Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İSTANBUL’UN FETHİ, TARİHTE NEYİ DEĞİŞTİRDİ?

29 Mayıs 2013 Çarşamba

İstanbul’un fethi, sıradan bir şehrin düşmesinden çok öte bir hâdisedir. Hem Türk-İslâm tarihinde, hem Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

 

İslâm dininin doğuşu sırasında dünyada iki büyük devlet vardı: 1-İran’da Sasanî İmparatorluğu; 2-Anadolu, Suriye, Mısır ve Balkanlar’da Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu. Birincisi daha ikinci İslâm halifesi Ömer devrinde Müslümanlar tarafından ortadan kaldırıldı. Toprakları da fethedildi. Bizanslılardan ilk olarak Suriye fethedildi. Doğu Roma’nın başşehri Konstantinopolis (Arapların tabiriyle Kostantiniyye), Müslümanların bir ideali oldu. Hazret-i Peygamber’in Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen “Kostantiniyye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” ve Buharî’de geçen “Kostantiniyye’ye ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadis-i şerifleri bu ideali sembolize eder.

Dünyanın başşehri

Halife Muaviye devrinden itibaren Müslümanlar İstanbul’u almak için çok uğraşmıştır. Burayı fethetmek için ilk ordu, 670 senesinde, sonraları halife olan Yezid’in kumandanlığında gelmiş; bu orduya hayli sahâbî iştirak etmişti. Bunlardan biri de bugün İstanbul’da Eyyüp Sultan diye bilinen ve adıyla meşhur bir semtte türbesi bulunan Hâlid bin Zeyd idi. 80’i aşkın yaşıyla, Peygamber sözünün müjde ve bereketine kavuşabilmek için kuşatmaya katılmıştı. Fetih mümkün olmadı. İslâm ordusu dizanteri salgınına yakalandı.

Daha sonra Emevi halifesi Abdülmelik, oğulları Süleyman ve Mesleme’yi 715 senesinde tekrar şehri kuşatmak üzere gönderdi. Mesleme, Anadolu üzerinden kara yoluyla; kardeşi Süleyman da Ege denizi üzerinden gelerek şehri kuşattı. Şehrin tamamı fethedilemedi. Ama Mesleme, bugün İstanbul’un büyük bir semti olan Galata’yı alıp yedi sene oturdu. Bugün hâlâ ayakta olan Arab Câmii o günlerin hatırasıdır.

Asırlar sonra Osmanlılar bu ideali canlandırdı. Dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid ve torunu Sultan II. Murad zamanında defalarca şehir kuşatıldı. Ancak başka düşman taarruzları sebebiyle her defasında kuşatma kaldırıldı. Şehir, hem çok stratejik mevkidedir; hem de tabiat itibariyle çok güzeldir. Fransa İmparatoru Napoléon demiş ki “Dünya tek bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu”. Bugün bile öyledir.


Şehri fethetmek yedinci Osmanlı padişahı Sultan II. Mehmed’e nasip oldu. 21 yaşındaki bu deha hükümdar, gece gündüz kuşatma planları yaptı. Çabuk soğuyan topu keşfetti. Boğaz’ın Avrupa yakasına kısa zaman içinde bir hisar yaptırdı. şehirde ciddi bir istihbarat faaliyeti yürüttü. Katolik baskısından çekinen, şehir Ortodokslarının gönlünü kendisine meylettirdi. Nihayet şehrin içlerine doğru uzanan halicin ağzında Bizanslıların gerdiği zinciri aşamayınca, gemileri karadan denize indirerek, şehri kalbinden vurdu. Toplar şehir surlarını dövdü. 53 gün sonra şehri savunan Latinler teslim oldu. Elinde kılıç savaşırken ölen son imparatorun ölüsü, surlarda bulundu. Padişah, bu kahraman düşmana gereken saygıyı göstererek defnedilmesine izin verdi.

 

Dönüm noktası

İstanbul’un fethiyle Müslümanların önü açıldı. Osmanlılar, arkalarını emniyet altına aldı. Zira her askerî teşebbüsünde, karşısına Bizans’ın Avrupalılarla ittifakı çıkıyordu. Böylece Müslüman orduları Viyana’ya kadar gitti. Avrupa, İslâmiyet ile tanıştı. Balkanlarda hayli topluluk Müslüman oldu.

