Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
BİR ZAMANLAR HÂKİM OLMAK İÇİN ÜSTE PARA VERİLİRDİ

21 Mart 2012 Çarşamba

Antik Roma’da bir memuriyet elde eden kimse hükümete para öderdi. Bu âdet Hıristiyanlık zamanında da devam etti. Simon Magnus adındaki Samiriyeli bir büyücü, havarilerden şifa verme hassasını kendisine satmasını istemiş; havariler reddetmişti. Resullerin İşleri’nde anlatılan bu hâdise sebebiyle bir makamın satılmasına simoni denir. Bu bir tayin harcı iken, zamanla yozlaşarak bir çeşit rüşvete dönüşmüştür.

Hâkim

Mahsulün onda biri kiliseye

Ortaçağ’da her şehirde bir piskopos; mahalle ve köylerde papaz vazife yapar. Papazları piskopos, piskoposu da papa veya patrik tayin eder. Her kilisenin köylülerce kira karşılığı ekilen bir arazisi vardır. Papazın maişeti ve âyinlerin masrafı bununla karşılanır. 800 yılında Mukaddes Roma-Germen İmparatoru olarak taç giyen Frank Kralı Büyük Karl (Şarlman), bütün halkına, Yahudilerdeki gibi, mahsullerinin onda birini (decima), kendi ruhanî dairelerinin papazına vermelerini emretti. Ama bu kâfi gelmeyince kilise, hayatını sürdürebilmek için dinî makamları, hatta mensuplarına af kâğıdını para karşılığı satmaya başladı. Bazı idealist din adamları ve imparatorlar bununla mücadele ettiyse de hakkından gelemedi. Meşhur Rodrigo Borgia bu yolla papa olmuş ve kendisi de büyük bir servet elde etmiştir.

Bir grup İngiliz hâkim

Kilisenin bu yolla zenginleşmesi kralların iştahını kabarttı. Onlar da başta hâkimlik olmak üzere bütün memuriyetleri para karşılığı vermeye başladılar. Bunun için ilki 1522’de Fransa’da kurulmuş resmî bürolar vasıtasıyla ihâle açılır; işe ehil olanlardan en yüksek parayı ödeyene memuriyet satılırdı. Fransa Kralı VIII. Charles, hâkimlerin vazifeye başlamadan evvel bu makamı satın almadığına ve satmayacağına yemin etmesini emretti. Böylece garip bir vaziyet doğdu. Hâkimlik gizlice alınıp satılmaya devam etti. Ama hâkimler daha vazifeye başlarken yalan yere yemin eder oldular.

Fransız hâkim

Satıyorum, sattım!

1567’de hâkimlere vazifesini başkasına devredebilme imkânı tanındı.  IV. Henri devrinde daha da ileri gidilerek intikal vergisini ödemek şartıyla vârislere geçmeye başladı. Ölen bir hâkimin vârislerine para ödeyerek de hâkimlik elde edilebilir. Paris için bu fiyat 500 bin, taşrada 30-50 bin altın frank civarındadır. Bu usul, hâkimlere büyük bir serbestlik temin etmiş; icabında kralları karşılarında titretebilmişlerdir.

İngiliz hâkimi

Bu devirde halkın hâkimlere hediye vermesi âdettir. Bu hediyelere épices (baharat) adı verilir. Önceleri badem şekeri, baharat gibi ufak-tefek şeylerden ibaretken sonraları paraya dönüşmüştür. Bu hediyelerin verilmesi 1402 tarihli bir fermanla mecburi hale getirilmiştir. Hâkimlik için 80 bin altın frank ödemiş birinin yıllık geliri, ekseriya 2 bini geçmezdi. Bu sebeple hâkimler umumiyetle zengin arazi sahipleridir. Böylece hâkimliğin babadan oğula geçmesindeki mahzurlar, bu ailelerin namuslu ve bilge oluşu ile bir nebze giderilmiştir. 1537’de Paris Yüksek Mahkemesi reisi Michel de l’Hospital, sağlam karakteri ile tanınmış; 1560’da şansölye (başbakan) olup, sağlam kanunlar neşretmiştir. Daguesseau, hukuk yanında, Yunan-Latin kültürü, İbranice ve matematik üzerine eşsiz malumatı ile meşhurdur. 1789 ihtilâlinden sonra hâkimliğin parayla satılması ve hâkimlere hediye verme âdeti kaldırıldı. Bugün bile Fransız hâkimleri belli ailelerden, az maaşlı, fakat itibarlı kişilerdir.

