Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
KONUŞAMAYAN ÇOCUKLARI GETİRİP SADRÂZÂMA OKUTURLARDI

08 Şubat 2012 Çarşamba

KONUŞAMAYAN ÇOCUKLARI GETİRİP SADRÂZÂMA OKUTURLARDI
Sadrâzâm, padişahtan sonra devletin bir numaralı adamıdır. Dünyanın en güçlü şahsiyetlerindendir. Bir sözü mühim bir icraattır. En ufak bir hatası hayatına mâl olabilir.

İlk Osmanlı veziri Orhan Gâzi’nin kardeşi Alâaddin Paşa’dır. Vezirlere paşa denme âdeti de buradan gelir. Sonradan diğer vezirlere üstünlüğünü tebârüz ettirmek maksadıyla vezirievvel veya veziriâzam denilmiş; XVI. asırdan sonra sadrâzâm tabiri kullanılmıştır. Padişahın mutlak vekili ve icrânın başıdır.



Ya mektepli, ya alaylı
Sadrâzâm, umumiyetle enderûndan yetişen, muayyen rütbeleri aşıp devlet hizmetinde liyâkat ve sadâkati ile temâyüz eden vezirlerden tayin olunur. Osmanlı bürokrasisinde yükselenler ya mekteplidir veya alaylıdır. Mektepliler de ya medreseden veya enderûndan yetişmedir. Ötekiler, ya bürokrasi kalemlerine şâkird (kâtip çırağı) olarak girip liyakatiyle yükselenlerdir veya bunun dışında kalan devlet memurlarından, meselâ saray ağalarından sivrilenlerdir.

İlk vezirler ekseriya Anadolu Türklerindendir. Sultan Fâtih devrinden itibaren pençik (esir) veya devşirme asıllı olup Enderûn-ı Hümâyun’da (saray akademisinde) yetişmiş paşalar vezirlik makamına getirildi. Padişah, hânedanın yanında, başka güçlü âilelerin ve bir aristokrasi sınıfının doğmasını istememiştir. Hatta bu vezirler saraya dâmâd yapılarak, aralarında akrabalık kurmak suretiyle bir güç odağı olmalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Hıristiyan asilzâdelerinden de ihtidâ ederek Osmanlı hizmetine geçen çok devlet adamı vardır. İçlerinden Mahmud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa gibi sadrâzâmlar çıkmıştır. Bunlardan birincisi Bizans, ikincisi Hersek, üçüncüsü Arnavud kral âilesinden birer prens idi.

Mühr kimdeyse sadrâzâm odur
Sadrâzâm, padişahın mührünü tevdi etmesiyle tayin edilir. Padişaha ait bütün salâhiyetleri kullanabilir. İcraatı, padişah fermânıyla ilân olunur. Ancak mühim meseleleri ve tayinleri telhis (üst yazı) şeklinde padişaha arzedip tasvibini alır. Padişahın doğrudan tayin ettiği kimseleri azledemez. Akçeli işlerde defterdara danışması mecburîdir. Vezirler de dâhil her türlü devlet memurunu sadrâzâm tayin eder. Yalnızca ilmiyye sınıfının tayinlerini şeyhülislâm yapar; sadrâzâm da bunu padişaha arzeder. Seferde salâhiyetleri daha geniştir. Padişah gibi fermân neşredebilir. Mühr-i hümâyunun geri istenmesi de azil mânâsına gelir. Sadrâzâm mührü yanından ayırmazlar. Hatta Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümâyunla girdiği meşhurdur.

