Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
CEMALEDDİN EFGÂNÎ EFSANESİ

13 Nisan 2015 Pazartesi

Modernizmin kurucusu Efgânî hakkında, talebeleri sonradan bir efsane meydana getirdiler. Ama yapıp söylediklerini ustaca bir elekten geçirerek...

Efgânî (ortada) ve iki has talebesi: Abduh (solda) ve Reşid Rıza (sağda)

Cemaleddin Efgânî, kısa, fakat çok hareketli bir ömür sürdü. Ancak faaliyetlerinin neticesini hayatta iken pek elde edemedi. Ölümünden sonra, Abduh başta olmak üzere önde gelen talebelerinin meydana getirdiği Efgânî efsanesi, Afganistan’da doğumu ve tahsili gibi Sünnî arka plân ile başlayan, Şiî kimliği ispatlandığı halde, hâlâ Sünnî olduğu iddiasının sürdürüldüğü standart çarpıtılmış bir hikâyedir. Efgânî biyografileri, hep sübjektif ve yanıltıcı olan Abduh ve Corci Zeydan ile Efgânî’nin yeğeni Lütfullah’a dayanır. O, kendisi hakkında hiç bir zaman gerçeği konuşmamış; hayatını dostları yazmıştır. Bunlar da, onu müslümanlar nezdinde aklama gayesi güder. Abduh, Efgânî’nin en sevdiği ve İngiliz işgal komiseri Lord Crommer’e tavsiye edip Mısır müftüsü yaptığı talebesidir. Oryantalistler ise, başka bakımdan Efgânî’yi çok över. Ama aklı başında ayakları yere basan biri, her ikisinden de doğru bir senteze varabilir. Zira hepsi, “Şecaat arzederken merd-i kıbtî, sirkatin söyler” meyânındadır.

Efgânî’nin, küçük bir Afgan Tarihi ile maddeciliği tenkit etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyade, siyasî bir hiciv hususiyeti taşıyan Reddü ale’d-Dehriyyîn adlı eseri; ayrıca çeşitli gazete ve mecmualarda yazılmış makaleleri bulunmaktadır. Efgânî’nin fazla bir ilmî mesaisi olmadığı anlaşılıyor. Zeki olduğu ise katidir. Zaten ilmiyle değil, daha çok hareketli politik hayatı ile öne çıkmıştır.

   

                                          Efgânî son demlerinde (solda), Paris'de iken ve sarık-cübbeli bir resmi

“Maskara”

Efgânî, İstanbul’da iken bazı okumuşlara tesir etti. Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık gibi cereyanların mensupları, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul ettiler. Hayatı boyunca, gidip gezdiği yerlerde daima tefrika bırakan Efgânî’nin hayattaki tek muvaffakiyeti İran Şahı Nâsirüddin suikastıdır. Fikirlerinin mahsulleri, öldükten sonra, İslâmiyetin çözülmeye başladığı II. Meşrutiyet’ten itibaren revaç buldu. Abdullah Cevdet, Ahmet Agayef, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Şemseddin Günaltay tarafından benimsendi. Günaltay kendisini, “Şeyh [Efgânî], peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona itiraz edenler, Ebu Cehl kadar lânete müstehaktır. Çünkü Peygamberin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriltmeye kalkışmıştır.” diyerek medheder.

Başta Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere İslâm dünyasındaki modernistlerin düşünüş tarzını şekillendirdi. Reşid Rıza, Efgânî’nin aşırılıklarını törpüleyerek, modernizmi hizaya soktu. Efgânî, talebeleri vasıtasıyla Musa Cârullah’a, Mehmed Âkif’e ve daha da şaşırtıcı bir şekilde Said Nursî’ye tesir etti.  Âkif, Safahat’ta kendisinden övgüyle bahsetmiş; “yeni Cemâleddinler yetiştirme reçetesi” vermiştir. Hiç görmediği Efgânî’yi temize çıkarmak için yazılar yazmış; Efgânî’nin kovulmasını, İstanbul ulemasının hasedine bağlamıştır.

Nursî, 1892’de Efgânî’nin Mardin’de tanıştığı bir talebesi vâsıtasıyla onun yoluna intisab ettiğini söyler. İnanç ve amel bakımından apayrı bir yolda bulunmasına rağmen Efgânî’den, “Beni hakka irşad eden bir zât” diye bahseder; “Siyasetteki muktesit mesleği [ortalama yolu] bana gösterdi” diyerek ittihad-ı islâmdaki selefleri arasında Tahsin, Abduh ve Ali Süavi ile beraber, onu da sayar. [Tarihçe-i Hayat, 41, 65] Efgânî’nin içyüzü yavaş yavaş ortaya çıkınca, “intisab etme” kelimesi, “âşinâlık peydâ etme” ile değiştirilmiştir.

 

                                       Afgan ve İran pullarında Efgânî

Ders vekili Filibeli Ahmed Halil Fevzi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Yusuf Nebhanî gibi pek çok Sünnî âlim, Efgânî’ye reddiyeler yazıp, zındıklığına fetvâ verdiler. Safvet Paşa, “Mechûlü’l-efkâr ve’l-ahvâl [hal ve hareketi belirsiz] bir Efgânlı”; Sultan Hamid "İngiliz ajanı bir maskara"; Ebulhüdâ Efendi, "Hedefinden sapmış bir ok gibi dinden çıkmış bir mürted" diye tavsif eder. 1979 İran inkılâbından sonra Efgânî Efsanesi Türkiye’de yeniden canlandı. Zamane muhipleri, önceki ulemanın muhalefetini, Efgânî hakkındaki malumat azlığına bağlar; umumiyetle Paris’te çıkardığı Urvetü’l-Vüskâ mecmuasındaki yazılarına itibar eder; ama Fransız filozofu Renan’a yazdığı ve dinden çıkış vesikası olan mektubu görmezden gelirler. Öte yandan ulemaya havlayanlar, Efgânî-Abduh-Rızâ üçlüsü karşısında kediye dönerler.