 

Hâkimlik nâehillere kalmasın!

Kâdılık, İslâmiyette farz-ı kifâye hükmünde dinî bir vecibe olarak görüldüğü için, kâdılar eğer zengin iseler, fahrî olarak çalışır. Hâkimin taraflardan hediye alması, dâvetlerine gitmesi yasaktır. Ancak hediye ile rüşvet arasındaki sınırın pek açık olmadığı şark cemiyetlerinde, hâkimlere hediye geleneği -hele hâkimin geliri de az ise- adalete gölge düşürmüştür. Mamafih Hazret-i Ömer, Kâdı Şüreyh’i Basra kâdısı tayin ettiğinde kendisine aylık yüz dirhem ve kâfi mikdarda buğday tahsis etmişti. Emevîler ve Abbasîler zamanında kâdılara giderek artan mikdarda maaşlar verilirdi. Meselâ Halîfe Memun zamanında Mısır kâdısı olan İsa el-Münkedir’e aylık dörtbin dirhem (280 dinar, yani takriben 1400 gr altın) verilirdi.

Abbâsîlerin son devrinde, Şiî Büveyhoğulları Bağdad’a hâkim oldukları zaman, Sünnî âlimler, kâdılık makamına tayin için yüklü meblağlar ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Onlar da adaleti Şiîlerin eline bırakmamak için bu yüksek meblağları ödeyerek kâdılıkları elde ettiler. İlk defa 961 tarihinde Abdullah bin Hasen eş-Şevârib, senede 200 bin dirhem ödemek şartıyla Bağdad kâdısı oldu. Böylece kâdılıkların, hükûmete muayyen bir meblağ ödemek suretiyle deruhde edilmesi âdet oldu. Sonradan bu meblağları telâfi etmek üzere dâvânın taraflarının mahkeme harcı ödemeleri esası konuldu.

Abbasi kâdısı

 

Hediye ile rüşvet arasındaki sınır

Osmanlılarda da resmî makamlara getirilen kimseler, hükûmete câize (pişkeş) adıyla bir meblağ öderdi. Her ne kadar rüşvetle kâdı olanın hükmünün sahih olmadığına fetvâ verilmişse de, buradaki rüşvet, başkalarına hükümdarın bilgisi dışında verilen para olarak tefsir edilmiş ve kâdı olmak üzere hükümdara verilen câizenin buna girmeyeceği ifade olunmuştur. Çünki hükümdarın kâdı tayininde yalnızca parayı gözetmesi, o şahsın kâdılığa ehil olmadığını göz ardı etmesi düşünülemez. Gerçi hazine dara düştükçe, câizelere bel bağlanmış; memurlar da ödediklerini halktan çıkarmak istemiştir. Bu da suiistimale yol açarak, siyasî ve sosyal mekanizmayı bozmuştur. Maamafih tayinlerde câize alınmayan haller çoktur. Dolayısıyla bu âdeti umumileştirmek doğru olmaz.

Yıldırım Sultan Bayezid zamanına kadar zengin ve itibarlı kimseler sırf şeref ve dinî bir vecibeyi yerine getirmek maksadıyla hâkimlik yapar, maaş almazdı. Böyle kimse bulunmaz olunca, hâkimlerin mahkeme harçlarıyla geçinmeleri esası getirildi. Yanındaki memurların maaşını da kâdı karşılardı.  Bir bakıma adliyenin özelleştirilmesi mânâsına gelen ve hâkim istiklâli için çok elverişli olan bu usul, sonraları dâvâ sayısının azlığı ve başka sebeplerle kâdıların maddi sıkıntıya düşmelerine; rüşvet ve iltimasa yol açmıştı. Üstelik kâdılar vazifeye tayin edilirken hazineye câize ödedikleri için, vaziyetlerinin vehâmeti bir kat daha artmıştı. Bu sebeple Tanzimat’tan sonra kâdılara maaş bağlandı. Meselâ 1910 tarihinde Üsküdar kâdısı 35, müşâviri 15, başkâtibi 10, kâtibler 8, 6, 4, mübaşir 4 ve hademe 2 altın maaş alıyordu. (O zaman 7,2 gramlık bir Osmanlı altınının alım gücü şimdikinden çok fazla idi.)


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...