Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İSTANBUL’U SÜSLEYEN MUKADDES EMANETLER

08 Ağustos 2012 Çarşamba

  İstanbul’un her köşesi bir tarih. Hem de tarihin çeşitli devrelerine dair izlere sahip. Hele Topkapı Sarayı’nda saklanan Mukaddes Emanetler, şehrin bu vasfına ayrı bir renk katıyor şüphesiz.

Topkapı Sarayı, sadece asırlarca bir cihan imparatorluğunun idare edildiği yer değil. Bâbüssaade denilen kapıdan girilen üçüncü avlusunun bir köşesinde, dünya Müslümanları için çok kıymet arzeden bazı emanetleri misafir ediyor. Emânât-ı Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve peygamberlerle din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bu hatıralar saraya ayrı bir kıymet veriyor.

Nasıl toplandılar?

Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a gelişi çeşitli vesilelerle olmuştur. İstanbul’u kuran Bizans İmparatoru Constantinos’un annesi 330’da ölen İmparatoriçe Helena, İsâ aleyhisselâma iman etmişti. Çok dindar bir kadın olan imparatoriçe, ziyaret maksadıyla Kudüs’e gittiğinde, Hazret-i İsâ ve müminlerine ait eşyayı İstanbul’a getirdi. Rivayete göre Çemberlitaş’ın altında bunlar için hususî bir mekân yaptırdı. Bunların bir kısmının uydurma olduğu açıkça söylenmekle beraber, hepsi için aynı şey kati şekilde iddia edilemez. Hazret-i Yahya’nın kol ve kafatasına ait kemik parçalarının bu vesileyle geldiği rivayet olunur. Yahuda Kralı Herodes’in şehit ettiği Hazret-i Yahya’nın parçalanmış vücudu sevenleri tarafından saklandı. Başı Şam’da Emevî Câmii’ndedir.

Mukaddes Emânetler’in mühim bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonrasına tarihlenir. O zaman Kahire’de sembolik bir Abbasî halifesi vardı. Halifelik tabiatıyla Osmanlılara geçince, halife ve sultanın nezdinde bulunan bazı mukaddes emânetler de Osmanlılara intikal etti. Bu arada Mekke Şerifi Ebu Nümeyy Berekât, Kâbe-i Muazzama’nın anahtarıyla beraber kendisinde bulunan bazı mukaddes eşyayı da Sultan Selim’e gönderdi. Sonraki padişahlar zamanında da saraya gelen hatıralar vardır.

Daha sonra çeşitli yerlerde rastlanan bu gibi hatıralar devlet büyükleri tarafından satın alınmak veya sahipleri tarafından hediye edilmek suretiyle saraya geldi. Nihayet Osmanlı ordusunun bozulmasından sonra Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, İngilizlerin eline geçmemesi için ötekiler kadar ehemmiyeti olmayan bazı mukaddes eşyaları 1918’de Hicaz’dan gelen son trenle İstanbul’a gönderdi.

İbadet değil, bereket

Hazret-i Peygamber’in eşyası, hatta kestiği tırnak ve saçlar, arkadaşları tarafından teberrük edilmek üzere toplanırdı. Nitekim Hazret-i Peygamber’in sakalından Amr bin Âs’ın nezdinde saklanan birkaç taneyi vefatında gözlerinin üzerine konmasını vasiyet etmişti. Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Yakub’un görmeyen gözlerinin, Hazret-i Yusuf’un gömleği sürülerek açılması hâdisesine kıyasen, Müslümanlar Hazret-i Peygamber’in eşyasına şifa ve sair maksatlarla müracaat etmiştir. Hastalananlar, Hazret-i Ayşe’deki gömleği öper; Ümmü selemedeki bir tutam saçın konduğu suyu içerdi. Hâlid bin Velid, bütün muvaffakiyetlerinin başında taşıdığı bir sakal-ı şerîf sâyesinde olduğunu söylemiştir.

Her asırdaki Müslümanlar, bu eşyayı ibâdet edilecek değil, teberrük olunacak, yani bereketlenecek ve peygamberi hatırlatacak vesileler olarak görmüştür. Bu sayede Hazret-i Peygamber’e ait eşya titizlikle saklanarak sonraki nesillere intikal etmiştir. Bunlardan bilhassa hırka, minber, sancak gibileri halifelik alâmeti olarak görülmüştür. Ekserisi de Emevî halifeleri tarafından büyük gayretle toplanmıştır. Hırka-ı Saadet’e Hazret-i Muaviye 20 bin dirhem ödemişti. Ömer bin Abdilaziz, nezdindeki eşyayı, halka ziyaret ettirirdi. Bu eşya, Emevîleri deviren Abbasîlerin eline geçmiştir.

Moğolların 1258’de Bağdad’ı işgalinden kurtulan aile mensupları, bu eşyayı Kahire’ye götürdü. Memlûk Sultanı Kansu Gavri’nin, Osmanlılara yenilmesi hâlinde gemilere yüklenip Fas’a kaçırılmak üzere İskenderiye Kalesi’nde sakladığı hazinenin içinde bu eşya da vardı. Sultan Selim, bunları ziyaret edip Şefaat Ya Resulallah diyerek yüzüne gözüne sürdü; tekrar mühürletti; üzerine Hâzâ Muhallefâtü Resulillah (Bunlar Resulullah’ın bıraktıklarıdır) yazılarak gemiyle İstanbul’a gönderildi.

Bu emânetler içinde neler olduğunu da inşallah başka bir yazıda ele alırız.


 Önceki Yazılar
23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

Diğer makaleler için tıklayınız...