Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
DEMİREL’İN MEŞHUR ŞAPKASI...
İNSANIN BAŞINDAKİ, KİMLİĞİNİ ELE VERİYOR!


29 Haziran 2015 Pazartesi

Serpuş, her devirde ve cemiyette, giyenlerin mensup olduğu sınıfı ve zihniyeti temsil etmiştir. İnsanlar, başına giydikleri ile birbirinden ayırt edilmiştir.

 

Süleyman Demirel’in fötr şapkası, adeta onunla aynîleşmiş, bir sembol olmuştu. Karikatürleri bile onsuz çizilmezdi. Her yere bununla gider; hacıağa gibi geriye iterek giydiği bu şapkayı başından hiç çıkarmaz; gidemeği resepsiyonlara bile şapkasını yollardı. Kapmak isteyenlerle çekişir; taltif buyurmak istediğine hediye ederdi. Ölünce de tabutunun üzerine kondu.

Eski başbakanlardan Bülent Ecevit, bir burjuva ailesine mensuptu. Robert Kolej mezunuydu. Bunu kamufle edip halktan biri gibi görünmeye çalışırdı. Bunun için Lenin’e özenerek Yunan denizci kasketi giyerdi. Rusya’da zeduşka denen ve ekseri Yahudilerin giydiği bu kep, belki bir işçi kasketiydi. Türk halkına ise çok yabancıydı. Ama Tagor’un üzerine şair tanımayan naif entelektüel Ecevit için şaşırtıcı değildi. Mesaj vermek istediği kitlenin hiç değilse büyük bir kısmı, ne demek istediğini anlıyordu. Ama hedef kitlesinin büyük bir kısmını dindarların teşkil ettiği Demirel için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Hele tarihî sebeplerle şapkaya alerji duyan bu kitleye karşı şapkasını sallayarak rey istemesi çok trajikomik bir hâdiseydi. Demirel, acaba bununla inkılâplara boyun eğmiş halk figürünü mü temsil ediyordu? Köylü kökenini kapatma kompleksi miydi? Bilinmez. “Ecevit kapmasaydı, kasket giyecektim” sözü de onundur.

 

Serpuş, her devirde ve cemiyette, giyenlerin mensup olduğu sınıfı ve zihniyeti temsil etmiştir. İnsanlar, başına giydikleri ile birbirinden ayırt edilmiştir. Hristiyanlığın teslis inancını sembolize eden üç köşeli şapkaya bir muhalefet olarak, Fransız ihtilâlcileri kırmızı Frigya başlığını giymişlerdi. Bunlar, o zamanki modaya göre dizlerin altına kadar inen ve külot denilen erkek giysisini de terkederek, Venedik ayak takımının topuk kemiklerine kadar inen pantolon giydiklerinden dolayı sans-culotte (külotsuz) diye anılmıştır.

Kuzey Afrikalı deniz askerlerinin başındaki fes adında hafif bordo başlığı beğenen Sultan II. Mahmud, 1828’de bunu bütün asker ve memurların giymesini istedi. O zamanlar, serpuş ile dinî inanç arasında irtibat kurulduğundan, üzerine sarık sarmaya müsait olan fes, dinî limitlerin içinde kalıyordu ve bu sebeple kabul gördü.  Şimdi bazılarının iddia ettiği gibi reaksiyon doğurmadı; hiç değilse ayaklanan ve asılan olmadı. Osmanlı terbiyesinde her zaman, bilhassa sofrada başı açık oturmak, hele büyüklerin yanına çıkmak pek ayıp idi.  

I.Cihan harbi’nin diktatörü Enver Paşa, fese ay-yıldız koymaya teşebbüs etti. Askere de kabalak denen ve kolonyal İngiliz şapkalarına benzeyen bir başlık giydirdi. Siperlikli serpuş o zaman dine aykırı görüldüğünden, bununla reaksiyonu geçiştirmeyi umdu. Ankara hareketi mensupları Osmanlı’nın ve gericiliğin sembolü olarak gördükleri fese reaksiyon olsun diye, yine bir Rus başlığını, kalpağı tercih ettiler.

 

Fesin saltanatı Türkiye’de 100 sene sürdü. Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal, şapka giydi. 1925’de çıkarılan ve tarihte benzeri bulunmayan bir kanunla halka şapka giymek mecburiyeti getirildi. Aksine davrananlara da cezalar konuldu. Bu kanunun kabulü sırasında yapılan konuşmalarda, zihniyetle serpuş arasında irtibat olduğu; Türk halkının da şapka giymekle muhafazakârlıktan kurtulacağı müdafaa ediliyordu. Şapkaya caiz değil diyenlere, “Fes de Yunan menşeli” diye cevap veriliyordu. Sonradan DP’nin kurucuları arasında isim geçecek Refik Koraltan’ın teklif ettiği kanuna, mecliste bir tek Sakallı Nureddin Paşa ile Ergani mebusu İhsan (Tigrel) Bey’in “anayasaya aykırı” diye muhalefet etti. Şapka kanunu, bütün memurların şapka giymek mecburiyetinde olduğunu söyledikten sonra; şapkanın Türkiye halkının da umumi serpuşu olduğunu, buna aykırı bir alışkanlığı hükümetin men edeceğini söylüyordu. Yani sadece memurlar değildi şapkaya mecbur olan.

