Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SELEFÎLERLE OSMANLI DA MÜCADELE ETMİŞTİ...
KÂDIZÂDELİLER


22 Ekim 2014 Çarşamba

Tasavvuf aleyhtarı birkaç vâizin başlattığı Kâdızâdeliler hareketi, tekkelerin tacizi ve halkın isyana tahrikiyle neticelendi. Hükümetin buna cevabı, sert oldu.
Osmanlı Devleti, bir dinî devlet olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmezdi. Bir başka deyişle insanların evini ve kafasını takibat altında tutmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Bu yolda kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir.

      Ulema
Selefîlerin selefleri
Günümüzde Vehhâbîlik/Selefiyye diye anılan cereyanın esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbni Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumları, dinde sonradan ortaya çıkmış bid’atlar olarak görüp reddetmişti. Dini, ilk asırdaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atılmıştı. Ancak Allah’ın cisim olduğunu söyleyen Mücessime ve insana benzerliğini savunan Müşebbihe fırkasını andırır inançları; Sahâbe hakkındaki menfi sözleri; bazı hukukî meselelerde de öncekilerin sözbirliğine uymayan, marjinal görüşleri sebebiyle sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu. O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at (sapkınlık), hatta ilhad (dinsizlik) ile itham edilmişti.
XVII. asırda İstanbul’da kopan Kâdızâdeliler hareketi de doktrin olarak İbni Teymiyye’ye ulaşır. Hâdiseyi, Küçük Kâdızâde diye tanınan vâiz Balıkesirli Mehmed Efendi, Halvetî Şeyhi Abdülmecid Sivâsî ile münâzara ederek başlattı. O ve Kâdızâdeliler denilen mensupları, semâ ve devrân gibi tasavvufî ritüellere, pozitif ilimlerin tahsiline, Kur’an-ı kerim, ezan ve mevlidin makamla okunuşuna, cemaatle nafile namaza, kabir ziyaretine, tütün ve kahveye, musafahaya karşı çıkmışlardır. Hazret-i Hızır’ın hayatta olmadığı, Hazret-i Peygamber’in anne ve babasının imansız öldüğü, İbnül-Arabî’nin küfrü ve Yezid’e lânetin cevazını müdafaa etmişlerdir.

      Abdülmecid Sivâsi tekke ve türbesi
Kâdızâde, Birgivî’yi görmedi; talebelerinden biraz okudu. Eserlerini Türkçeye tercüme edecek kadar İbni Teymiyye’ye yakındı. Tarikata girdi; ancak tasavvufu mizacına uygun bulmayarak ayrıldı. Fatih ve Ayasofya kürsüsündeki vaazlarıyla dikkat çekti. Onun dışındaki Kâdızâdelilerin ciddi tahsili yoktu. Sivâsîler diye anılan karşı taraf ile münazaralarında ortaya attıkları fikirler de cehaletlerini ortaya koyuyordu. Ama hemen hepsi cerbezeli kişilerdi.

     Birgîvi'nin kabri
Bardağı taşıran son damla
Sultan IV. Murad, denge adına Kâdızâdelilere müsamaha ile yaklaştı. Kâdızâde’nin 1635’de ölümüyle, hareketin 1.perdesi indi. Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed zamanında Kâdızâdelilerin başına öncekinin talebesi Üstüvânî Mehmed Efendi geçti. Halk içinde ve devlet kapısında da çok taraftar bulan Kâdızâdeliler, tayin ve azillerde rol oynar hâle geldi. Sivâsîlerin lideri Abdülehad Nuri Efendi’nin yazdığı eserler, Kâdızâdelilere ağır darbe vurdu. Bu sefer ilmî münazaralarda muvaffak olamayan Kâdızâdeliler, uzayan harbler ve Celâlî isyanları sebebiyle bozulan iktisadî ve sosyal şartlardan istifade ederek işi meydana döktüler. Tekkeleri basıp şeyhlere tâcizde bulundular. Dervişlerden ölenler oldu. Kendisi de tarikat ehli olan Şeyhülislâm Bahâî Efendi’yi tehdit edip, devrânın haram olduğuna fetvâ aldılar. Sivâsî tekkesi şeyhine, tekkesini basıp, kendisini ve müridlerini öldüreceklerini, tekkeyi temellerine kadar yıkıp, toprağını denize dökmedikçe, burada namaz kılınmayacağını beyan eden mektup gönderdiler. Şeyh, şeyhülislâma müracaat etti; liderleri Üstüvânî çağrıldı ise de gelmeyip, devlet içindeki nüfuzlu adamlarının himayesine sığındı.

