Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
OSMANLI DEVLETİ BİR TÜRK DEVLETİ MİYDİ?

10 Nisan 2013 Çarşamba

İmparatorluklarda çeşitli milletler yaşar. Çok dil konuşulur. Hükümdar, hepsinin babası pozisyonundadır. Bunları patırtısız yaşatmaya bakar. Herkes kendi kompartımanında, kendi kültürü ile yaşar.

Osmanlı Devleti, Moğol istilâsı sebebiyle Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen topluluğu tarafından, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Bizans sınırında bir uçbeyliği olarak kuruldu. Kısa bir zaman içinde fetihler sebebiyle çok sayıda Hristiyan ve Yahudi, Osmanlı tâbiyetine girdi. Hâkim sınıf Müslümanlar olmakla beraber, gayrımüslimler sayıca fazladır. Yavuz Sultan Selim’in fetihlerinden sonra, Müslüman nüfus, gayrımüslimleri biraz geçti. 1071’den itibaren Anadolu’ya az Türk geldi. XIII. asırdaki Moğol istilası sebebiyle biraz arttı. Ama esas Türk nüfusun artışı XVI. asırdan sonra Osmanlı hükümetinin göçebeleri iskân politikasıyla gerçekleşti. Müslümanlar içinde Türkler, sayıca fazla oldukları gibi, hanedan, ulema ve ordu vesilesiyle hâkim gruptur.

İstanbul'dan Ermeni kadın, Yahudi gelin ve Rum kız (soldan-1873)

Millet-i Hâkime

Osmanlı Devleti’nde XV. asırdan itibaren her otuz senede bir muntazaman toprak ve ahali sayımları yapılırdı. Askerlik ve vergiye esas teşkil ettiği için, sadece erkek nüfus sayılırdı. Bu bakımdan XVI. asırda Osmanlı nüfusunun 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yarısından biraz fazlası müslümandır. 1844’te 35 milyon nüfusun, 20 milyonu Müslüman; 15 milyonu gayrımüslimdir. Türkler 10, Araplar 7, Kürtler 1 milyondur. İstanbul’un 800 binlik nüfusunun tam yarısı gayrımüslimdir. Toprak kayıpları sebebiyle 1905’te 21 milyona düşen nüfusun, 15,5 milyonu müslümandır. 1914’te 18,5 milyon kişinin 15 milyonu müslümandır. Türkler yine de ekseriyet değildir.

İmparatorluklarda çeşitli milletler yaşar, çok dil konuşulur. Hükümdar, hepsinin babası pozisyonundadır. Bunları patırtısız yaşatmaya bakar. Herkes kendi kompartımanında, diğeriyle karışmadan kendi kültürü ile yaşar. Sultan II. Mahmud’un “Ben teb’amın Müslümanını câmide, Hıristiyanını kilisede, Yahudisini de havrada tefrik etmek (ayırmak) isterim. Aralarında başkaca fark yoktur. Hepsi benim evlatlarımdır” sözü bunu ifade eder. Hükümdar yabancı ırktan bile olabilir. İngiltere, Belçika, Danimarka, Norveç, Rus, Bulgar, Romanya, Yunanistan, Portekiz hanedanı Alman; İspanya ve İsveç hanedanı Fransızdır. Türk Babür Şah’ın kavmi Hindli; Ahmed Tolun’un kavmi Arab idi. Hükümdarın, her bir etnik sınıftan muhafızları vardır. İngiliz kralı bazen İskoç eteği giyer; Avusturya imparatoru, Macar üniformasıyla merasime çıkar. Sultan Hamid, Karakeçililer yanında, Arnavut ve Arablardan da millî muhafız alayları kurmuş; İstanbul’un fethini kutlamak isteyenlere, “Rum vatandaşlarımız rencide olur” diyerek izin vermemişti.

