Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
MUKADDES BELDELERE EN ÇOK HİZMET EDEN PADİŞAH

30 Kasım 2011 Çarşamba

Osmanlı padişahları Mekke ve Medine’ye çok hizmetlerde bulunmuştur. Ama bir tanesinin hizmetleri hepsinden çoktur. O da Sultan Abdülmecid’dir. İsmi Mescid-i Nebevî’de hâlâ yaşamaktadır.

           

İslâm hükümdarlarından, Haremeyn’e en çok hizmet eden Sultan Mecid’dir. Bu yolda şaşılacak bir himmet göstermiş, kerâmetleri zâhir olmuştur. Kâbe’yi ve Mescid-i Haram’ı esaslı tamir ettirmiş; Altın Oluk’u yenilemiştir. Medine’deki Mescid-i Nebevî’yi orijinal binası üzerine ve sütunların bile yerleri bozulmadan yeniden inşa ettirmiştir. İsmi bu mescide yeni açtırdığı Bâb-ı Mecidî adlı kapı ve şebekenin üzerine gömülmüş tuğrası ile yaşamaktadır. Hücre-i Saadet’e döşenmek üzere gönderdiği kâşî tuğlalar altına el yazısı ile kendi ismini mütevazıyane yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabul etmeyerek, “İki cihanın saltanatı Resulullah’a mahsustur” demiştir.  Mescid-i Nebevî’nin eski şeklinin 53 defa küçültülmüş hâlini İstanbul’da Hırka-i Şerîf Câmii’ne koydurtmuş; tamiratı bunun üzerinden aldığı raporlarla takip etmiştir. Haremeyn’in tamiri, o günün zor şartları altında 700 bin altına mâl olmuştur. Mescid-i Aksâ’yı da 20 bin liraya tamir ettirmiştir. Böylece Sultan Mecid, “Müslümanların Halîfesi ve Haremeyn’in Hâdimi” sıfatını hakkıyla taşımıştır.

         

Solda Kabe-i Muazzama'da Sultan Mecid'in yaptırdığı Altın Oluk; sağda Mescid-i Nebevî'nin Bâb-ı Mecidî adlı kapısı üzerinde Sultan Mecid'in tuğrası

Saray, yüz akımız

Sultan Mecid, Topkapı Sarayı’ndan ayrılarak, ahşap Çırağan, sonra kendi yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda oturdu. Topkapı, artık XIX. asır hayat ve teşrifatına uygun bir saray değildi. Eskimiş, farklı zamanlarda yapılan eklerle kullanışsız hâle gelmişti. Üstelik rutubetliydi. Babası veremden ölen, kendisi de veremli olan Sultan Mecid “Bu sarayda oturmaya devam edersek, soyumuz tükenecek” demiştir. Dolmabahçe Sarayı, son asrın en zarif sanat eserlerindendir. Bugün bile ele güne karşı yüz akımızdır. Böylece memleket bir sanat eseri kazanmış; bu kadar para milletin cebine girerek binlerce ailenin yüzü gülmüştür. Saray yapmak bir israf değil, ihtiyaçtır. Mamafih Avrupa saraylarından daha mütevazıdır.  Masrafı, 5 milyon lira tutan emisyon farkından karşılanmıştır (Metal paranın, nominal değeri ile baskı masrafı arasındaki emisyon farkı, hazine geliridir.)

      

Marmaray'dan 150 sene evvel Boğaz'dan Üsküdar'a tüpgeçit projesi

Saltanat devri, hep ilklere sahne olmuştur. Fennin baş döndürücü ilerlemesinden günü gününe haberdar olan padişah, yeni buluşların en önce ülkesinde tatbikini arzu etmiştir. Dünyanın ilk telgraf hattı İstanbul-Varna arasında kurulmuş, ilk telgrafı da Sultan Mecid çekerek oradaki asker evlatlarının hatırını sormuştur. İlk demiryolu Aydın-İzmir arasında döşenmiştir. İlk kâğıt para çıkarılmış; yeni mahkemeler ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek üzere Avrupa’dakilerle boy ölçüşen modern mektepler kurulmuştur. Harb Akademisi, Dârülfünun (İstanbul Üniversitesi), dârülmuallimîn (muallim mektebi), ziraat, orman, telgraf ve ebe mektepleri bunlardandır. Sikkeler, para, kuruş, mecidiye ve lira olarak ayarlanmıştır. İlk hususi gazete, ilk nüfus sayımı, ilk banka, ilk devlet salnâmesi (yıllığı), Şirket-i Hayriye adlı vapur işletmesi, encümen-i dâniş (ilimler akademisi), Mecidiye (Galata) Köprüsü, Mecidiyeköy semti, belediye teşkilatı, köle ticaretinin yasaklanması, ticaret ve ceza kanunları bu devrin eseridir. Boğaz’dan tüp geçit projesi yaptırmıştır. Arazi Kanunnamesi ile toprak nizamı büyük ölçüde tesis olunmuştur.

Padişah, yurt gezileri yanında, meclis, kışla, mektep ve tekkeleri ziyaret eder, imtihanlarına, açılış merasimlerine katılırdı. İlk fotoğraf çektiren padişahtır. Nazari musiki bilgisi çoktu. Donizetti, Liszt, Rossini gibi meşhur besteciler İstanbul’a gelip O’nun için marşlar bestelediler. Dellalzâde, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi Osmanlı bestekârlarını da himaye etti.

