Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
KAZANAN KIZI ALIR!

16 Şubat 2011 Çarşamba

 

Semerkand’ın en güzel, zeki ve ilim sahibi kızıydı. Onunla evlenmek üzere sultanlar, şehzâdeler sıraya girdi.  O da evleneceği erkeği tayin etmek üzere bir müsabaka teklif etti…

Bundan 9 asır evvel Semerkant’ta Alâaddin isminde büyük bir fıkıh âlimi yaşardı. Çevresi kendisinden ilim öğrenmek ve fetvâ sormak isteyenlerle dolup taşardı. Bu âlimin yegâne çocuğu Fâtıma isminde bir kız idi. Bu kız sıradan bir çocuk değildi. Zekâsı ve çalışkanlığı babasının dikkatini çekti. O da kızını bir fıkıh âlimi olarak yetiştirdi. Fâtıma Hanım devrin büyük fıkıh âlimlerinden birisi oldu. Öyle ki babasının Tuhfetü’l-Fukahâ adlı meşhur eserini ezberledi. Babası, verdiği fetvâlarda kızının da imzasının bulunmasını isterdi. Fâtıma Hanım’ın yazısı da çok güzeldi. Çoğu zaman babasının verdiği fetvâları o yazardı. Aynı zamanda fevkalâde güzeldi. İffetine düşkün ve güzel ahlâk sahibiydi. Hanımlara ders ve fetvâ verirdi.

Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı!

Fâtıma Hanımın ilimdeki şöhretini, iffet, ahlâk ve güzelliğini işiten çok kimse kendisiyle evlenmek üzere tâlib oldu. Bunlar arasında bazı sultanlar ve şehzâdeler de vardı. Ancak Fâtıma Hanım’ın ne makamda, ne de yakışıklılıkta, ne altında, ne de ipekte gözü vardı. Evleneceği erkek için çok enteresan bir kıstas koydu. Babasının Tuhfe adındaki kitabını en güzel kim şerhederse, onunla evleneceğini söyledi. Bu vesileyle zamanın âlimleri Tuhfe’ye şerhler hazırlamaya koyuldular. Bu sayede çok kıymetli eserler yazıldığı için, Fâtıma Hanım’ın fıkıh ilmine çok hizmeti geçti.

Bu şerh edenlerden birisi Türkistanlı fakir bir âlim olan Alâaddîn bin Mes'ûd Kâsânî idi. Kâsânî, aynı zamanda Alâaddin Semerkandî’nin de talebesiydi. Kâsânî, hocasının kitabını en güzel şerhederek imtihanı kazandı. Fâtıma Hanım ile evlenmeye muvaffak oldu. Fâtıma Hanım, bu kitabı mehr olarak kabul etti.

Kâsânî için, “Şeraha Tuhfetehu, zevvece bintehu” (Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı) sözü meşhurdur. Bu kitap Bedâyi diye bilinir. Hanefî mezhebinde yazılmış en kıymetli kitaplardan birisidir. O zamana kadar alışılmadık bir üslûp ve tertipte yazılmıştır. Fıkhî hükümlerin delilleri verilmiştir. Yedi cilttir. Kâsânî bu eserinden sonra çok itibar kazandı. Melikü’l-Ulemâ (Âlimlerin Sultanı) unvanı ile anılmaya başlandı. Başta Mutezile olmak üzere bid’at fırkalarına parlak zekâsıyla cevaplar verdi.

Üçü imzâlamadan aslâ

Fâtıma Hanım, Alâaddin Kâsânî ile evlendikten sonra üçü beraber oturmaya başladılar. Hanımı Fâtıma, evlendikten sonra da zevcinin fetvâlarına yardımcı olurdu. Kâsânî, müşkil hususlarda zevcesinin fikrini almadan fetvâ vermezdi. Fâtıma Hanım hüsn-i hattı ile fetvâyı yazar, ikisi şâhid olmak üzere üçü birden imzalayarak fetvâyı sorana verirlerdi.

Baba Alâaddin Semerkandî 1144 tarihinde vefat etti. Kâsânî, zevcesiyle Konya’ya gitti. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mes’ud’dan itibar gördü. Fakat buradaki bazı âlimlerin hasedini çekince, sultan kendisini aynı zamanda damadı olan Zengî Atabeyleri’nden Nureddin Şehid’e elçi olarak gönderdi. Suriye, Mısır ve Irak’ın sultanı olarak Haleb’de müstakilen hüküm süren Nureddin Şehid, Kâsânî’yi itibar gösterdi. Onu Halâviyye Medresesi’ne müderris tayin eyledi. Böylece karı-koca Haleb’e taşınmış oldu. Nureddin Şehid, Kâsânî ailesine çok hürmet etti. Her ikisini de sık sık saraya aldırıp mühim işlerinde istişare ederdi. Saraylı hanımlar da Fâtıma Hanım’ın sohbetini dinlemek için birbirleriyle yarışırdı.

Alâaddin Kâsânî'nin Haleb'de ders verdiği Halâviyye Medresesi. Daha evvel Aya Elena adında bir Bizans kilisesi idi.

Hocamın kızı böyle istiyor

Haleb’de ne kadar itibar görürlerse görsünler, Kâsânî ailesi memleketlerini özlediler. Haleb’den ayrılmak üzere Nureddin Şehîd’e arzettiler. Nureddin Şehid gitmemeleri için ısrar etti ise de, “Hocamın kızı dönmek istiyor” diye özür beyan etti. Alâaddin Kâsânî, hocasının hatırını sayarak zevcesinin bir dediğini iki etmezdi. Bunun üzerine Nureddin Şehid, kaleyi içerden fethetmek üzere Fâtıma Hanım’a saraylı bir hanımı ricacı gönderdi. Fâtıma Hanım bu ricayı kıramayarak Haleb’de kalmaya razı oldu.

İlim, iffet, ahlâk ve güzelliği kadar, cömertliği de bol olan Fâtıma Hanım, kolundaki bilezikleri satarak, Halâviyye Medresesi imâretinde fakirlere her Ramazan gecesi iftar verme âdetini başlatmıştır. Fâtıma Hanım’ın fıkıh ve hadis sahasında eserleri de vardır. Mahmud adında bir oğulları oldu. Karı-koca onu da bir âlim olarak yetiştirdiler.

Fâtıma Hanım Haleb’de vefat etti. Zevci Alâeddin Kâsânî de çok geçmeden 1191 senesinde fâni dünyayı terketti. İkisi, Haleb’de Burrü’s-Sâlihîn kabristanında yan yana yatmaktadırlar. Halk arasında bu iki kabir “Kabrü’l-Mer’e ve Zevcihâ” (Hanım’ın ve Zevcinin Mezarı) diye bilinir ve ziyaret olunur.


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...