Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
“HATALI OLDUĞUNU ANLARSAN, DOĞRUYA DÖNMEKTEN ÇEKİNME!”

03 Eylül 2014 Çarşamba

Hazret-i Ömer, Kûfe Kâdısına yazdığı mektupta böyle diyordu. Bundan dolayı İslâm tarihinde mahkeme kararlarında bir hata olduğu anlaşılırsa, davaya tekrar bakılıp, yeni bir hüküm verilirdi.

Vaktiyle Avrupa’da dâvâlara soylular veya kralın tayin ettiği sıradan memurlar bakarken, İslâm İmparatorluğu’nda hukuk âlimleri hâkimlik yapardı. Hâkimlere ictihad hürriyeti tanınmış; bir ictihadın, bir başkasıyla bozulamayacağı hükmü getirilmiştir. Hâkim, önüne gelen davaya bakar; kendi ictihadına; müctehid değilse, mezhebine göre hüküm verir. Usulüne uygun verilmiş kararı, hükümdar bile bozamaz. Taraflar, hâkimin, hukuka aykırı karar verdiği kanaatinde ise, bu kararı, bir başka hâkime götürebilir. Karar gerçekten hukuka aykırı ise, bozulup, yeni bir hüküm verilir.

                       Halife Harun Reşid'i divanda dava dinlerken tasvir eden resim

Kısasta halifenin imzası

Hazret-i Peygamber, tayin ettiği hâkimlerin hükmüne itirazı olanların davasına bakar; hüküm yanlış ise düzeltirdi. Amr bin Âs’ın baktığı bir dâvâyı kaybeden taraf, Hazret-i Peygamber'e itirazda bulunmuş; O da Amr’ın hükmünü tasdik etmiştir.  Yemen’de muhtelif kabilelere mensup kimseler aslan avlamak maksadıyla çukur kazıp başında beklerken, içlerinden biri çukura düştü. Buna takılarak başka biri, derken tam dört kişi çukura düştü; aslan da bunları parçaladı. Bunun üzerine sonraki maktullerin kabileleri çukura ilk düşenin kabilesinden üç kişinin diyetini istedi. Onlar ise sadece buna takılanın diyetine razı oldular. Yemen Kâdısı Hazret-i Ali, ilk düşene -ona takılarak üç kişi daha helâk olduğu için- ¼; ikinci düşene -ona takılarak iki kişi daha helâk olduğu için- 1/3; üçüncü düşene -ona takılarak bir kişi daha helâk olduğu için- ½; son düşene ise -onun yüzünden kimse helâk olmadığı için- tam diyete hükmetti. Hükme razı gelmeyenler, meseleyi hac mevsiminde Resûlullah’a arzettiler. O da hükmü tasdik etti.

Râşid Halifeler de böyle hareket etmiştir. Hazret-i Ömer, her hac mevsiminde Mekke'de bir divan kurarak, hâkimlerin kararlarını burada tedkik ederdi. Kûfe Kadısı Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye gönderdiği mektupta, “Bir hüküm verdikten sonra, bunun hatalı olduğunu anlarsan; doğruya dönmekten çekinme!” demiştir. Ayrıca hâkimlerin verdiği idam cezalarının kendi tasdiki olmaksızın yerine getirilmesini yasakladı. O zamandan beri İslâm âleminde, hükümdarın imzası olmadan kısas infaz edilemez.

Halifeler, ictihadı farklı olsa bile, kadıların, hatta önceki halifelerin verdiği hükümleri bozmazdı. Kâdı Ebu'd-Derdâ'nın verdiği bir hükümden mahkûm olan tarafın şikâyeti üzerine, Halife Ömer, "Onun yerinde olsaydım, senin lehine hükmederdim" dedi. "Buna engel nedir?" diye sorulunca, "Burada bir âyet veya hadîs bulunmamaktadır. Bir ictihadın ise diğerine üstünlüğü yoktur!" cevabını verdi. Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha’nın ortaklaşa sahip bulundukları bir arazinin ortasındaki sulama seddinin kaldırılmasına dair mesele Halife Osman’ın önüne geldi. Ancak dâvâya daha evvel Halife Ömer’in bakıp Talha’ya hak verdiğini öğrenince çekildi.  Talha da, hissesini Hazret-i Ali’ye bağışladı.

