Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
TARİHTE SÜNNÎ KİME, EHL-İ SÜNNET NEYE DENİR?

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Vaktiyle Lübnan’da iç harb vardı. Radyo haberlerinde, “Sağcı Hristiyanlarla, Solcu Müslümanlar kapıştı” diye haberler geçerdi de, “Sağcı Hristiyan nasıl oluyor?” merak ederdik. Sonradan öğrendik ki rejimi muhafazadan yana olanlara sağcı, değiştirmekten yana olanlara ise solcu deniliyormuş. Yakın zamanda Irak’ın “Şiîler, Sünnîler ve Kürdler arasında bölünmesi” diye bir tabir çıktı. Halbuki Şiîlik ve Sünnîlik bir ırk değil; mezheptir. Irak’taki Kürdlerin hepsi; Arapların da bir kısmı Sünnîdir. Esasına bakarsanız, burada Sünnî tabiri, umumiyetle Saddam’a bağlı Baasçı Arapları ifade ediyor. Bunların ne kadar Müslüman olduğu bile söz götürür. Ama bunu kim nereden bilsin; olup bitenler kulaklara “Sünnîlerin tedhiş faaliyetleri” olarak nakşediliyor. El-Kâide, Tâlibân derken, şimdi de IŞİD sebebiyle yine benzer bir yanılgı ortaya çıktı. Batı ajansları bunları Sünnî teröristler olarak vasıflandırmaktadır.

73 fırkadan kalanlar

Hazret-i Peygamber’in, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılır; bunlardan benim ve eshabımın yolunda olanlar kurtulur” sözü çerçevesinde bu fırkaya Ehl-i Sünnet ve Cemaat (Peygamber ve onun cemaatinin yolu); mensuplarına da Sünnî denilmiş; diğer fırkalar Ehl-i Bid’at olarak adlandırılmıştır. Bid’at, sonradan ortaya çıkan demektir. Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki siyasî ihtilafta, ikisinin anlaşmasına karşı çıkan Ali taraftarı bir gruba Hâricî dendi. Bunlar, âyet ve hadîslere zâhirî manasını vererek, marjinal bir duruş benimsemişler; inançları uğruna amansız bir terör hareketine girişerek Hazret-i Ali, Muaviye ve Amr bin As başta olmak üzere kendileri gibi düşünmeyenlere suikastlar tertiplemişlerdir.

Hazret-i Ali ve Muaviye’nin yanındakiler, Sünnî inancında sebat etmiştir. Zamanla Hâricîler sindirilmiş; ancak Ali taraftarlarından bazı aşırılar, ayrı bir inanç yolu tutmuştur. Buna taraftar manasına Şia; mensuplarına da Şiî denmiştir. Şia,  kendi arasında çok fırkalara ayrılmıştır. Abbasîler zamanında, aklı naklin önünde tutan ve aralarında birkaç halifenin de yer aldığı bir cereyan doğmuş; buna Mutezile denmiştir. Mutezile taraftarları, kendi inançlarını benimsemeyenlere zulmetmiş; Kur’an’a mahlûk demediği için, büyük âlim Ahmed bin Hanbel’in ölümüne sebep olmuşlardır.

Başta İmam Ebu Hanife olmak üzere büyük âlimler, halkı şuurlandırmak maksadıyla Ehl-i Sünnet’in prensiplerini kitaba geçirmişler; bid’at fırkalarıyla da ilmî münazaralarda bulunarak Ehl-i Sünnet inancını güçlendirmişlerdir. Böylece kelâm ilmi doğmuştur. Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti Sünnî inancına mensuptur. Sünnîlerin de, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî adıyla mezheblere ayrılması, inançta değil; amelde olduğu ettiği için, dinen makbul görülmüştür. Tarih içinde ortaya çıkan bid’at fırkalarından çoğu kaybolmuş; yalnızca Şiîlik ve Hâricîlik varlığını bugüne dek sürdürmüştür.

Son zamanlarda Hâricîlik ile, Allah’ın cisim ve insana benzer olduğu inancını benimseyen Mücessime/Müşebbihe fırkasının bir karışımı olarak Vehhâbîlik ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki İslâm’ı ilk yıllardaki saflığına döndürme iddiasında oldukları için kendilerine Selefî diyen Vehhâbîler, kendilerini Sünnî olarak lanse eder; tasavvufu meşru gören herkesi şirke veya bid’ata nisbet ederler. Batı dünyası da Vehhâbîliği, Sünnî inanç dairesi içinde kabul etme yanılgısına düşmüştür. Bu şaşırtıcı hal, el-Kâide, Tâlibân ve şimdi de IŞİD vesilesiyle devam etmekte; Sünnî dünyasında bile, bu farkı fark edemeyenlere rastlanmaktadır.

İcmâdan ayrılmak

Kur’an-ı kerim, hükmü üzerinde ilk devir âlimlerinin icmâ (ittifak) ettiği meselelerde, farklı bir yol tutanları, azapla tehdit eder (Nisâ: 115). Ehl-i Sünnet, bu icmânın içinde kalanlardır. Bu inancın esasları kısaca şöyledir: Sahabîlerin hepsi âdildir. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin halifelikleri sırasıyla sahihtir. Allah, cisim değildir; beşere benzemez. Cennette müminler Allah’ı bilinmeyen bir şekilde göreceklerdir. Mi’raç, Mehdî’nin çıkışı, Mesîh’in inişi, kabir azabı, şefaat, kerâmet haktır.   İman, artmaz ve eksilmez. İmanda şüphe olmaz. İnsan, fiillerinde serbesttir. Amel, imandan parça değildir; büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönüp namaz kılan bid’at fırkaları, küfre nisbet edilmez. Zâlim ve fâsık da olsa hükümete isyan edilmez. Hâli meçhul olan imama hüsnü zan edilir. Mest üzerine mesh vermek haktır.

Görülüyor ki, Ehl-i Sünnet olmak için, mesela hükümete isyanın hak olduğu itikadına sahip bulunmamak gerekir. Şu halde, herhangi bir sebeple, isyanı, hatta insanları öldürmeyi dinen meşru görenlerin, Sünnî olarak vasıflandırması tarihî bir yanılgı sayılır.


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...