmek arzusudur.

Saray dışında yetişmiş bir kız, ne kadar iyi olursa olsun, saraya adapte olamaz. Saray âdetlerine uymak, buradaki zahiren şatafatlı, ama esasında zor hayata katlanamaz. Ayrıca padişahlar, Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istememiştir. Bir de çok çocuğun dünyaya gelmesi, hânedanın bekası için lüzumludur. Câriyelerle yapılan evliliklerde, bu risk çok azdır. Çünki câriye ile evlenmede, hür kadınlarda olduğu gibi bir üst limit yoktur.

Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aittir. Bunları kendi dairesinde hususi terbiye eder. İcab ederse dışarıdan hocalar getirtilir. Valide sultan dairesi, acemi câriyelerin mektebinden daha üst seviyede tahsil ve terbiye verir. Şiir ve edebiyat, dini ilimler ve tarih öğretilir. Bunlar tahsilini bitirince, padişah veya şehzâde ile evlenir.

Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan eder. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildir. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Bununla beraber Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, harem halkı ve câriyeler şer‘î tesettüre dikkat ederek, tam ferace ile sokağa çıkarlar; haremağaları da bunlara refakat ederdi.

İnsanlık icabı saraydaki câriyeler arasında kıskançlık cereyan edebilir. Ancak çok iyi yetiştirildikleri için buna her zaman hazırlıklıdır. Kıskançlık tabiî olmakla beraber, sarayda ayıp karşılanırdı. Câriyeler birbirine ‘hemşire’ veya ‘yoldaş’ diye hitap ederdi. Saray ile dışarının irtibatını da hadım zenci harem ağaları temin eder. Hareme odun alınacak, doktor gelecek, câriyeler mesireye çıkacak, bunlar hep harem ağasının mesuliyeti ve nezâreti altındadır.

 

Gönül bu...

İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllıydı. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harp ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı’nın esir alıp İstanbul’a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. XIX. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler ekseriyetteydi. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu’ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi.

Sadece harem-i hümâyunda değil, Beyhan Sultan, Hadice Sultan, Âdile Sultan, Sâliha Sultan, Cemile Sultan gibi padişah kızlarının haremleri de, yüksek meziyetli câriyelerin yetiştirildiği birer mektep gibiydi. Sultanların, kendi kızları gibi yetiştirdiği bu câriyelere gönlünü kaptırıp evlenen padişah ve şehzâdeler vardır.

Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi âhenkli isimler verilir. Hepsi güzel ve zeki hanımlardır. Güzel okuyup yazar; Kur’an-ı kerim ve ilmihaline vâkıftır; namazlı niyazlıdır; dikiş-nakışta mahirdir; edebiyattan anlar; şiir yazar; çok nâzik ve vakurdur; oturmasını kalkmasını iyi bilir ve güzel konuşur.

Son zamanlarda harem halkının çoğu Fransızca konuşup okuyabilirdi. Ecnebi moda mecmualarını bu lisanı bilen bir câriye okuyup tercüme eder; harem halkının fotoğraflarını, bu işi öğrenmiş bir başka câriye çekerdi. Padişah haremini tanıyanlar ve son zamanda sarayı ziyaret eden ecnebi misafirler hayranlıklarını gizlememişlerdir.

 


 Önceki Yazılar
11.12.2017 - GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS

04.12.2017 - ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ

27.11.2017 - KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ

20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

Diğer makaleler için tıklayınız...