        

Alman asıllı İngiltere kralı V.George İskoç mahalli kıyafetiyle

Son asırda Osmanlı Devleti’ni, binlerce yıldır süregelen bir Türk tarihinin parçası sayan farazi bir tarih anlayışı ortaya çıkmıştır. Türklerin öncülük ettiği bir devlet olması itibariyle doğrudur. Ama bu devir, milliyetçiliğin olmadığı, ırk ve etnik kimliğin hiç mânâ ifade etmediği bir zamandır. Hanedan Türktür. Resmî ve askerî muhitte Türkçe konuşulur. Ama bir Türklük şuurundan; Türklük ile hâkimiyet arasında irtibattan söz edilemez. Türk tarihi, Türk topluluklarının mücadele ve savaşlarıyla doludur. Bir Osmanlı vatandaşı için gerçek kimlik dindir. XIX. asırdan itibaren Osmanlılık gerçekçi bir üst kimlik olmuştur. Osmanlı, hanedanın kurucusu olan padişaha izafeten ülke vatandaşlarına verilen isimdir. Ayırıcı değil, birleştiricidir. Müslümanlar, hâkim sınıftır. Eşitler arasında birincidir. Sırplar, Ortodoks milletinden sayılırken; aynı dili konuşan Boşnaklar, Müslüman millet-i hâkimesine dâhildir. Avrupa, Osmanlılara Türk derken, Müslümanlığı kasteder. “Türk oldu”, “Müslüman oldu” demektir.

 

Sultan Hamid devrinde Arab Zuav Muhafız Alayı (solda), Arnavud Muhafız Alayından borucu (sağda)

Ümitsiz Türkifikasyon politikası

Sarsılan imparatorluğu ayakta tutabilmek için İttihatçılar önce Osmanlılık siyasetine sarıldı. Ama kavmiyet afyonuyla sarhoş olmuş gayrımüslimleri elde tutamadı. Bunun üzerine girişilen ümitsiz Türkifikasyon (Türkleştirme) politikası, Arapları ve Arnavutları kopardı. İttihatçıların sızdığı cumhuriyet hükümetleri de bu politikayı sürdürdü. Anadolu’ya hicret eden Rumeli ve Kafkas halkları çaresiz seslerini kıstı. Ama Türklerden de evvel bu mıntıkada yaşayan Kürtler direndi. Üstelik Türkleştirme politikası, en büyük zararı Türk milletine verdi. Türklerle tarihî kültürleri arasında uçurum meydana getirdi. Türk dili, dini, kültürü dejenere edildi. Geçmiş, bir yandan külliyen reddedilirken; bir yandan da zengin bir mirasın parçası olarak görüldü. Mısır’da da firavunların isimleri caddelere verilmiş; heykelleri meydanlara dikilmiştir. Şah Rıza Pehlevî, İran devletinin kuruluşunun 5000. yılını Persepolis’te kutladı.

Ulus-devlet, imparatorluğa alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Hâkim ulus ve karşısında onunla çatışan azınlık vardır. Ankara da bu modaya uydu. Ancak dinî mazisi sebebiyle, sadece gayrımüslimleri azınlık saydı. Kürt ve diğer Müslüman halklar, bu kimlikleriyle ne azınlıklara, ne de hâkim millete dâhil edildi. Halbuki Osmanlılar zamanında bunlar millet-i hâkimedendi. Gayrımüslimler, dinî değil, aşırı milliyetçi vesilelerle eritildi. Bugün yaşanan problemlerin aslı budur. Modern demokrasilerde etnik kimliğe vurgu yapılmaz. İngiltere, Amerika ırka değil, ülkeye göre isim almıştır. Herkes mensup olduğu millete karşı hissen bağlılık uyabilir; kültürünü, dilini yaşatabilir. Ama bunu bir hâkimiyet ve baskı vasıtası yapamaz. İslâm-Türk siyaset geleneğinde de bunun örneği yoktur.

                                               Söğütlü Ertuğrul Muhafız Alayı


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...