Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
DÜNYADAN BİR ÂDİLE SULTAN GEÇTİ…

13 Nisan 2011 Çarşamba

Vaktiyle bütün İstanbul, servetini hayır yolunda harcayan Âdile Sultan’ı hayırla yâdederdi. Beş padişah zamanında hüküm sürmüş, çok acılar yaşamış, ama metanetini hiç kaybetmemiş bu hanımefendi şairin adı bugün eski mekânlarda yaşıyor.

İstanbul’un güzel mekânlarında hâlâ ismi yaşayan bir hanımefendi vardır: Âdile Sultan. Hababam Sınıfı’nın çekildiği Kandilli’deki sarayı şimdilerde düğün gibi aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Çamlıca’daki sayfiyesi vefatından sonra yetimhane olarak kullanıldı. Hâlihâzırda öğretmenevidir. Fındıklı’daki sahil sarayı ise bugün Mimar Sinan Üniversitesi’dir.

Sultanlar da ağlar!

Sultan II. Mahmud küçükken annesini kaybeden kızı Âdile Sultan’ı, çocukları yaşamayan bir başka hanımı Nevfidan Kadınefendi’ye emanet etti. Kadınefendi Âdile’yi kendi evladı gibi ihtimamla yetiştirdi. 19 yaşında iken yakışıklılığı ile meşhur Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa ile evlendirildi. Sultan Mecid sevgili hemşiresine Haydarpaşa Çayırı’nda bir hafta süren parlak bir düğün yaptı. Nikâhları Hırka-ı Saadet dairesinde kıyıldı.

Adile Sultan muhabbetle bağlandığı zevcinden üç çocuk dünyaya getirdi. İkisi küçükken vefat etti. Mehmed Ali Paşa, kayınbiraderi Sultan Mecid zamanında sadrazamlık yaptı. Çiftin pek mesud hayatı, Paşa’nın 1868’te vefatıyla sona erdi. Çok üzülen Adile Sultan inzivaya çekildi. Yeni evli yegâne kızı Hayriye Hanımsultan’ı da iki sene sonra kaybedince Adile Sultan’ın üzüntüsü katlandı. Kendisini ibadete verdi.

Sarayı kızlar mektebiydi

Dindarlığı, hassaslığı ve hayırseverliğiyle tanınmış, ömrü boyunca herkesten hep hürmet görmüştür. Mektep ve fukara evlerini tamir ettirip, çocukların okuması için gayret sarfeder; gelinlik kızlara çeyiz yaptırır, kurumuş çeşmelere su getirtirdi. Sultan’ın sarayı, ciddi bir kızlar mektebi gibiydi. Emsalsiz güzellikteki cariyelerini çok ihtimamla yetiştirirdi. Bunlardan çoğu saraya alınmış, padişah ve şehzadelerle evlenmiştir.

Âdile Sultan, aynı zamanda Osmanlı hanedanının divan sahibi tek hanım şâiridir. Şiirleri samimidir. Sultan Aziz için yazdığı mersiyesinde padişahın katline şahitlik etmektedir. Dedesi Sultan Kanuni’nin divanını bastırarak edebiyatımıza büyük hizmeti geçmiştir. Nakşi idi.

Âdile Sultan 1898 senesinde bir bayram sabahı Fındıklı’da vefat etti. Kalabalık bir cenaze merasiminden sonra Eyüp Sultan’a zevcinin yanına defnolundu. İki âşık, ebedî uykularını Haliç sahilindeki türbelerinde beraber uyumaktadır.

Âdile Sultan ile Damat Mehmed Ali Paşa'nın Eyüp Sultan'daki türbesi (Sahile yakındır)

Ayşe Sultan’ın hatıraları

Sultan Hamid’in kızı Ayşe Sultan büyük halası Âdile Sultan'ı şöyle anlatıyor: “Ölümünden sonra saraya gelen câriyeleri ve ağaları, efendilerinin hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zaptedemezlerdi. Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususî hazırlıklar yapılır, bu suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu. Hazinedarlar, askılar içinde kahvesini getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi. Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmî tazimi ifa eder, çıkardık. Babama, oğlum hitabında bulunur, babam da kendisine; “Emredersiniz halacığım” cevabını verirdi. Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyi ederdi. Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mavi-elâ gözlü, nurânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı. Giyinmesi tamamiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden papuç giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine salta dedikleri bol kollu bir ceket geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve lâ’llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli iğneler takardı. Başka hiç bir mücevher nişan takmazdı.”