 

Solda ilk kâğıt para (kâime-i nakdiyye); sağda mazinin itibarlı gümüş parası Mecidiye

Bize sığınanı vermeyiz!

1848’de Macarlar, Avusturya’ya, Lehler de Rusya’ya karşı istiklâl emeliyle ayaklandı. İsyanlar sert bastırıldı. Milliyetçiler sınırı geçerek Osmanlı topraklarına sığındı. Sultan Mecid bunlara iltica hakkı verdi ve ısrarlara rağmen iade etmedi. Bu hareketi dünya amme efkârında büyük bir hayranlık uyandırdı ve ülkenin itibarını yükseltti. Hatta Londra’da gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp bizzat çektiler. O zamana kadar âdet olmadığı halde, ilk defa ecnebi sefarethanelerine iade-i ziyarette bulunarak diplomatik münasebetlere katkıda bulunurdu. İlk yabancı nişan kabul eden padişah da Sultan Mecid’dir. Fransa İmparatoru’nun Legion d’Honneur nişanını kabul etti. Korkunç bir açlığın pençesindeki İrlanda’ya para ve gıda yardımı yaptı. Öyle ki, bunun mikdarı, kraliçeninkinden yüksek olduğu için, tamamı kabul edilmedi.

    

     Solda Sultan Mecid'in portresi bulunan saat; solda Mecidî Nişanı

Tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etti

İstanbul’un en zarif câmilerinden Ortaköy (Büyük Mecidiye) Câmii’nden başka, Beşiktaş-Ortaköy arasında Küçük Mecidiye, Maçka-Nişantaşı arasında Teşvikiye ve Fatih’te Hırka-ı Şerif Câmilerini yaptırdı. Ayasofya’yı esaslı tamir ettirerek yıkılmaktan kurtardı. Dinine çok bağlı ve Nakşî idi. Annesiyle beraber Abdülfettah Akrî halifesi Yahya Efendi Tekkesi Şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye mensuptu. “Meclisinizden hiç ayrılmak istemiyorum. Sizinle görüştükçe ruhuma safa, kalbime inşirah hâsıl oluyor. Keşke sizin gibi birkaç kişi daha bulunsa idi” derdi. Yahya Efendi tekkesine çok maddî ardımda bulunmuş; hocasını hacca göndermiştir. Vefat döşeğinde iken hocasının çağrılmasını istemiş; Nuri Efendi de padişahın başucunda önce Kur’an-ı kerim okumuş, sonra salavat getirmeye başlamıştır. Bir zaman sonra padişah da kendisine katılmış, beraberce tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etmiştir.

                             Ortaköy Büyük Mecidiye Câmii

Vefatından sonra türbesi yakınındaki Yanyalı İsmet Efendi Nakşî Tekkesi dervişlerinin her Cuma gecesi, akşam ile yatsı arasında türbesinde hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti. Vefatından bir gün evvel hasta yatağında yatarken, mühim iradeler kendisine okunurken, sıra Medine ahalisinin bir istidasına geldiğinde, “Durun, okumayın! Beni oturtun!” buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. “Onlar, Resulullah efendimizin komşularıdır. O mübarek insanların dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fakat okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!” dediğini Eyüp Sabri Paşa anlatıyor.

Siz beni kötü tanıttınız!

Hükümeti halkın gözünden düşürmek için el altından tahrik edilen softalar ayaklanmasında, padişah Fatih Câmii’ne giderek kıyamı teskin etmek istemiş, vezirler “Aman efendim gitmeyin, hocaların niyeti kötü” diye karşı çıkınca “Hocalar hiç de kötü adamlar değildir. Onlara siz beni kötü tanıttınız” diyerek dediğini yapmış, atalarından miras cesaretiyle kıyamı teskine muvaffak olmuştur. Hatta yanına koruma olarak verilen bir süvari bölüğünü “Umumen halk aleyhimizde olduğu takdirde, bir bölük süvari beni muhafaza edemez” diyerek geri çevirmişti.

                               Beşiktaş Küçük Mecidiye Câmii

Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de okuyan Yahudi çocukları için dinlerinin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını ve mukaddes günleri olan Şabat’ın (Cumartesi) tatil olmasını emretmişti. Yakışıklı, güzel giyinen, iyi yaşamasını seven nezih bir zât idi. Bu sebeple yenilikçilerle ham sofular el ele vererek padişahı halkın gözünden düşürmeye çalışmıştır. Babası gibi istemediği halde çok düşman edinmiş; Frenk hayranlığı, sefahat ve israf ile itham olunmuştur. Hatta dinin ve hukukun müsaade ettiği meşru hakkı olan harem hayatı bile suç olarak gösterilmiştir. Hayatı ve hayratı bu sözleri yalanlamaktadır. Babası gibi sağlam iradeli olmaması, merhamet ve nezaketi belki de yegâne zaafıdır. Ancak Sultan Mecid’in kesip attığı tırnak bile olamayacak adamların, şimdi onu tenkit etmelerine ne denir?


 Önceki Yazılar
11.12.2017 - GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS

04.12.2017 - ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ

27.11.2017 - KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ

20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

Diğer makaleler için tıklayınız...