Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
ŞEYH SAİD: ÂSÎ Mİ? KAHRAMAN MI?

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Resmî beyana göre İngiliz ajanı gerici ve bölücü bir hâin; Kürtlerin çoğuna ve bazı dindarlara göre idealleri için canını feda etmiş bir kahraman, hatta bir evliya.... Yakın tarihin bu münakaşalı şahsiyetinin idamı üzerinden 90 sene geçti. Ama mezarı bile belli değildir.

13 Şubat 1925 tarihinde Diyarbekir’in Piran adlı köyünde cereyan eden bir aşiret düğününde, bazı jandarma askerlerinin kadınlara laf atması üzerine galeyana gelen gençlerle askerler arasında kavga çıktı. Karakol kumandanı, aşiretin reisi pozisyonundaki Şeyh Said’den hâdisenin fâillerini teslim etmesini istedi. Bunlar, aynı zamanda asker kaçağı idi. Şeyh, düğün sebebiyle bütün aşiretlerin burada olduğunu, hâdise çıkmasından korktuğunu; düğünün bitmesi üzerine istedikleri kişileri teslim edeceğini bildirdi. Bu tavrı, isyan olarak değerlendirildi.

  

                         Şeyh, yakalandıktan sonra (sağda) ve idamından bir saat evvel (solda)

Doğu elden gidiyor!

Basit bir zâbıta vak’asının böylece büyütülmesi üzerine isyancı pozisyonuna düşen Şeyh Said, artık geri dönülemez bir yola girdiğini görünce, işi ciddiye aldı. Bir sene önce Ankara hükümeti tarafından kaldırılan halifeliği ihya misyonu ile müttefikler toplamaya girişti. Bazı Kürt aşiretleri ve âlimleri kendisine destek verdi; bazıları sonradan desteğini çekti veya para ile elde edildiler. Bazıları ise geri durdu. Nitekim zaman zaman Şeyh Said ile karıştırılan meşhur Said Nursî, Ankara’nın tarafında yer almış; ‘Hükümet askerine silah çekilmez’ diyerek devletten yana tavrını koymuştur.

Şeyh Said, kendisine katılanlarla beraber 16 Şubat 1925 tarihinde harekete geçti. Birkaç koldan ilerleyip, üzerlerine gönderilen orduları da mağlup ederek Genç, Çapakçur (Bingöl), Maden, Siverek, Varto ve nihayet Elaziz’i düşürdü. Hükümetin örfî idare ilan etmesine rağmen, 10 bin kişilik bir kuvvetle Diyarbekir kuşatıldı. Halkın yardımıyla şehre girildiyse de, geri püskürtüldü. Sultan Hamid’in Suriye’de sürgünde yaşayan ve hiç bir şeyden haberi bulunmayan oğlu halife ilan edildi.

Ankara’nın zaferinden sonra kapatılan Kürd Teâli Cemiyeti’nin yerini alan Azadi adlı gayrı resmî Kürt cemiyeti, Şark’ta aynı zamana denk gelen bir isyan çıkarttı. Şeyh Said’in bu cemiyetle bağlı yoktu; ancak kayınbiraderi ve Cibran aşireti reisi albay Halil Bey, Kürt milliyetçilerindendi. Bu sebeple Cibran aşiretinin desteklediği Şeyh Said hâdisesi, Kürtçü bir ayaklanma zannedilmiştir. Üstelik Şeyh, Zaza idi.

O sıralar hükûmetin icraatlarından şikâyetçi olan bir kitle, Ankara kahramanlarının yer aldığı, cumhuriyetçi, fakat liberal Terakkiperver Fırka etrafına kümelenmişti. İstanbul gazeteleri de hükümeti alabildiğinde tenkit ediyordu. Ortalığı teskin için, partinin kurucusu Fethi (Okyar), başbakanlığa getirilmişti. Fethi Bey, hâdisenin örfî idare (sıkıyönetim) ile çözülebileceğini söyledi ise de, siyasî rakipleri için bu bir fırsattı.