Âdile Sultan'ın Fındıklı'daki yalısı

Öyle mi, memnun oldum!

Bir gün kalfasıyla beraber Hırka-ı Şerif ziyaretine giderken, Atikali civarında abdest tazeleme lüzumu hissetmiş; o zamanlar âdet olup ayıp sayılmadığı için önünden geçtikleri ve sahibini bilmedikleri bir konağın önünde arabalarını durdurarak mazeretlerini bildirmişlerdi. Nezaketle karşılandılar. Konağın hanımı o zamanın terbiyesi usulünce tanımadığı misafirlere havlu tuttu, sonra da kahve ve şerbet ikram etti.  Kahve esnasında ev sahibi misafirinin kim olduğunu öğrenmek istedi. Sultan tebdil gezdiğinden başka bir isim verdi. Ev sahibinin kim olduğunu sorunca da, “Cariyeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’nın zevcesiyim”  cevabını aldı. Ciddiyet ve metanetini muhafaza edip bir şey hissettirmedi. Güler yüz ve teşekkürle kendisini tanımayan kumasına veda ederek evden ayrıldı. Çok sevdiği zevcini üzmemek için bu hâdiseden hiç bahsetmedi. Vak’a, yıllar sonra Sultan’ın hazinedarından işitilmiştir. 

Âdile Sultan'ın Kandilli'deki sayfiyesi

Âdile Sultan divanından:

Bir na’tı:

Yüzün mir’at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah,
Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah,
Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an,
Kapanda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah,

Var iken destgîrim sen gibi bir şâh-ı zî-şânım,
Kime arz eyleyim, eyle meded hâl-i perişanım,
Sözün makbûl-i dergâh-ı Hudâdır ulu Sultânım,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sana Ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir,
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır,
Nazar kıl lutf ile senden diğer kim câresâzımdır,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sultan Aziz’e mersiyesinden:

Nasıl yanmam ki ben oldu olanlar Şâh-ı devrâna,
Bilinmez oldu hâli kıydılar ol zıll-ı Yezdâna.

Cihân matem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’a
Medet Allah mübarek cismi boyandı kızıl kana.

Nasıl hemşiresi bu Âdile yanmaz o Hakan’a,
Ki kıydı bunca zâlimler karındaş cihânbâna

Rızâ virmezdi adl ü şefkati zulm-i müşîrâna
Bütün nûr-ı firâkı saldı kalb-i ehl-i îmâna.

Bir münâcâtı:

İlâhî, bana tevfîkin itâatta medar olsun
Beni benden halâs eyle, gönül aşkında zâr olsun.
Seni zikreyleyim her dem, dil agâh ola bu zevke
Vücûdum zulmetin, mahvet derûnum şu’lebâr olsun.
Açılsın lâleler aşkınla sinem dâğ dâğ olsun
Dil-i virane yansın âteşinle bahtiyâr olsun.

Kızı için yazdığı mersiyeden:

Gerçi dünyaya gelen mâlûmdur elbet göçer

Ah kıldı ol civan ve ol melek ademe sefer

Sabrını lûtfet ilahî çün budur hükm-i kader

Gitti Hayriyem kerimem derdi geçti câne âh!

Kocası için yazdığı mersiyeden:

Devlet ü dine sadâkatle ederdi hizmet

Emri peygamberîyi icrâya kılardı gayret

Bir özü doğru, sözü doğru muhibb-i devlet

Öyle bir yâr için Âdile ağlar elbet

Bir Mehmed Ali Paşa idi ol dünyada

Vechini göstere Allah âna ukbâda

Âdile Sultan'ın verem olan kızı Hayriye Hanımsultan için yaptırdığı Çamlıca'daki Köşkü


 Önceki Yazılar
23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

Diğer makaleler için tıklayınız...