       İstanbul'un fethini tasvir eden 1903 tarihil ecnebi bir kartpostal

Çok kimselerin teşebbüs ettiği İstanbul’un fethine genç bir hükümdar iken muvaffak olması, Peygamberin ismini taşıyan Sultan II. Mehmed’e, bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazandırdı. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. İstanbul’un fethiyle, torunu Yavuz Sultan Selim’in alacağı halifelik unvanına da elverişli bir zemin hazırladı. Bütün Müslüman dünyası, Kostantiniyye’yi fethedip Hazret-i Peygamber’in müjdesine nâil olan sultanların halifeliğini tereddütsüz kabul etti. Fatih Sultan Mehmed ve Osmanlılar, böylece İslâm ve Türk tarihinin bir iftihar vesilesi oldu. Peygamberin fethi müjdeleyen sözünde geçtiği için, Osmanlılar, Kostantiniyye ismini muhafaza etti. Constantinus gibi büyük bir hükümdarın kurduğu dünyanın bu en güzel ve mühim şehrini fethettiklerini göstermek için bu ismi iftiharla kullandı. Paralar bu isimle basıldı.

İstanbul’un fethi, dünya tarihi bakımından da dönüm noktasıdır. Latinler, kuşatmayı bir haysiyet meselesi olarak görmüş; mezhep farkına bakmayarak Hıristiyan tarihinin bu mühim şehrini korumak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Şehri kahramanca müdafaa ettiler. Ama mağlup oldular. Sultan Fatih, bu şövalyelere, şövalyece muamele etti. Kahramanlıklarının karşılığı olarak memleketlerine dönmelerine izin verdi. Artık Avrupa’da Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği inancı doğdu. Bunun üzerine Batıda yer aramaya başladılar. Bu da yeni keşiflere yol açtı. Yeni Dünya’nın serveti Avrupa’ya aktı. Böylece Rönesans ortaya çıktı.

İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.


İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.

1402’de Timur ordusu tarafından perişan edilmiş iken, 50 sene içinde toparlanıp İstanbul’u fethetmek az bir iş değildir. Bu fetih, Osmanlı Devleti’ni bir imparatorluk yapmıştır. İmparatorluk, çeşitli taçların kendisine bağlı olduğu büyük devlet demektir. Osmanlı Devleti, an’aneleri basit bir beylik idi. Fetih, bu beyliği, imparatorluğa taşıdı. Kırım, Bosna, Eflak, Boğdan, Arnavutluk gibi nice taçları elinde tutan Fatih Sultan Mehmed’i, Avrupalılar, Roma İmparatoru kabul etti. İtalyanlar, kendisini parçalanmış ülkelerini birleştirecek kahraman olarak gördüler. Floransa Dükü, Fatih’in resmini, üzerinde üç taç (Osmanlı, Bizans ve Roma tacı) bulunan madalyonlara bastırdı.

  

Ressam ve mimar Bellini'ni yaptığı Sultan Fatkih portresi ile kesilmiş üç taçlı İtalyan madalyonu

Padişah, İstanbul’da boş bulunan Ortodoks patrikliğine tayin yaptı. Ortodoksların da hâmisi olarak, Katoliklere karşı bir güç kazandı. Hristiyanlar arasındaki Katolik-Ortodoks bölünmüşlüğünü güçlendirdi. Müslümanlar bir şehri fethedince, ilk Cuma günü burada topluca namaz kılamları dinî bir emir olduğu için, savaş hukukuna uygun olarak, şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı câmiye çevirdiler. Diğer kiliselere dokunmadılar. Halkı da esir etmeyip, vatandaş statüsü tanıdılar. Hatta herkesin mülkünü, elinde bıraktılar. Padişah, şehrin hayatiyetini artarak devam ettirmesini istiyordu. Osmanlılar, XIII. asırdaki Latin istilasıyla harab hâle gelen ve bir daha toparlanamayan şehri imar ettiler. Anadolu ve Rumeli’den vasıflı nüfus getirip yerleştirdiler. Türkler, şehre, kendi mühürlerini bastılar.
 
  

 Önceki Yazılar
11.12.2017 - GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS

04.12.2017 - ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ

27.11.2017 - KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ

20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

Diğer makaleler için tıklayınız...