Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
CEMRE DÜŞTÜ DUYDUNUZ MU?

07 Mart 2012 Çarşamba

Cemreler, birbirini ardına suya, havaya ve toprağa düşer. Hava ısınmaya başlar. Kışın sonunu haber verir. Baharı müjdeler. İyi de, cemre nedir? Nereye düşer?

Eskilerin şaşmaz bir hava raporu vardır. Rumi takvimin çeşitli günlerine göre, havanın asıl olacağını önceden tahmin ederler. Kararlı bir şekilde kocakarı soğukları, öküz soğukları, Ülker fırtınası, zemheri, karakış, eyyam-ı bahur, kırlangıç fırtınası vs derken, pek de yanılmazlar. Öyle ki zaman zaman meteorolojiyi bile mahcub ederler. Bunlar asırların tecrübesi, moda tabirle yaşanmışlığı ile ortaya çıkan tesbitlerdir.

Kış memleketi

Kim ne derse desin, memleketimiz kış memleketidir. Bazı yerlerde sekiz ay hükmünü sürdürür. Yollar kapanır. Köylerin, hatta kasabaların dışarıyla irtibatı kesilir. Adam boyu, hatta ev boyu kar yağar. İnsanlar elde kürek, evlerinden sokağa kadar bir ince yol açar. Mahalleli, sokak ve caddede de aynısını yapar. Yollar, açık hava dehlizleri gibi, labirent gibi bir hal alır. Bir yere gitmek gelmek ancak kızakla mümkün olur. Saçaklarda kol kadar buz sarkıtları vardır. Kazaya yol açmasın diye, herkes kendi önündekini uzun sopalarla düşürür. Hastalanan, doktor yüzü görmeden ölür. Hatta don olunca kazmak zor olacağı için, güzden birkaç mezar yeri bile hazırlanır.

Yiyecek ve yakacak olarak, ambar ve odunlukta kalanlarla iktifa edilir. Mahalle bakkalında da mal azalır, bazıları biter. Sular donar. Evlerde su yoktur. Kar toplanıp, kazanlarda eritilir. Koca kar kitlesinden bir parmak su çıkar. İnsanlar, bez bebek gibi kat kat giyinir. Mecbur kalmadıkça dışarı çıkılmaz. Pencereler, soğuk girmesin diye yüksek ve küçük yapılır. Her odada ocak vardır. Dünya kadar odun yanar, ancak etrafını ısıtır. Soba keşfedilince herkesin bayram eder. Yine de ancak iki odada soba yanar. Bunu yakmak, ateşi korumak da zahmetlidir. Kömür yoktur. Odun boldur. Ama odun yapmak zordur. Yazdan hazırlanır.

Kışın suyu mu çıktı?

Kar yağdı diye mektepler, dükkânlar tatil olmaz. Herkes işin başınadır. Ancak ticaret zayıflar. Köylük yerde kış istirahat zamanıdır. Yine de boş durulmaz. Yazın çeyiz işleyen kızlara kızılır. “Kışın suyu mu çıktı!” denir. Uzun kış gecelerinde kızlar el işi yapar. Komşular birbirine gidip sohbet eder, oyun oynar, kestane kavurur, boza içer. Yatsıya gitmek zor gelir. Câmi soğuktur. Her gece mahallede biri misafir odasını yakar. Mahalleli orada toplanıp yatsıyı kılar. Sonra sohbet eder. Kitap okunur.  Çay-kahve içilir. Bunlar kışın neşeli taraflarıdır. Tabiattaki durgunluğa mukabil, canlı bir cemiyet hayatı vardır.

Her taraf bembeyaz bir manzaradır. Kar berekettir, denir. İlk kar yağdığında herkes sevinir. Bu sevinç ve heyecan, zamanla yerini kaygı ve bıkkınlığa bırakır. Kış sonuna doğru insanlar patlayacak gibi olur. Bu sıkıntılı hal, ilk cemrenin düştüğü haberi ile kaybolur. Yerini neşe ve ümide bırakır. Bahar müjdesi!

Bahar müjdesi!

Şubat’ın 21, 28 ve Mart’ın 7’sinde, havaya, suya ve toprağa cemre düşüp, bunları ısıttığına inanılır. Birinci, ikinci ve üçüncü cemre denir. Cemre, ateş koru demektir. Hacıların Mina’da taşladığı ve şeytan adını da verdiği üç dikili taşın her birine cemre denir. Malum, şeytan, ateşten yaratılmıştır.

