Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
MEDRESELİLER EN ENTELEKTÜEL KESİMDİ

10 Nisan 2012 Salı

Ortaçağ kültürünü ve medreselerin bu çağdaki konumunu anlatır mısınız?
Ortaçağ zannedildiği gibi karanlık bir çağ değildir. Hele Müslümanlar için hiç değildir. Üniversiteler bu devirde kurulmuş, sonra bütün dünyaya Müslümanlardan yayılmıştır. Kâğıt da öyledir. Üniversitelerde edebiyat, hukuk, ilahiyat ve felsefe okutulur. Medreselerde felsefenin yerini hikmet almıştır. Zira İslâmiyet’te felsefenin yeri yoktur. Felsefe aklın faaliyetidir.
Din ise nakildir. Ama din dışı eşyanın hakikatini anlamada felsefenin yeri vardır. Buna da hikmet-i tabiiyye demişlerdir. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi hep bu çerçevede okunur. Matematik (riyâziye), bilhassa hendese (geometri) ise mantık çerçevesinde dinin âlet ilimleri içinde okutulur. Medrese, cemiyeti yönlendiren en mühim yerdir. Bilgi, bir güçtür. Hatta bir silahtır.
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ KURULUŞ: 1453
Bugün Avrupa üniversiteleri kökleriyle ve gelenekleriyle övünürken medreselerin unutulmasını nasıl izah etmeliyiz?
Cemiyetin tercihi değişmiştir. Medreselerin temsil ettiği kültür terk edilmiştir. Böyle olunca medreseler ihmal edilmiş; sonra da cemiyetin ihtiyaçlarına yetmeyeceği hükmüne varılmıştır. Sonra da köhne bir dünyanın unsuru olduğu gerekçesiyle lağvedilmiştir. Ama şimdi gidin, İstanbul Üniversitesinin cümle kapısının üzerine bakın. Kuruluşu 1453 yazar. Hani ilk binanız, hani hususî elbiseleriniz, hani orijinal isminiz diye sormazlar mı? 1453’teki Fatih’in kurduğu Ayasofya medresesi idi. Turist otobüsleri park etsin diye otuzlarda yıkıldı. Medresenin camisi de müze oldu. İstanbul Üniversitesi 1933’te kuruldu. Osmanlının 1870’lerde kurduğu Dârü’l-Fünun ismine ve geleneklerine bile tahammül edemediler. Medreseler kalmalıydı. Zamana kolayca uydurulabilirdi. Nitekim Osmanlıların son zamanlarında medreseler ıslah edilmişti. 1854’te açılan ve Mekteb-i Nüvvab denilen kadı medresesinde okutulan dersler, Mekteb-i Hukuk’tan ileriydi. Medrese çıkışlı kadılar, mektep çıkışlı hâkimlerden daha bilgili, daha becerikli ve daha itibarlı idi.
 
MÜSLÜMANLAR İÇİN CAZİBE MERKEZİ İDİ
Medreseler, İslâm dünyasının kültür merkezi olmayı başarmış mıdır?
Büyük medreselerin bulunduğu İstanbul, Şam, Kahire, Buhara, Kazan gibi şehirler bir cazibe merkezi olmuş, dünyanın her tarafından Müslümanlar tahsil için buralara koşturmuş. Sonra birbirinden haberdar, ama kültürel farklılığını muhafaza eden ideal münevverler yetiştirmiş. Şimdi de bazı şehirlerde medreseler var. Ama eski parlaklığından eser kalmamış gibi. Şimdi kültür merkezleri az-çok mürekkep yalamış bir ilim yolcusunun, bir hocanın etrafındaki halkadan ibaret kaldı.
 
KOLEJ KÜLLİYEDİR
Medrese eğitimini anlatır mısınız?
Müfredat, Ortaçağ geleneği çerçevesindedir ve bugünden farklıdır. Talebeye bilgi yüklemek değil, doğru bilgiyi nereden bulabileceğini ve bunu nasıl analiz edeceğini öğretmektir. Küçük kitaplar okutulur. Birebir tedrisat mühimdir. Hoca, talebenin kalbine nüfuz eder. Neye ihtiyacı olduğunu keşfeder. Medresede talebeler yoktur. Tek tek talebe vardır. Bina fonksiyoneldir. Mabedi, kütüphanesi, aşhanesi, polikliniği, havuzu, bahçesi ile bir külliyedir. Talebe burada yatıp kalkar. Ailesinden, memleketinden kopmalı, ilim dünyasına tam yerleşmelidir. Böylece sadece ilim değil, aynı zamanda medreseli kimliğini de kazanır. İngiltere’de de üni versiteler, aynen medrese mimarisini benimsemiştir.  Üstelik talebe hiç değilse ilk sene burada yatmak zorundadır. Yattığı yere de kolej denir.  ülliyeden geldiği söylenir. Talebenin ibadetini yapması, temizliğe dikkat etmesi, edepli davranması, ahlâklı hareketi, giyim kuşamı, yemek yemesi hep kontrol altındadır. Talebe hem ilim öğrenir, hem edep.
 
