Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
MUKADDESATA SÖVMENİN CEZASI

19 Ocak 2015 Pazartesi

Zaman zaman Suudi Arabistan’da bazı Türk vatandaşlarının, Allah ve peygambere sövdükleri gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldığını gazeteler yazıyor. Öte yandan Batı’da İslâmiyet aleyhdarı yazı, roman veya karikatürlere katl fetvâsı çıkarılıyor; hatta cinayetler işleniyor. Bu da İslâm düşmanlığını körüklüyor.

İslâm hukukunda, kendi iradesiyle Müslümanlığı seçtiği halde, zorlama olmaksızın, dinini terk etmeye veya İslâm dininin prensiplerinden birini inkâr, tahkir veya alay etmeye irtidad, bunu yapana da mürted denir. Allah ve peygambere sövmek de bu suçun içindedir. İslâm dini, İslâm ülkesinde diğer dinlerin bütün aksamıyla tatbikine, öğrenilip öğretilmesine izin verir; ancak Müslümanlar arasında bu yolda propaganda yapılmasını ve İslâm dininin tahkirini yasaklar.

 Kadı ve davacılar

Üç gün mühlet

Bu suçu işleyenlere önce âlimler tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Mühlet isterse, üç gün mühlet verilirdi. Bu zaman zarfında pişmanlık bildirirse veya suçunu inkâr ederse kabul edilirdi. Aksi takdirde mahkeme idamına karar verirdi. Kadına bu suçtan dolayı ceza verilmez; tövbe edinceye kadar hapsedilirdi. Bu hususlar Kur’an ve sünnet ile sabittir. Bu şekilde yaşamak istemeyen kimse, ya İslâm ülkesini terk edecek; yahud da bu kanaatini izhar etmeyecektir. Çünki ceza, suçunu açıklayana verilirdi. Dolayısıyla tarihte bu sebeple cezalandırılanlar yok denecek kadar azdır. Bunlar silahlanıp isyana kalkışmışsa, iş artık başka bir renge bürünmüş demektir. Bu cezayı İslâm memleketindeki kâdı verebilir ve devlet infaz eder. Ferdlerin veya grupların böyle bir ceza takdir ve tatbik etme salâhiyeti yoktur. Aksi takdirde suç işlemiş olurlar ve cezalandırılırlar.

Dine dayalı bir düzende, devlete ve cemiyete karşı işlenen suçlardan sayıldığı için, mürted, vazgeçtiği dinin esasları üzerine bina edilmiş olan devlete savaş açmış kabul edilirdi. Ancak İslâm dünyasında bu sebeple cezalandırılanlara fazla rastlanmazdı. Çünki bu suçu işleyen, cezalandırılacağını bilirdi. Bu sebeple ya hakiki fikrini ifşâ etmez; yahud cezalandırılacağını anlayınca tövbesini bildirip kurtulmayı tercih ederdi. Bugün de dünya ceza kanunlarında, rejim aleyhtarlığı suç olduğu gibi; fikir hürriyeti dışında kalacak şekilde insanların mukaddes bildiği şeylere sövmek suçtur. Müslüman olmayanlar, İslâm dininin prensipleriyle muhatap olmadıkları için onlara bu ceza tatbik edilemez. Ancak dârülislâmda, müslümanların mukaddesatına saygı duymanın karşılığı vatandaş olarak bulundukları için, böyle bir fiil işlemeleri hâlinde kendilerine umumi selâmeti bozmaktan dolayı devlet ceza verilebilir.

Ecnebilerin, espri anlayışı, Şarklılardan farklıdır. Kendi peygamberlerinin bile karikatürünü çizmekte beis görmemektedirler. Ama mizah anlayışı, başkalarını rencide etme hakkını vermez. Vaktiyle evlilikleri bahanesiyle Hazret-i Peygamber’i tahkire çalışan bir piyes, oynanmak üzere Avrupa sahnelerine konduğunda, zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamid, Londra ve Paris nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunarak mâni olmuştu. Bugün için de kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilmek, karşılık vermemek esastır. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir.

