Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
EYÜP SULTAN’DAKi MEZAR KiMiN?

30 Haziran 2010 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!




Halife Muaviye’nin 670 yılında İstanbul’u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı.

Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa’da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş.

Kabir nasıl bulundu?
Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670’de İstanbul’u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid’i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye’nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre’nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos’a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.] Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid’e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek “Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım” dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı.
Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek “Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım” tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: “Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır” dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul’un fethi sırasında Akşemseddin’in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid’in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih’in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır.

Kabirde kimin olduğu mühim değil!
İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah’ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber “Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!” buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder.
Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans’tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans’ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu’da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil’de de vardır.
İstanbul’daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul’daki Çifte Sultanlar ile Anadolu’daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...