       Zonaro - Rufai dervişleri
Venedik donanması, Çanakkale Boğazı önlerinde iken halkı isyana tahrik ettiler. Sultan Fatih Câmii’nde Peygamberi öven na’t okunmasını men etmek bahanesiyle ayaklandılar. Burada, sokaklara dökülüp, rastladıkları müridleri ölümle tehdit ederek tecdid-i imana zorlamaya; selâtin câmilerinin minarelerini yıkmaya karar verdiler. Bardağı taşıran bu son damla üzerine, sekiz günlük Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa, ulemâyı toplayıp, Kâdızâdelilerin katline fetvâ aldı. Padişahın fermanıyla Üstüvânî ve avanesi yakalandı; cezaları sürgüne çevrildi (1656). Kâdızâde hareketinin 2.perdesi böylece kapandı.

     Köprülü Mehmed Paşa
Nihayet birkaç sene sonra şehzâde hocası Vânî Mehmed Efendi, saraydaki nüfuzundan cesaret alarak Kâdızâde hareketini hortlatmaya teşebbüs etti. Mevlevî tekkelerini kapattırdı; kabir ziyaretini ve tütünü yasaklattı. Karşısına çıkan meşhur mutasavvıf Niyazi Mısrî’yi Limni’ye sürdürmeye muvaffak olduysa da, sonunda kendisi de gözden düşüp Kestel’e sürüldü ki, Kâdızâde hareketinin 3.perdesidir (1683). O zaman yalısının bulunduğu Vaniköy, bunun adını taşır. Kur’an-ı kerim kıssalarını mevzu edinen Arâis, kıymetli bir eseridir. Lügatçı Vankulu başkadır. Damadı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, Edirne Vak’ası’na yol açarak padişaha tahtını kaybettirmiştir. Mamafih her zaman cemiyette, cehaletlerine bakmayarak, olur olmaza haram diyen, önüne geleni bid’at ve küfre nisbet eden (Şeyh Abdülhakîm Arvasî’nin tabiriyle) ham sofu-kaba yobazlar var olagelmiş; bazıları, dini, bunlara bakarak değerlendirmek yanılgısına düşmüştür.

      Galata Mevlevihanesi dervişleri -1870'ler
İmam Mâlik der ki “Fıkıh öğrenmeyip tasavvuf ile uğraşan zındık olur (dinden çıkar). Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır (bid’at sahibi) olur. Her ikisini edinen, hakikate varır”. Osmanlılarda, medrese ve tasavvuf erbabı her zaman iç içedir. İlmiye sınıfının haylisi, tarikata mensup olduğu gibi, Bâtınî ve Hurufîlerden ders alan Osmanlılar, tasavvufun şer’î çerçevede yürümesine hep dikkat ve itina etmiştir. Bu bakımdan Kâdızâdeliler hâdisesi, bir ulema-tekke çatışması değildir. Her zaman her yerde kendisine rastlanan bir gürûhun taassubundan ibarettir. Osmanlı cemiyet ve hükümeti, elbirliği ile bu taassubu söndürmeye çalışmıştır. Tarihçi Nâima ve Kâtib Çelebi, o günleri tafsilatlı anlatır. Avrupalıların da alâkasını çeken bu hâdise üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır.
Hangi Kâdızâde
Osmanlılarda Kâdızâde adıyla anılan çok âlim vardır. Kâdızâde Şemsüddîn Ahmed (1580), Ebussuud Efendi’nin talebesi ve Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Matematik âlimi Kâdızâde-i Rûmî (1440) başkadır. Birgivî Vasıyyetnâmesi Şerhi ile Âmentü Şerhi yazarı Kâdızâde Emin (1783) vardır. Kâdızâde Mehmed (1759) ile Yeniçeri ocağının kaldırılmasına fetvâ veren şeyhülislâm Kâdızâde Tâhir Efendi (1838) de başkadır.

      IŞİD [AP]

 Önceki Yazılar
11.12.2017 - GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS

04.12.2017 - ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ

27.11.2017 - KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ

20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

Diğer makaleler için tıklayınız...