Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SEYYAH-I ÂLEM VE NEDİM-İ BENÎ ÂDEM EVLİYÂ ÇELEBİ 400 YAŞINDA

09 Kasım 2011 Çarşamba

Osmanlı tarihinden en büyük 10 isim sayılsa, Evliya Çelebi’nin burada yer alacağına şüphe yoktur. Evliya Çelebi hem parlak kişiliği, hem de emsalsiz eseri Seyahatnâme sayesinde ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

Unesco, meşhur seyyahın 400. doğum yılı olan 2011’i, Evliya Çelebi Yılı ilan etti. Bu vesileyle İskoçyalı tarihçi Caroline Finkel, Evliya Çelebi’nin gezdiği yerleri dağ bayır demeyip gezerek dokümanter çekiyor.

Ailesi aslen Kütahyalıdır. Unkapanı’nda 1611’de dünyaya geldiğinde, babası Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zillî, 105 yaşında imiş. 142 yıl da yaşamış. Evliya Çelebi’nin o devirde o zorlu seyahatleri yapabilmesi için gereken zindeliğin, babasından veraseten geçtiği anlaşılıyor. Büyük dedesi, tebdil-i kıyafetle gezen Sultan Fatih’i tanımayıp parolayı bilmediği için surdan içeri almayan, bu sebeple “Yavuz Er imişsin!” diye taltif edilen Yavuzer Sinan’dır. Böylece soyu Ahmed Yesevî’ye kadar ulaşır. Devrin büyük imamlarından Evliyâ Mehmed Efendi’ye hürmetinden babası bu ismi koydu. Annesi Sadrazam Damad Melek Ahmed Paşa’nın akrabası bir Abaza kızıydı.

Seyahat yâ Resûlallah!

Enderun’dan yetişti. Tatlı sesi ve güzel yüzü ile Sultan IV. Murad’ın alâkasını çekti. Hünkâr müezzini ve nedimi oldu. Sultan Kanuni devrinden kalma babasının hoş sohbeti kendisinde seyahat arzusu uyandırdı. Bir Aşure gecesi rüyasında Eminönü’ndeki Ahî Çelebi Câmii’nde kalabalık bir cemaat içerisinde Hazret-i Peygamber’i gördü. Huzuruna varınca; “Şefaat yâ Resûlallah!” diyecek yerde heyecanlanarak; “Seyâhat yâ Resûlallah” demesi üzerine, Hazret-i Peygamber tebessüm buyurup, bu gence hem şefaatini müjdeledi, hem de seyahate izin verdi. O cemiyette bulunan Sa’d bin Ebî Vakkas da gezip gördüklerini yazmasını tavsiye etti. Uyanınca ilk iş rüyasını Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlattı. Abdullah Dede, rüyayı tabir edip, “İbtidâ bizim İstanbulcağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulundu. Evliyâ Çelebi ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri neticesinde başlıbaşına bir İstanbul tarihi sayılabilecek Seyahatnâme’nin birinci cildini yazdı.

Babasının muhalefetine rağmen 29 yaşında ilk seyahatini Bursa’ya yaptı. Sonra Trabzon ve Kırım’a gitti. Girit seferine katıldı. Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın müezzin ve musahibi olarak Erzurum’a gitti. Anadolu’nun büyük kısmını dolaştı ve Tiflis ile Bakü’ye kadar uzandı. Azerbaycan ve Gürcistan seferine katıldı. Şam beylerbeyi Mustafa Paşa ile Suriye’ye gitti. 1650’de Melek Ahmed Paşa’nın sadrâzam olunca, maiyetinde gezmeye başladı. Rumeli’yi hep dolaştı. Elçilik heyetinde Viyana’ya kadar gitti. Avrupa’yı gezdi. 1671’de hacca gitti. Mekke’de 8-9 sene kaldı. “22 gazâya katıldım, 50 sene seyahat ettim” der.

