Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
Osmanlı Devleti’nde Şehirliler, Köylüler, Göçebeler
GÖÇEBE MİLLETİZ VESSELÂM


13 Şubat 2013 Çarşamba

Osmanlı halkının bir kısmı şehirlerde; çoğu ise köylerde yaşar. Bir kısmı ise konar-göçer bir hayat sürdürür. Bunların statüsü aynı değildir.

Şehirliler, ya askerî sınıftandır, yani memurdur; yahud esnaftır. Şehir, kendine has kâidelerle idare olunan iskân merkezleridir. Mülkî âmiri, büyüklüğüne göre beylerbeyi, sancakbeyi veya kâdıdır. Bunların yardımcısı mesâbesinde belediye ve inzibat işleriyle uğraşan vazifeliler de vardır. Şehirler, ilk zamanlar emniyet için bir hisarla çevrilirdi. Sonra nüfus arttıkça, kalenin dibine de evler yapıldı. Banliyöler meydan geldi.

                   Şehir pazar ve ticaret demektir. Osmanlı Antakya'sında buğday pazarı.

Yahudi’nin köylüsü yoktur

Emniyet ve iâşenin istikrarlı biçimde temini için, şehirlerin nüfusu sâbit tutulur. Her isteyenin elini kolunu sallayarak şehre gelip yerleşmesi istenmez. Köylü, ekip biçmeyi taahhüd ettiği toprağı yıl kolay kolay terkedemez. XVI. asır sonlarından itibaren, Celâlî Isyanları ve İran Harbleri sebebiyle köylüler yakın şehirlere yerleşti. Böylece şehirlerde işsiz, fakir ve ümitsiz bir kitle teşekkül etti. Emniyet ve iâşe düzeni bozuldu.

Köylerdeki halk, ziraatle meşguldür. Tımarlı sipâhiden devlete ait araziyi kiralayarak çiftçilik yapar. Merkezden Cuma kıldırmak üzere beratla imam-hatip tayin edilmiş köylerde hükûmet temsilcisi bu imam-hatibdir. Mahallelerde de böyledir. Zira halkın en kültürlüsü odur. Resmî emirler halka tebliğ olunmak üzere köy imamlarına gelir. Mahkemede şâhidlik yapanların vasıfları da imamlardan sorulur. Sultan II. Mahmud, köy ve mahallelerde muhtarlık teşkilâtı kurdu. İmamlar, ihtiyar heyetinin içinde yer aldı.

Osmanlı Ermenileri sanatkâr olduğu için, yeni kurulan her şehre, ihtiyaç nisbetinde Ermeni gelip yerleşir. Rumlar da ticaretle uğraşır. Ermeni ve Rumların yaşadığı köyler de vardır. Ama Yahudiler hep şehirlidir.

                                           Bir Osmanlı Yahudi ailesi

Göçebe milletiz vesselâm

Osmanlı halkının bir kısmı öteden beri göçebe bir hayat yaşardı. Koyun beslemek; hayatını buna göre tanzim etmek; kısacası kolayca göçmek Eski bir Türk geleneğidir. Arap ve Kürtlerde de bu hayat yaygındır. Arap göçebelerine a’rabî dendiği gibi; Türk göçebelerine de yürümek fiilinden yürük adı verilmiştir. Köylülere Türk, yarı göçebe hayat yaşayanlara Türkmen denir.

Göçebeler; kışın sıcak yerlerde yaşar; kışın ise serin ve otu bol beldelere göçer. Muayyen köyleri ve evleri bulunmaz; çadırlarda yaşar. Umumiyetle koyun besler; deve ve atlarla konup göçer. Kıl çadır (kara çadır), aleyçik (kamış ve sazdan küçük çadır) veya topak evlerde yaşar. Topak ev, çamdan iskelet üzerine kubbe şeklinde kurulan, üzerine keçe örtülen bir çadır tipidir. Detaylı ve haşmetlidir; ama kurup sökmesi pratiktir. Kışın soğuğa, yazın sıcağa geçit vermez. 

Suriye, Irak, hatta Filistin’de çok sayıda göçebe Türk yaşar. Bunlar baharın kara çadırlarını, aleyçiklerini, topak evlerini söker; deve veya atalar yükler; önlerinde koyunları, keçileri, yanlarında köpekleri, kuzeye doğru yolculuğa başlar. Yüzlerce kilometreyi yaya aşarak Orta Anadolu’nun serin otlaklarına gelir. Yazı burada geçirir. Güzün tekrar geri dönüşe geçilir. Bu hâdise her sene tekrarlanır. Türklerin göçebe karakteri, bugün bile kendisini göstermektedir.

                                          Bir Avşar topake vi

Vergisiz hayat

Osmanlı Devleti, yeni fethedilen topraklara göçebe Türkmenleri yerleştirmeyi tercih etmiştir. Hükümetler, göçebeliğe sıcak bakmaz. Binlerce insanın göçü, hâliyle göç yolunda yaşayanlara zarar verir; asayişi bozar. Göçebeler vergi vermez, askerlik yapmaz. Medenî hayattan mahrumdur. Üstelik bilgisizlik sebebiyle dinî yaşantı zayıftır.

Göçebeler, XV. asırdan itibaren bir nizama bağlandı. Kendilerine vergi ve bazı mükellefiyetler kondu. Hükûmet, bunlardan okur-yazar birisini kethüdâ (kahyâ) olarak tayin eder; resmî işlerde bunu muhatap alırdı. Hükümet, XVI. asır sonlarından itibaren muntazam asker ve vergi alabilmek; ziraati geliştirmek; boşalan köyleri şenlendirmek;  göç yolları üzerinde verdikleri zararın önüne geçebilmek maksadıyla göçebeleri Anadolu’da boş köylere yerleştirmeye teşebbüs etti. Bilhassa Lale Devri’nde Anadolu’da yaygın bir iskân faaliyetine rastlanır. Alışageldikleri hayattan vazgeçmek istemeyen göçebeler, buna sertçe direndi. Ama ellerinden bir şey gelmedi. XVIII. asır sonlarından itibaren büyük ölçüde muvaffakiyetle neticelendi. Bilhassa Orta Anadolu, bu göçebelerle iskân edildi. Bunlar da kışın köy ve kasabalarda oturup; yazın yakın yaylalara çıkmak suretiyle göçebe hayatını sürdürdü.

                                                                    İzmir Tahtacı Yörükleri


 Önceki Yazılar
23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

Diğer makaleler için tıklayınız...