Fethi Bey vazifeden alınarak, İnönü 3 Mart’ta tekrar iktidara getirildi. Ertesi günü Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkararak sert tedbirler aldı. Bazı aşiretlerin elde edilmesiyle, 26 Mart’ta isyancılar bozguna uğratıldı. Bir yakınının ihbar ettiği Şeyh, 25 Nisan’da Varto yakınında yakalandı.

  Şeyh, Diyarbekir hapishanesinde

İdamlar aylarca sürdü

Hukukçu olmayanların vazife yaptığı, kararlarının temyizi bulunmayan; hukuk ve adalet gibi mefhumlardan tamamen ârî, politik mahkemeler (İstiklal Mahkemeleri) devreye girdi. Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi, gerçekten Kürt milliyetçisi olan birkaç kişiyi beraat ettirirken, 63 yaşındaki Şeyh Said’i 28 Haziran 1925’de Kürtçülük ithamıyla idama mahkûm etti; hüküm, 20 Eylül 1925’de infaz edildi. Cesedi Dağkapı’da askerî mıntıka içinde meçhul bir yere gömüldü.

Hâdiseyle alâkası bulunmayan, ama Kürtçülüğün ideologlarından olarak görülen Seyyid Abdülkâdir ve oğlu da İstanbul’daki evlerinden alınarak Diyarbekir’e götürüldüler ve 27 Mayıs’ta Ulu Câmi önünde asıldılar. İdamlar aylarca sürdü. 500’e yakın kişi asıldı. Harekât mıntıkasındaki köyler bombardıman edildi; isyanla doğrudan alâkası bulunmayan binlerce kişi öldü. Seyyid Abdülkâdir ve Şeyh Said’in aile ve aşiretleri dağıtıldı.

 

O zamanlar henüz petrol havzası Musul’un Türklere mi, İngilizlere mi ait olacağı hususu karara bağlanmamıştı. Ankara, gerektikçe Kürtçü veya şeriatçı olarak lanse ettiği isyanın, Türk ordusunun Musul’a girişini engellemek için İngilizler tarafından çıkarıldığını veya desteklendiğini iddia etti. Halbuki Musul’dan Lozan’da vazgeçilmişti. Öyle bile olsa bu tavizde amme efkârına karşı Ankara’nın elini kolaylaştırmıştır.

Halbuki Şeyh Said isyanı, basit bir zabıta vak’ası ile başlayan, yani uzun uzadıya planlanmış olmayan dinî bir isyandır. Şeyh, mahkemedeki müdafaasında da hep bunu vurgulamıştır. İdealize ettiği devletin başında bir Türk şehzâdesini görmeyi istemiştir. O zamanki bazı ulema, Şeyh Said’i davasında haklı bulmakla beraber, alt edemeyeceği bir güce karşı isyan ettiği için tenkit ederler. Nitekim İslâmiyet, insanın kendisini tehlikeye atmasını ve kendisinden güçlü düşmana saldırmasını yasaklar.

İsyanın, demokrasinin hâsıl ettiği serbestlik ortamı ve muhalefet partisinin liberal sözlerinden cesaret aldığı iddia ediliyordu. Muhakeme esnasında isyan fikrini İstanbul gazetelerinden ilham aldığını söylemesi karşılığında Şeyh Said’e kurtuluş va’dedilmişti. Nitekim bu bahaneyle demokrasi askıya alınarak partiler yasaklandı. Terakkiperver Parti kapatıldı. Basın hürriyeti kaldırıldı; İstanbul’daki muhalif gazeteciler tutuklanarak hapse konuldu. Muhalifler sindirildi. Doğuda yaşayan ve halka tesir etmesinden korkulan aşiret reisleri ile din âlimlerinin tamamı aileleriyle batıya sürgün edildi; bazıları hiç dönemedi. Din aleyhtarı icraat sıkılaştırıldı. Tekkeler kapatıldı. Memleket tek partinin dikensiz gül bahçesine dönüştü.

 Halid Bey Cibrani


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...