Her yerde bir mezar taşı

Senelerce at üzerinde seyahat etmesi, cirit oynaması, iyi silâh kullanması, kendisine çeviklik ve sıhhat kazandırdı. Evlenmedi. Aileden zengindi.  Gezmesine imkân verecek memuriyetlerde bulundu. Katıldığı harblerden aldığı ganimetler ve verilen hediyeler ile gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten bir servet kazandı. Muhtemelen 1682’de vefat etti. Mezarı Şişhâne’de Meyyitzâde türbesi yanındaki aile mezarlığındaydı. Tek Parti devrinde yol bahanesiyle kaldırıldı. Taşları da bir çukura gömüldü. Mamafih şakacı mizaca sahip olduğundan, gördüğü yerlerde adına mezar taşları yazdırarak diktirirdi.

Evliya Çelebi gerek padişahlar, gerekse devlet erkânıyla ahbablık kurmuş olmasına rağmen, makam hırsına kapılmadı. Ömrünü gezmek, yeni insanlar ve beldeler tanımakla geçirdi. Seyahatnamesinde kendisini “seyyah-ı âlem ve nedim-i benî âdem” diye takdim eder.  Gerçekten gezip dolaştığı her yerde güler yüzü ve tatlı dili ile herkese kendisini sevdirmiştir. Nabza göre şerbet vermesini bilir, karşısındakinin huyuna gider, kalender olduğu kadar zeki bir zat idi. Maiyetinde bulunduğu herkesle hoş geçinmek gibi zor bir işi başaran meşhur seyyah, bu sayede meclislerin neş’esi olup, her yerde aranırdı. Yakışıklı ve sevimli idi. Bütün bunlara rağmen çok vartalar atlatmış; fakat her defasında bunlardan sıyrılmayı becermiştir. Nice muharebelere katılmış cesur bir silahşör ve usta bir okçu olduğunu da hatırlamak gerekir.

Ölümsüz bir eser

Evliya Çelebi, gördüğü yerleri ve hâdiseleri dikkatle gözden geçirir, yerlerin tarihini, hâdiselerin sebeplerini anlamaya çalışır; elde ettiklerini mümkün olduğu kadar meraklı bir ifadeyle anlatırdı. Seyahatnamesini eksik bırakmamak için görmediği yer ve hâdiseleri de, ya başkalarından öğrenerek yahud eski kitaplarından alarak görmüş gibi yazmıştır. Şark tarihçilerinin âdeti, her çeşit rivayeti tenkit süzgecinden geçirmeden yazmasıdır. Böylece her çeşit malzeme toplanmış olur. Bu sebeple Seyahatnâme’de bazen tezadlar görülür. Van’da fil doğuran kız, Erzurum’da çatıdan çatıya atlarken soğuktan donan kedi, imparatora padişahın imparatora hediyesi olarak Viyana’ya götürülen atın, etrafını saran şapkalılara bakıp üzüntüsünden ölmesi gibi hoş mübalağalara rastlanır.

Seyyahımız, kelimelerin menşeine öyle meraklıdır ki, bazen şehir isimlerinde gülünç benzetmeler yapar. Meselâ kalesi angarya ile yapıldığı için Ankara’ya böyle dendiğini söyler. Sultan Fatih ile eli kesilen mimarın muhakemesini anlatan ve eski İran mitolojisinden alınma menkıbe veya kitabesinde Kürtlere beddua edilen Muş’taki çeşme gibi nice rivayetler ihtiyatla değerlendirilmelidir. Hele Hezarfen Ahmed Çelebi figüründen, her şeyi en ince teferruatına kadar yazan Osmanlı tarihçilerinin ve arşivlerin ehemmiyetine rağmen hiç bahsetmemesi, bu kişinin hayalî bir şahsiyet olduğu hissini uyandırmakla beraber, mantık ölçüsüne vurulmadan her yerde kabul görmüştür.

Kendinden sonrakilere tarih ve coğrafya sahasında büyük bir hazine olarak bıraktığı ölümsüz Seyahatnâme, çarşılarından muharebe meydanlarına kadar o devrin renkli bir albümü gibidir. Aslı 10 cilddir. İstanbul’da beş ayrı yazma nüshası vardır. Eserin imlâsındaki tutarsızlık, her memleketin ağzına göre kaleme alınmasından ileri gelir. Bu bakımdan büyük bir diyalektik malzeme teşkil eder.


 Önceki Yazılar
13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

Diğer makaleler için tıklayınız...