Yola çıkan bir kimse, arkadaşları döndüğü halde dönmeyince yakınları adamın arkadaşları tarafından öldürülmüş olduğu iddiasıyla Kâdı Şüreyh'in önüne geldi. O da bunlar delil gösteremediği için, zanlılara masum olduklarına dair yemin teklifinde bulundu. Yemin edilince de davayı reddetti. Dâvâcılar daha sonra dâvâyı Halîfe Ali’ye götürdü. O ise zanlıları ayrı ayrı dinleyip ifadelerindeki tutarsızlıklar üzerine hükmü bozup bunlar aleyhinde hükmetti. Bunun üzerine zanlılar suçlarını itiraf ettiler.

Bir kimse, dârülharbden bir köle satın aldı. Sonra bunun önceki sahibi ortaya çıktı ve kıymetini ödemek şartıyla kölesini geri istediyse de, Kûfe Kâdısı İbni Huleyde kendisini haksız buldu. Karşı taraf meseleyi sonraki kâdı Şüreyh'e götürdü. O da, “Bir kimsenin, düşman tarafından zapt edilerek dârülharbe götürülen malını, daha sonra bir müslüman eline geçirse, ilk sahibinin kıymetini ödemek suretiyle bu malı alabilmesi Peygamber’in sünneti gereğidir” deyip aksi yönde yeni bir hüküm verdi.

                     Maarra Kadısı dava dinlerken

Latif bir hile

Hâkim, hüküm verdiği dâvâda, sonradan daha güzel gördüğü bir hükme dönebilir. Kur’an-ı kerimde anlatıldığına göre, bir gece bir koyun sürüsü bir bağa girerek zarar verdi. Zarara uğrayan kimse Hazret-i Dâvud'a gelerek dâvâcı oldu. O da koyunların zarara uğrayan kimseye tazminat olarak verilmesine hükmetti. Hazret-i Süleyman ise, koyunların zarara uğrayan tarafa teslimine, bağlar yeniden yetişene kadar dâvâcının semerelerinden faydalanmasına; bağ yetişince koyunların tekrar sahibine iâdesine hükmetti. Hazret-i Dâvud oğlunun hükmünü beğendi. Kur’an-ı kerim her ikisinin de ilmini ve aklını över. Büyük tefsir âlimi Kurtubî der ki: “Eğer bu âyet olmasaydı, kadılar helâk olurdu".

Buna benzer bir hâdise daha vardır: İki kadın bir akşam yanlarında birbirine çok benzeyen birer oğlan çocuğu ile yolda giderlerken kurt, çocuklardan birini kaptı. Geride kalan çocuğun kime ait olduğu hususunda kadınlar ihtilafa düştü. Hazret-i Dâvud çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi. Hazret-i Süleyman, eline bir bıçak alıp çocuğu eşit iki parçaya ayırarak kadınlar arasında paylaştırmaya hükmedince, büyük kadının sessizliğine mukabil küçük kadın "Aman öyle yapma, çocuk büyüğün olsun!" diye telâş eseri gösterdi. Hazret-i Süleyman bu şefkatli hareketin ancak gerçek anneye ait olabileceğini düşünerek çocuğu küçük kadına verdi. Hazret-i Dâvud, oğlunun bu hükmünü kabul etti.

Fâtıma binti Kays, dul kalınca, Hazret-i Peygamber, Ümmü Şerîk’in evinde iddet beklemesine hükmetti. Ama onun çok gelen-gideni olduğunu nazara alarak, amcazâdesi Abdullah İbni Ümmi Mektûm’un evinde beklemesi istikametinde hükmünü değiştirdi. Bu hâdiseler, istinafa, yani bir dâvânın gerekirse tekrar görülmesine delil alınmıştır. Ama buna hükümdarın izin vermesi şarttır. Yoksa işler uzar ve kaos çıkar.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...