Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
FELSEFE Mİ? HİKMET Mİ?

18 Eylül 2013 Çarşamba

İlâhiyat fakültelerinde felsefe dersinin varlığı münakaşa ediledursun, İslâm dünyasının geri kalmasını, felsefeye yüz vermeyişine bağlayanlar ciddi bir yanılgı içindedir.

İnsanoğlu her zaman yaradılışın sırrını merak etmiş; kâinatı anlamaya çalışmıştır. Peygamberler ve semavî dinler, buna ilahî bir izah getirmiş, Peygamber görmeyen, mukaddes kitaptan haberi olmayanlar ise bu işi akıllarıyla çözmeye çalışmıştır. Bundan da felsefe doğmuştur. Yunanca filo+sofya, bilgiye duyulan aşk demektir. Felsefe, bunun Arapçasıdır. Ayasofya da mukaddes hikmet demektir ve hikmeti takdis eden bir kelimedir.

Felsefeye kim muhtaç?

İsa aleyhisselâm dünyada az kaldığı için Hristiyanlığın mukaddes metinlerinde bu işi çözecek ipucu azdı. Bu sebeple coğrafî yakınlık itibariyle Yunan felsefesinden medet umuldu. Böylece Eflatun’un üç uknum fikri Hristiyanlığa girdi. Eflâtun (Platon), Sokrates’in talebesidir. Sokrates, bir yaratıcı fikrine aklıyla ulaşmış; ancak kâinatın başı ve sonu hakkında net bir bilgiye erişememişti. Eflâtun felsefesi, her şeyi üçe böler. Meselâ edep, üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabiat. Tabiat da, bitki, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Şu halde felsefeyle bu temas, Hristiyanlığa pek de hayır getirmedi. Tevhid ile bağdaşmayacak şekilde teslis (baba-oğul-mukaddes ruh) inancına yol açtı ve asırlarca sürecek ihtilaflara zemin hazırladı.

Müslümanlar bu bakımdan daha şanslıydı. Gerek Kur’an-ı kerimde, gerekse Hazret-i Peygamber’in sözlerinde, varlığının sırrını aydınlatmaya matuf ipuçları fazlaydı. İslâm bilginleri, hikmet adı verilen bu naklî delilleri esas alarak, aklî delilleri de kullanıp manevî tabiat anlayışı meydana getirdiler. İmam Gazalî gibi İslâm bilginleri, Yunan felsefecilerini reddederken, bunların imansız olduğunu değil, fikirlerinin bugün için iman sayılmayacağını söylediler. Felsefeyi reddetmediler; ama semâvî dinden haberi olanların, kâinatın sırrını akıl ile değil, öncelikle nakil ile anlamaya çalışması gerektiğini bildirdiler. Yaratılmış olan aklın, yaratıcıyı hakkıyla kavramasının mümkün olmadığını söylediler. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz dediler. İbni Sina ve Farabî gibi bazıları, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar; âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri dine aykırı bulunmuştur.

İslâm medreselerinde, hikmet-i tabiiyye (tabiat felsefesi) adıyla fizik, kimya, biyoloji ve astronomi okutulduğu gibi; matematik de mantığın temeli olarak okutulurdu. Ayrıca kelâm ve fıkıh ilmi çerçevesinde hikmet-i şer’iyye adıyla da dinî emir ve yasakların sebepleri üzerinde durulurdu. Buna Batı’da “İslâm felsefesi” deniyorsa da, doğru bir tabir değildir. Zira Müslümanlıkta hikmet, sebebin üzerinde tutulamaz. Yani bir hüküm, öncelikle ilahi emir olduğu için yapılır; güzel veya çirkin olduğu için değil. Mesela seferde namazları kısaltmanın hikmeti, meşakkattir; ama meşakkat olmasa da seferde namaz kısaltılır. Güneşin döndüğünü bilmiyor olmak, bir bilginin ilmî ehliyetine halel vermez. Zira ilim devamlı bir tekâmül içindedir. Mühim olan, bir ilim adamında aranan, kendi çalışma disiplini içindeki usul prensiplerine riayet etmektir.

