Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
YARGI BAĞIMSIZLIĞI MI, HÂKİM SERBESTİSİ Mİ?

05 Şubat 2014 Çarşamba

Demokrasiler için kuvvetler ayrılığı mutlak bir kaide değildir.
Nitekim monarşi rejimlerinde, yasama, yürütme ve yargı tek kişide toplanmıştır.
Ama bu, adliyenin baskı altınad olduğu manasına gelmez.
Osmanlı Devleti’nde, hukuk sistemi şer’î prensiplerden ibaret olduğu için, yasama, şeriatın boşluk bıraktığı dar bir sahada cereyan eder. Mahkemeler doğrudan hükümete bağlıdır. Kâdılar, padişah tarafından tayin olunur. Hepsi hükümdarın vekilleridir. Müvekkil nasıl vekilini dilediği zaman azlederse, padişah da kâdıları dilediği zaman azledebilir; ama görülen bir dâvâya müdahale edemez.

Hâkime emir
Osmanlı hâkimini, resmî vazife sahibi ulema, kendi arasından seçer. Muayyen bir tahsil seviyesine gelen kimse, kâdı olmak isterse, adliye bakanı statüsündeki kazaskere stajyer olur. Stajı bitince, boştaki bir kazâya padişah tarafından tayin edilir. İki sene dolunca, İstanbul’a dönüp yeni bir mahkemenin boşalmasını bekler. Kâdılar, maaş yerine, mahkeme hâsılatıyla, yani tarafların ödediği harçlarla geçinir.

Padişah, herhangi bir dâvâda belli bir istikamette hükmetmesi için kâdıya emir veremez. Zira yargı kararı, bir nevi ictihaddır. Bir ictihadın, başka ictihada üstünlüğü yoktur. Bu bakımdan İslâm hukukunda tam mânâsıyla yargı bağımsızlığı câridir. Hâkim, kendi mezhebine göre hükmeder. Ancak hükümdar başka bir mezhep veya ictihad ile hüküm verilmesini emrederse, Mecelle’nin girişinde de yazdığı üzere buna uymak mecburîdir. Zira yargının başı padişahtır, o, başhâkimdir. Hazret-i Peygamber ve râşid halîfelerin tatbikatı böyledir.
Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden Kâdı gravürü

Padişah dâhil, kimse şeriat üzerinde tasarruf edemez. Ancak şeriatın boşluk bıraktığı yerlerde, kâdı, padişahın çıkarttığı kanunları tatbik eder. Dâvâ görülürken bir kanun çıksa, kanunlar geriye yürümediği için, o hâdisede tatbik edilemez. Padişah kâdıyı vazifeden alsa bile, yeni gelen kâdı, dâvâya aynı şeriata göre bakacağından, değişen bir şey olamaz. Belki hâdise ile netice arasındaki tefsir ve ictihadı önceki kâdıdan farklı olabilir. Bu da hâkimin takdir hakkına girer. Kâdının önüne dâvâya bakması hem hak, hem dinî ve hukukî vecibedir; bundan kaçınamaz.
Kâdının hukuka uygun karar verip vermediğini de padişah kontrol eder. Karara itirazı olanlar, padişah divanına müracaat eder. Hâkimin hükmü, idam gibi bedenî bir cezaya dair ise, padişah tasdik etmedikçe tatbik olunamaz. Kâdı, adâletten uzaklaşmış; töhmet altında davranmış; salâhiyeti dışındaki dâvâlara bakmışsa, padişah tarafından azlolunabilir. Kâdıdan şikâyet varsa, tahkikat için o beldeye müfettiş gönderilir. Suç sabit olursa, kâdı azledilir; cezalandırılır; verdiği zarar hazineden tazmin edilip sonra kâdıya ödetilir.
Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden mahkeme gravürü

Kâdılar eşit statüdedir; hiyerarşi yoktur. Aradaki farklılıklar, kıdem, rütbe ve maaş bakımındandır. Doğrudan merkezle yazışabilirler. Mülkî âmirlerin de kâdılar üzerinde salâhiyeti bulunmaz. Netice itibariyle, hükümet kâdının verdiği hükme müdahale edemez; ama hâkim de hukuka aykırı davrandığı zaman, gözünün yaşına bakılmaz.
HSYK’nın atası
Tanzimat’tan sonra mahkemelerin çeşitleri arttı. Hâkimlere maaş bağlandı. Bir kabahatleri olmadıkça azledilememe esası getirildi. Böylece saraya karşı bürokrasinin eli güçlenirken, adliye de nüfuzlu hâle geldi.
1876’dan sonra bütün nezâretlerde memur seçimi ve tayini için encümenler kuruldu. Adliye Nezâreti bünyesinde de Encümen-i İntihab-ı Memurîn-i Adliye vardı ki, HSYK’nın atası sayılır. Yeni kurulan mahkemelerin hâkimlerini encümen seçerdi. Aile ve miras işlerine bakan kâdıların tayini şeyhülislâmlıkta devam etti.
Kâdı ve davacılar
Adliye Encümenini, adliye nâzırı, müsteşar, temyiz mahkemesi (Yargıtay) reisi ile temyiz dâirelerinden birer âzâ teşkil eder. Hâkimliğe müracaat edenlerin şartları taşıyıp taşımadığı burada tesbit olunur, namzetler gerekirse imtihan edilir ve seçilen isimler, nâzırın arzıyla padişah tarafından tayin olunur. İstanbul’daki müstantık (sorgu hâkimi), kâtip, noter gibi mahkeme memurlarının tayini ise nâzıra aittir. Mahkeme-i Temyiz reisi, başmüddeî-i umumî (başsavcı) ve istinaf mahkemesi reisi doğrudan nâzır tarafından seçilir. Mahkeme-i Temyiz âzâlarını ise, kendi tesbit ettikleri üç namzet arasından nâzır tayin eder.
Bu encümenin, padişah iradesi gerekmeyen memurları seçmek üzere taşrada da örneği vardır. Vilâyetlerde adliye müfettişi, istinaf ve bidâyet mahkemesi reis ve muavini, savcı ve muavini ile ticaret mahkemesi reisinden; sancaklarda bidâyet mahkemesi reis ve muavini, savcı ve muavini ile varsa ticaret mahkemesi reisinden müteşekkildir. Hâkimlerden vazifesini ifaya iktidarı bulunmayanlar, Mahkeme-i Temyiz tarafından azledilebilirlerdi. Memuriyete yakışmayan hallerini kontrol ve cezalandırma salâhiyeti Mahkeme-i Temyiz'e verilmişti. Diğer adliye memurlarının zâtî işlerine ise encümenler bakar.

 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...