Padişah, icraatında sadrâzâma müdahale etmez. Tasvip etmiyorsa, azledip yerine başkasını getirebilir. Kanunî Sultan Süleyman, ava gittiği Kâğıthâne’de eski bir suyoluna rastlamış; bunun tamir edilip şehre su getirilmesi için Nikola adında bir Rum mimar ile anlaşıp kendisiyle birkaç defa görüşmüştü. Bunu işiten Sadrâzâm Rüstem Paşa mimarı hapsetti. Padişah, sebebini sadrâzâma sorduğunda, kendisinin haberi olmadan padişahla görüşerek devlet hazînesine önceden planlanmamış bir masraf açtığı için hapsedildiğini söyledi. Bir başka deyişle kendi işine müdahale etmesinden dolayı padişaha serzenişte bulundu. Aynı padişah, Trablusgarb fâtihi Turgut Reis’e kaptan-ı deryâlık ve Cezâyir Beylerbeyiliği verilmesini istediği halde, rütbesinin bu terfiye müsait olmadığı gerekçesiyle Sadrâzâm Rüstem Paşa tayini yapmadı. Turgut Reis yıllar sonra Trablusgarb Beylerbeyi oldu, ama kaptan-ı deryâlığa ömrü yetmedi. Koçi Bey, sadrâzâmın işinde müstakil olması gerektiğini söyler. Böyle başbakanlara İngiltere’de bile ancak XIX. asır başlarında rastlanır.


Sadrâzâm (sağda), Sultan II. Mahmud'un huzurunda. Ortada Kâhya Bey

 

7/24 mesai
Sadrâzâm, Divan-ı Hümâyun toplantılarına riyâset eder. Salı ve Perşembe dışında her gün öğleden sonra kendi konağında divan kurup vazife sahasına giren işleri müzâkere eder. Buna İkindi Divanı denir. Kabine zamanla böyle teşekkül etmiştir. Cuma günü kazaskerlerle ve Çarşamba günü de İstanbul (Suriçi, Galata, Üsküdar ve Eyüb) kâdıları ile toplantı yapar. Sadrâzâmın huzurunda yapıldığı için bunlara Huzur Mürâfaası denir. Cuma Divanı’nda, kâdıların verdiği kararlar kontrol edilir. Burası bir nevi temyiz mahkemesidir. Belediye meclisi hüviyetindeki Çarşamba Divanı’nda ise İstanbul’un meseleleri görüşülür. Toplantıdan sonra kol gezilerek çarşı teftiş olunur. İstanbul’un vâlisi yoktur. İstanbul kâdısı aynı zamanda belediye reisidir.

"Sadrâzâmın kapı halkının (maiyetinin) başında kâhya bey bulunur. 1835’de Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) adını aldı. Sadrâzâm sefere çıktığında yerine sadâret kaymakamı vekâlet eder. Bugünki başbakanlık müsteşarının yerindedir. Bâbıâli’de sayısı 300’ü aşkın memur çalışırdı. Her biri işinde fevkalâde mahirdir. Bir o kadar da sadrâzâmın kendisiyle gelip giden kapı halkı vardır.

Nimet külfet karşılığıdır!
Sadrâzâma mertebesiyle mütenâsip bir gelir tahsis edilmiştir. Güzel giyinişi, konuşması, yaşantısıyla, gelişmiş estetik zevkiyle bir Osmanlı eliti olması beklenir. Halkın, konuşmayan çocukları sadrâzâma getirip okutma âdeti, devletin sonuna kadar sürmüştür. Padişahtan sonra devletin bir numaralı şahsiyetidir. Bir sözü veya işi mühim bir icraat sayılır. En ufak bir hatası, devlet ve millet bakımından çok ağır neticeler doğurur. Hatta hayatına bile mâl olabilir. Siyaset meydanı kadar, harb meydanında da hayatını kaybeden çoktur. Tarih boyunca 215 sadrâzâm gelmiş; 292 defa sadrâzâm tayini yapılmıştır. İçlerinde mührü 22 sene taşıyan da vardır, birkaç saat taşıyan da…


Bâbıâli

Sadrâzâmlar önceleri kendi konaklarında vazife yapardı. 1656’da Sadrâzam Derviş Paşa’ya, yerinde bugün İstanbul Vâliliği’nin bulunduğu konak, alt katı ofis ve üst katı mesken olarak tahsis edildi. Artık burası sadrâzâmlığın resmî merkezi oldu. Vezirkapısı, Paşakapısı, Bâb-ı Âsâfî ve nihayet Sultan II. Mahmud zamanında Bâbıâli (Yüce Kapı) denilen bu konağa, Avrupalılar Suplime Porte adını vermiş ve bununla Osmanlı hükûmetini kasdetmiştir.


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...