Felsefe, ilahi hükümlerin konuluş sebeplerini anlamada insana yardımcı olur. Şarklılar buna tefekkür demeyi tercih etmişlerdir. Din, insanlara tefekkürü tavsiye eder. Avrupa’nın aksine, İslâm dünyasında felsefeye ihtiyaç hissedilmemiştir. Son asırlarda sosyal ve ekonomik sebeplerle insanların ilimden yüz çevirmesi, hele usul-i fıkh denilen zorlu disiplinlere rağbet etmemesi bir gerçektir. Buna lisan inkılâbının tahribatını da eklemek lâzımdır. Günümüz dünyasının en büyük ihtiyacı, meselelere derinlemesine nüfuz edecek mütefekkir veya Avrupa tabiriyle filozoflardır. Mevcut mirasımız devam edegelseydi, ülkemiz hem hukuk hem de felsefe sahasında belki parmakla gösterilen ve dünyaya ışık tutan bir mevkide olacaktı. Çünki, hukuk ve felsefe güçlü bir geleneğe dayanmaksızın, gelişemez. Liseyi bitirip test imtihanlarında muvaffakiyet kazanarak üniversite sıralarına gelen talebelere yalnız felsefe değil, mantık,  sosyoloji, psikoloji dediğinizde, hiçbir işitmemiş gibi yüzünüze bakmaktadırlar. İlahiyat fakültelerinde felsefeden evvel, dinî ilimlerin daha ciddi tedrisatı icab etmektedir. İlahiyat mezunlarından, Arapçaya hiç vâkıf olmayanlara, basit bir fıkhî meseleye cevap veremeyenlere, ama hâline bakmayıp dinî ıslahatçı rolüne soyunanlara sıkça rastlanmaktadır.

İlâhiyat mı, Teoloji mi?

Medrese yanında modern tarzda İlâhiyat Fakültesi, 1900 senesinde Dârülfünûn’a (İstanbul Üniversitesi)  bağlı olarak kuruldu. 4 yıllık bu fakültede tefsir, hadîs, hadîs usulü, fıkıh, fıkıh usulü, kelâm, İslâm tarihi okutulurdu. 1913’te ahlâk, tasav­vuf, dinler tarihi, Arap edebiyatı ve felsefe de ilâve edildi. 1924’te medreseler, 9 sene sonra da İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Yerine talebesi olmayan İslâm Tetkikleri Enstitüsü kuruldu. Böylece ahalisinin % 95’i müslüman olan bir ülkede, İslâm dini tedrisatı ortadan kaldırılmış oluyordu.

Demokrasiye geçildikten sonra İnönü, dindarların Demokrat Parti’ye rağbet etmesini önlemek maksadıyla devlet eliyle dinî tedrisata izin verdi. İmam-Hatib Mektebi yanında, 1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi kuruldu. Hoca kadrosuna, eski ulemadan ziyade, dinî ve ilmî ciheti zayıf, fakat inkılâba sadakati müseccel kimseler getirildi. Kur'an-ı kerim ve İslâm dini esasları, tefsir, ha­dîs, İslâm hukuku, kelâm ve mezhepler tarihi, tasavvuf tarihi, felsefe-mantık, İslâm felsefesi, dinler tarihi, İslâm tarihi, din psikolojisi, din sosyolojisi, İslâm sa­natları tarihi, Arapça, Farsça, klasik dinî Türkçe metinler, paleografi, pedagoji gibi bir ilahiyat fakültesi için elzem dersler konuldu. Tek Parti Hükümeti’nin arzusu da muhtemelen felsefe yardımıyla, dinî gelenek ve prensiplerin, yeniden dizaynı idi.

Demokrat Parti zamanında (1959), daha gelenekçi bir görüntü veren İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü kuruldu. Zamanla bunların sayısı arttı. 1980 ihtilâlinden sonra hepsi ilâhiyat fakültesine dönüştürüldü; 1971’de kurulan ve istikbal va’deden Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi de kapatıldı. Şu anda bile Türkiye’de münhasıran İslâm dininin öğretildiği müstakil ve muhtar (otonom) maarif müesseseleri bulunmamaktadır. İmam-Hatibler teknik mektep olarak görülmekte; ilahiyatlar ise,  üniversel teoloji tahsili vermektedir. İlahiyatlar, teoloji fakültesi hüviyetiyle var olmalı, bunun yanında Avrupa’nın ileri demokrasilerinde olduğu gibi, tamamen devletten müstakil dinî tahsil müesseseleri bulunmalıdır. Bunları dinî cemaatler kurup yürütebilir. Ama buna da resmî ideoloji ne der, bilinmez.


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...