MEDRESE BÜROKRAT YETİŞTİRİRDİ
Medrese mezunları hangi alanlarda devlet katında istihdam edilmiştir? Medrese mezunlarına yeni sisteme geçişte nasıl bir rol verilmiştir?
Osmanlılardan evvel ve Osmanlıların ilk zamanlarında her çeşit memuriyet medreselilerin  elindedir. Medrese dışında ancak çok karizmatik, çok yüksek meziyetli, çok soylu ve de tabii talihli birisi memuriyete gelebilir. Zaman ilerleyip bürokrasi hususî ve teknik bilgi gerektirince, Osmanlılar bu işi sarayda hususî yetiştirilenlere hasretti. Medrese, diyanet, adliye ve maarif hizmetlerine adam yetiştirir oldu. Bunlara ulemâ-yı rüsûm denir. Resmî hizmet ifa eden ulema demektir. Cumhuriyet devrinde medreseliler cemiyetin en entelektüel kesimi idi. Muallimlikten hâkimliğe kadar pek çok hizmette istihdam edildiler. Tabii sadakat ibrazı şartıyla.
 
CEMİYETİN SEVİYESİ BİRDEN DÜŞTÜ
Bir medeniyetin gelişmesi ve devamı için, kaynaklarına bağlı kalması gerekir. Medreseler bizim medeniyet tarihimizde nasıl bir rol oynamışlardır?
Ehl-i Sünnet’e bağlı, geleneğe sıkı sarılan, cemiyete lider pozisyonunda, gerektiğinde idarecileri sınırlandırabilen, sınıf şuuruna sahip güçlü bir topluluk meydana getirdi. Güzel konuşan, güzel giyinen, ağzının tadını bilen, güzel evlerde yaşayan, estetik değerleri gelişmiş, edebiyattan anlayan, nüktedan, hoşsohbet bir elit sınıfı teşkil etti. Bunlar, şeriatın koruyucusu sıfatıyla umumiyetle halktan veya idarecilerden zulme kayanların, hevâsına uyanların karşısında yer aldılar. Halk da bunların arkasına sığındı. Ulema tasfiye edilince, cemiyetin seviyesi birden düştü.
 
ULEMA ASTRONOMDUR
Ulemanın siyasî hayat, devlet hayatı ve toplum hayatındaki karşılığı nedir?
Ulema, bürokrattır. Ulema, hâkimdir. Ulema, muallimdir. Ulema, imamdır, hatiptir, vaizdir. Ulema doktordur. Ulema astronomdur. Cemiyetin her kesiminde hürmet telkin eden, cemiyetteki çalkantıları sağlam kişiliği ile önleyebilecek mevkidedir. Mahallenin, köyün muhtarı yoktur. Devlet, imamı muhatap alır. Halk ile devlet arasında aracı, bazen de arabulucu imamdır. Medreseler ulemada sınıf şuuru meydana getirmiştir. Çürük meyvelerin ayıklanmasını sağlamıştır. Kötü niyetlilerin bertaraf edilmesini sağlamıştır. Ulemayı ayakları yere sağlam basan, kendi ile barışık, kendinden emin bir hâle getirmiştir. Üstelik medreseler vakıf olduğu için her türlü baskı ve yönlendirmeden masundur, korunmuştur. Kendisine baskı yapıldığından yakınan veya hüküm vermenin mesuliyetinden korkan bir kadı, istifa edip müderrislik yapabilir. Maişetini az da olsa buradan çıkarır. Zaten çok kimse, dedikodusu çok kadılığa, parası az müderrisliği tercih etmiştir. Kadılar da maaş almaz, mahkeme harçlarından geçinir. İmam maaşını ya vakıftan, ya halktan alır. Medreseler vakıftır. Resmî müesseseler değildir. Bu sebeple kimsenin baskısı olamaz. Müderris de maaşını buradan alır.
 

 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...