 

             Lord Canning (solda). Rıfat Paşa (sağda)

Avrupalı olmak istiyorsanız cezayı kaldırın!

1843’de bir Türk kızıyla evlenmek için Müslüman olup, sonra eski dinine dönen bir Ermenî’nin cezalandırılması üzerine, İstanbul’daki İngiliz elçisi Lord Canning, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da kalmak istiyorsa irtidat edenlerin cezalandırılmasını öngören şer’î prensibin kaldırılması gerektiğini söylemişti. Hâriciye Nâzırı Sadık Rifat Paşa da bu teklife, “Siyaset sahasında Avrupa’nın nasihatlerini daima hürmetle karşılarız. Fakat din konusunda serbestliğimizi muhafazaya kararlıyız. Din, kanunlarımızın temeli, hükûmetimizin düsturudur. Değil biz, padişah bile bu sahada en ufak değişiklik yapamaz. Hukukumuzun aksiyonlarından birini lağveden emirnâme isterseniz, iktidarımızı kökünden baltalamış olursunuz. Halkımızdaki itaat hissini yok edersiniz. Huzurunuzu istiyoruz derken imparatorlukta ayaklanmaların çıkmasına yol açarsınız.” cevabını vermişti.

1854’de İngiltere bu yolda bir fermân çıkarılması için hükûmete baskılarını arttırdı. Zamanın sadrazamı Âli Paşa, “Padişah, böyle bir teklife boyun eğecek olursa, milletin ruhânî lideri olmaktan çıkar, hükümdarlığı da uzun sürmez. Bu hususta size diplomatik vaadde bulunabiliriz; ama yazılı hukuk kâidesi hâline getiremeyiz” demişti.

               Fransa'da farklı mezheplerinden dolayı yakılanlar

Yahudi ve Hıristiyanlıktaki vaziyet

Yahudilikte de dinden dönmenin cezası ölümdür. Hazreti Musa Tur dağında iken dönmesi on gün gecikince, kavminden bazıları altın bir buzağıya tapınmaya başlamış; Hazreti Musa döndüğü zaman bunları ölümle cezalandırmıştı. Sadece Yahve’ye (Allah’a) ortak koşmak ve Tevrat’ın bir harfine bile inanmamak değil; sünnet olmamak, Sebt (Cumartesi) gününün kudsiyetini ihlâl etmek de dinden çıkma sebebidir. Pişman olursa üç haham huzurunda tövbe edip mikveh denilen havuzda yıkanarak tekrar Yahudiliğe dönebilir. Gurbetteki Yahudilerden, Hristiyanların şerrinden korunmak için, vaftiz olan/olmak zorunda kalan hayli Yahudi çıkmış; ancak bir devlet otoritesi olmadığı için bunlara dünyevî bir ceza öngörülmemişti. Holandalı filozof Spinoza, İngiltere başvekili Benjamin Disraeli, Alman bestekâr Mendelssohn, Nobel mükâfatlı Rus yazar Boris Pasternak meşhur Yahudi mürtedlerdendir.

Hıristiyanlık, inanç ve amelde kilisenin doktrininden en ufak bir ayrılmayı irtidad saymış ve aforoz ile cezalandırmıştır. Halbuki Yahudi ve Müslümanlıkta açıkça inkâr teşkil etmeyen günah ve sapkınlıklar irtidad sayılmaz. Ortaçağ’da bunlara karşı daha şiddetli davranılmış; bunlara dünyevî cezalar tatbik etmek üzere 1184 senesinde Engizisyon kurulmuştur. Kilise prensiplerinden ayrıldığı gerekçesiyle yüzbinlerce kimse yakılrak öldürülmüştür. Üstelik kilise bu suçtan tövbe etmeyi de ölüm cezasından kurtulmak için kâfi görmemiş, sadece uhrevî cezayı kaldıracağını bildirmiştir.

 

                  Galile'nin Enkizisyon Mahkemesi'nde muhakemesi (solda). Benjamin Disraeli (sağda)


 Önceki Yazılar
13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

Diğer makaleler için tıklayınız...