Şapka inkilâbı, hiç bir inkılâbın görmediği reaksiyonu doğurdu. Konya, Rize, Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş, Erbaa, Giresun gibi şehirlerde çıkan isyanlar kanlı bastırıldı. Hamidiye zırhlısı Rize’yi denizden bombardıman etti. Âleme ibret olsun diye aralarında sarıklıların da bulunduğu onlarca kişi asıldı. Hatta şapka inkılâbınan çok önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabından dolayı kanunlar geriye yürütülerek eski müderrislerden İskilipli Atıf Efendi de idam edildi. Kel Ali gibi, birkaç ay öncesine kadar şapka giyenleri züppelikle suçlayanlar, “Anandan şapkayla mı doğdun?” diye tokatlayanlar, şimdi bu mahkemelerde şapka giymeyenlere ölüm cezaları veriyordu.

Hazret-i Peygamber, serpuşun iman ile küfr arasını ayırd eden bir alâmet olduğunu söylediği için (Taberânî), başa giyilen şeylerin, Osmanlı kültüründe mühim bir yeri vardı. Şapka giymek, dinden çıkmakla bir tutulurdu. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, ‘Başına ecnebi külahı geçirenin imanı gider!’ diye fetva vermişti. Halkın rağbet ettiği XV. asra ait meşhur Mızraklı İlmihal’de, şapka; haç ve zünnar ile bir tutuluyordu. Osmanlı vatandaşı olan gayrı müslimlere daha yumuşak bir tabirle ‘Ellik Gâvuru’ [yani yerli gavur] denirken;  Avrupalılara inançlarının şiddetini ifade etmek üzere ‘Şapkalı Gâvur’ deniyordu. Halk, şapkaya korkulu bir nazarla bakar; elini sürmekten çekinirdi. Eve gelen ecnebi doktorun şapkasını koyduğu konsolu, hizmetçiler günlerce silerdi. Bu sebeple şapka inkılâbı çok reaksiyon görmüştür.

Şapka kanununun ardından, bütçe zayıf olduğu halde, memurlara şapka kredisi açıldı. Ecnebi gemiler aylarca Türk limanlarına giyilmiş şapkalar taşıdı. Parası olmadığı için şapka alamayan halk, başına şapkaya benzeyen garip şeyler geçirdi. Eski Osmanlı topraklarından ayrılan Arab memleketlerinde fes bir müddet daha giyilmeye devam etti. Avrupa matbuatı, kendisine benzemeye bu kadar istekli olduğunu ummadığı Ankara’nın işine şaşıyor; bir yandan da ciddiye almadığını gösteriyordu. Malum, insan, kendisini taklide çalışan kimseyi küçük görür.

Polis, sokakta şapkasız gezenleri çevirirdi. 6 ay hapse ilâveten bir de para cezası vardı. Din adamları, zaruretten dolayı imana zarar vermeyeceği, ama evde mutlaka çıkarılması gerektiği hakkında gizli fetvalar neşretti. Kimileri sipersiz olduğu için, Boşnak veya ressam beresi diye bilinen Bask orijinli bere’yi tercih etti. Bazı yerlerde polis, buna da göz yummazdı.

Cap (kap), Latince baş demektir. Kapital ve kaput buradan gelir. Kapuz, Almanca kelle demektir; lahanaya da verilen isimdir. Ruslar, Almanlardan alıp kapuska yemeği yapmışlardır. Cappa, din adamlarının üzerine giydiği kukuleta başlıklı aba demektir. Cüppe buradan gelir. Capella, küçük cüppe demektir. IV. asırda Tours’lu Aziz Martin’in cüppesinin saklandığı kiliseye Chapelle denmiş; böyle mukaddes emanet saklanan kiliselere şapel (bir nevi cüppehane) denilmiştir. Keşişleri cappa giyen tarikata Capucine (kapusen) denir. Kahvenin üzerinde külaha benzer köpüğü sebebiyle kapuçino da buradan gelir. Kapüşon kezâ. Küçük serpuşa da cappa denir. İşte ‘şapka’ da buradan gelir. Bulgarlar 1908’de istiklalini alınca Avrupa serpuşu giymiş; adına da şapka demişti. Türkler asırlardan beri Frenk serpuşuna böyle derdi. Hasırdan örüldüğü için Arapça ‘şebike’ (örülmüş, şebeke) kökünden geldiğini söyleyenler de vardır. Araplar, yuvarlak şekline bakarak kubbea derler.

Şapkanın da fes gibi çeşitleri vardı. Fötr, borsalino, hasır, melon, kasket vs. Din adamları, siperi daha kısa diye Oxford tarzı melonu tercih eder ve ‘melun’ diye anardı. Fakir halk, sadece önünde siperi bulunan ‘kasket’ giyerdi. II. Cihan Harbi’nden sonra çok âdetler değiştiği gibi, şapka âdeti de geriledi. Otomobillerin yayılmasıyla, şapka hayattan iyiden iyiye çekildi. Ancak alışkanlıklarından vazgeçemeyen bazı yaşlıların başında kaldı. Hakkında “anayasaya aykırı olduğu iddia edilemez” şeklinde anayasa hükmüyle korunan bir kanun bulunduğu halde, başta devlet ricali olmak üzere şapkayı herkes boşladı. “Fes kâtili”nin ömrü, fes kadar da olamadı. Ne demişler, “Kâtile, katlini müjdeleyin!”.

2004 senesinde Türkiye'ye ziyarete gelen Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nden parlamenterler, şapka giymeyi mecbur eden bir kanun olduğunu işitince çok şaşırmışlardı. Şapka kanunu hâlâ anayasanın içinde ve koruyuculuğu altında yaşarken, 2014’de Diyarbekir milletvekili HDP’li Altan Tan’ın teklifiyle şapka giymeyenlere ceza getiren ceza kanunu maddesi kaldırıldı. Başta bir Diyarbekirli muhalefet etmişti; kaldırılmasına da bir Diyarbekirli vesile oldu. Şapkayı bir figür olarak kullanan yaşlı siyasetçi Demirel’in de gidişiyle, şapka bir darbe daha aldı.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...