Rivayete göre çok eskiden göçebeler, kış gelince hayvanlarıyla beraber barınmak üzere iç içe üç kıl çadır kurardı. Her birine de bir ateş yakardı. En içtekini büyükbaş, ikincisini küçükbaş hayvanlara, en dıştakini ise kendilerine tahsis ederlerdi. Şubat’ın 21. günü birinci çadırın ateşini söndürüp, büyükbaş hayvanları dışarı, sahraya çıkarırlardı. Şubat’ın 28. günü ikinci çadırın ateşini söndürüp küçükbaş hayvanları sahraya çıkarır; Mart’ın 7. günü de en son ateşi söndürüp kendileri de dışarı çıkarlardı. Bunlar Arap göçebeleri olsa gerektir. Arabistan’ın kuzeyinde, Mart 7’sinde dışarı çıkmak pek mümkün değildir. Nitekim cemre ve sukut-i cemerât (cemrelerin düşüşü) gibi tabirler Arapçadır.

Astronomlara göre cemre, üç yıldızdır. Bunlara kırmızıya yakın görüntüleri sebebiyle cemre de denir. Birincisi tarf yıldızlarından re’sül-hayye, ikincisi hen’a yıldızlarından zirâü’ş-Şamî, üçüncüsü cebhe yıldızlarından kalbü’l-esed adındaki yıldızdır. İlki 21 Şubat’ta güneşin doğumundan öğleye kadar batmaya meyleder ve havada ısınma emarelerine rastlanır. İkincisi 28 Şubat sabahı batmaya başlayınca suda hararet eseri görülür. Üçüncüsü 7 Mart’ta burç vakti ortaya çıkarak toprakta ısınma zuhur eder. Bunlara cemretü’l-hevâ, cemretü’l-mâ ve cemretü’t-türâb adı verilir. Yani sırasıyla suya, havaya ve toprağa cemre düştü denir. Takvimlerde Arapça-Farsça karışık, cemre-i ulâ behevâ, cemre-i sâniye beâb ve cemre-i sâlise behâk yazardı.

Cemre düşüşü hakkında açık bir fennî kayıt yoktur. Mamafih şubat, bahara en yakın kış günlerini ihtiva eder. Güneşin devri değişir ve geceyle gündüzün uzunluğu birbirine yaklaşır. Güneş şualarının, yeryüzüne gelişi ve yansımasında yavaş yavaş bir düzgünlük hissedilir. Bazıları niye hemen hava değişmedi diye sabırsızlanır.

Cemreviyye

Osmanlı şairleri, bayramlar, mevsimler, mübarek günler ve millî hâdiseler hakkında manzumeler düzdüğü gibi, cemre düşüşü hakkında da şiirler yazarak devlet büyüklerine arzederdi. Bunlardan şair Sâbit’in, Şeyhülislâm Ali Efendi’ye takdim eylediği cemreviyyeden birkaç beyit aşağıdadır:

Dil âteş-i muhabbet ile feyzyâb olur,

Derya gibi ki, cemre de pür âb ü türâb olur.

 

Nîl-i hevâye düşdü bugün nokta cemreden,

Şimden geru serâb-ı muhabbet şerâb olur.

 

Yâh-beste mey ki pâre-i yakut-i surh idi,

Tesir-i cemreden yine lâl-i müzâb olur.

 

Dâvâ-yı imtizacına berf ile cemrenin,

Ateşle pembe kıssası fasl-ı hitâb olur.

 

Bir hamlesine tâbver olmaz erir gider,

Dev-i sefîd-i berfe de cemre şihâb olur.

 

Kalmaz şu feyz-i cemre ile nevbahara dek,

Bir nahl-i köhne tâze vü şeyh şâb olur.

 

Düşdükçe cemre, micmere-i gonce-i güle,

Nükhet şemim ü amber ü şebnem gülâb olur.

 

Cemre ile hâbgâhına ateş bırakdı gül,

Bülbül döne döne ocağında kebâb olur.

 

Âlemde lûtf-i cemreyi mürg-i çemen bilür,

Ateş düşer derûnuna pür ıstırâb olur.

 

Âlem ısındı, cemreye zira merâhimi,

Eltâf-ı kutb-i âlem gibi bîhisâb olur.

 


 Önceki Yazılar
13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

Diğer makaleler için tıklayınız...