Efgânî, sonradan çok dillere çevrilmiş bu Fransızca mektubunda der ki: “İlmin tekâmülünde İslâmiyet bir mâni teşkil eder... [Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra] hür ve serbest terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesâyetten kurtulmamıştır... [İslâm] dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımından çokça fâidelenmiştir. Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din, insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir. İnsanlık var oldukça din ile felsefe arasındaki mücâdele bitmeyecektir. Bu mücadelede, hür düşüncenin gâlib gelemeyeceğinden korkuyorum”. [Keddie, 204]

Renan da Efgânî hakkında der ki: “Şimdiye kadar pek az kimse üzerimde bu kadar kuvvetli bir tesir meydana getirmiştir. İslâmlığın peşin hükümlerinden tamamen kurtulmuş biridir. Fikirlerindeki serbestlik, İbni Sina, İbni Rüşd gibi o büyük imansızlardan birinin dirilip karşıma çıktığı hissini veriyordu”. [Journal des Débats, 1883] Bu mektubu tercüme eden nice Efgânî meddahı, “kâfir, imansız” manasına “infidéle” kelimesine, başka manalar vermiştir. “Büyük imansız” kelimesini, hakkında yazılan kitaplarda Efgânî muhibleri, “efsanevî filozof”; “çiçek”; “hür büyük adam”; “büyük şahıs”, “eski âşinâ” diye tercüme etmiş; “İslâmlığın peşin hükümlerini” yerine “hurafeler” kelimesini kullanmıştır.

 

                       Renan (solda) Efgânî'nin mezarı (sağda)

Ayakları yerden kesiliyor

Efgânî, Şeyhîlik adlı Bâtınî Şiî tarikatının tesirinde yetişti. Bunlar, her çağın kendine has yanılmaz mükemmel bir önderi olduğuna inanırlar. Mucizeleri te’vil yoluyla inkâr ederler. Liderleri mesîh, peygamber ve mukaddes kitap sahibi olarak ortaya çıkar. İran’da terörist faaliyetleri ile tanınan Bâbîlik de bu yoldan çıkmıştır. [Gencer, 458]

Efgânî’nin ömrü, Fârâbî gibi, şarkın uyanışı yolunda kendisiyle işbirliği yapacak bilge bir hükümdar arayışı ile geçti. Ümidini kaybedince de mehdi rolüne soyundu. Bunun için seyyid ve gerçek adının da Muhammed olduğunu iddia etti. Müridleri de kendisini mehdi olarak görüyordu. Halkın avam ve havas kanadına ayrı ifadeler kullanmaya dikkat ederdi. Meselâ İslâm âlemindeki yazılarında Sünnî gibi görünürken; Fransızca makalelerinde radikal vizyonunu gözler önüne sererdi. [Kedourie, 55] Hayatta en sevdiği şey sigara olduğu ve ölümüne kadar de elinden düşürmediği halde, sırf İran Şahı’na muhalefet için tütünün haramlığına fetvâ neşretmiş; bu vesileyle İran’da meşhur tütün protestosunda rol oynamıştır.

Şiî kültüründe yetişmesine rağmen, Şiî doktrininde de karşı olduğu yerler çoktur. Bu sebeple Şiî olduğuna kolay kolay kimse inanmaz. Sünnî-Şiî ayrımının Müslüman dünyasına zarar verdiğini düşünür; Halife Muaviye’yi Sünnî saltanatı kurduğu için ağır tenkit eder; ama İran’da iken Sünnî-Şiî birliğinden hiç söz etmezdi. [Mahzumi, 142]

İslâm âleminin modernizm sayesinde kurtulacağına inanmıştı. “Sosyalizm, kalkınmak için yararlıdır. İslâmiyet, sosyalizm ile örtüşür” derdi. [Mahzumi, 149] İngilizlere pek aleyhtar gözükürdü; fakat ne yapsa, o zamanki İngiliz politikasına yarardı.

Osmanlıların, Rumeli’yi elde tutmaya çalıştıkları için zarara uğradığını; Âli Paşa’nın istediği gibi, elden çıkarsalardı, rahat edeceklerini söylerdi. Türklerin göçebe olduklarını; maddî güçten başka bir şeye mâlik bulunmadıklarını ve fethettikleri yerlere de medeniyet götüremediklerini iddia ederdi. Türklerin, İslâm’ı basit bir kulluk hissi ile kabul ettiklerini; ama Kur’an’ın manasını anlamaktan uzak kaldıklarını söylerdi. [Mahzumi, 72] Halifeliğin Kureyşîliğini müdafaa etmiş; Ortadoğu’da İngiliz menfaatlerinin hâdimi olmuştur. [Blunt, Gordon and Hartoum, 492] Arap milliyetçiliğini fişeklediği gibi, Türkçülük cereyanı körükleyen de odur. Makalelerini Türk yurdu’nda neşreden Yurdakul, şeyhi ile aralarında tenasüh olduğuna inanırdı. [Gencer, 491]


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...