Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SULTAN KANUNİ DE AYAMAMA'DA MAHSUR KALMIŞTI

16 Eylül 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

 Mevsimler, iklimler, tabiat hâdiseleri 20, 50, 100, hatta 500 yıl gibi periyodlar takip eder. “50 yıl önce böyle soğuk olmuş”, “80 sene evvel de böyle sel gelmiş” derler. Büyükannem 1929 senesinde çok büyük bir sel geldiğini, arabaları, ağaçları ve insanları sürükleyip götürdüğünü, bir daha bu kadar büyüğünü görmediğini anlatırdı. Eskiler için sel zelzeleden sonra, yangından önce gelen bir âfetti. Dualarda Allah’ın himayesi istenen belâ-yı arziyye zelzeleyi, belâ-yı semâviye de seli ifade ederdi. Yağmur yağmadığı zaman “Ya rabbi hayırlı yağmurlar ver!” diye dua ettikleri gibi, yağdığı zaman da endişeyle “Ya rabbi âfetinden koru!” demeyi ihmal etmezlerdi. Yağmur yağdığı zaman evden dışarı çıkmayan, şimşek ve gök gürültüsünden korkan, endişe içinde yağmurun bitmesini bekleyen İstanbul hanımlarına yetiştik.

Sel âfeti insanlık tarihi kadar eskidir. Peygamberlere kafa tuttuğu için sel âfeti ile helâk olanların menkıbeleri çoktur. Dünya büyük sellerle büyük tufana boğulmuş, ancak Hazret-i Nuh‘un yaptığı gemiye binen müminler kurtulmuştur. Kur’an-ı kerimde anlatılan seyl-i arim denilen sellerle Yemen’deki meşhur Mârib Barajı yıkılıp, Sebe ülkesinin dillere destan şehirleri, binâları, bahçeleri hâk ile yeksân olmuş; halkın ekserisi ülkeden göç etmek zorunda kalmıştı. Gassân kabilesi Şam’a, Ezd kabilesi Amman’a, Huzâa kabilesi Tihâme’ye, Huzeyme kabilesi Irak’a, Evs ve Hazrec kabileleri de Yesrib’e (Medine-i Münevvereye) yerleşti.

Yemen'deki dillere destan Mârib barajı'ndan kalıntılar

AVA GİDERKEN...

Sevgili hanımı Hürrem Sultan’ı, ayrıca dört oğlu Mehmed, Mustafa, Cihangir ve Bayezid’i kaybeden Kanunî Sultan Süleyman, üzüntüsünü unutmak maksadıyla sık sık ava giderdi. 1563 senesi Eylül ayının 20‘sinde Yeşilköy havâlisinde ava çıktı. O zaman buralar bomboştu. Birden gök karardı. Misli görülmemiş bir yağmur başladı. Bir gün bir gece devamlı yağmur yağdı. Halkalı (Ayamama) Deresi taştı. Ortalık sele boğuldu. Padişah, 28 sene evvel suistimali sebebiyle Bağdad’da idam edilen defterdar İskender Paşa‘nın Safra (Sefâ) Köy’deki sarayına sığınmaya mecbur oldu. Saray da sular altında kalınca uzun boylu güçlü bir Enderun ağası padişahı sırtına alıp çatının altındaki bölmeye çıkardı.

Hâdiseyi hikâye eden Selânikî Mustafa Efendi, padişahın kurtuluşunu da şöyle anlatıyor: “Sel sarayı esasından yıkayazdı. Padişah-ı cinân-penâh hazretlerini Ağayâ-yı Enderûn’dan bir tüvânâ ve bâlâ-kad arkasına alıp musandıraya is’âd ile tahlîs etmeğle rûy-i niyazı hâk-i mezellete sürüp secdât-ı şükr-ü-sipâs olundu ve müstehıkkına salât-ü-sadâkat için bezl-i mâl-i firâvân ve kurbanlar olundu.” Bu âfette Silivri ve Çekmeceler su altında kaldı. Köprüler yıkıldı. İnsanlar sandallarla tahliye edildi. Sular Edirnekapı ve Topkapı surlarını aşarak şehri istilâ etti. Evler yıkıldı; bahçeler sular altında kaldı. Çok kişi sele kapılıp gitti. 74 binaya yıldırım düştü. Şehre su taşıyan su kemerleri dolup yıkıldı. Bir yandan Kâğıthane Deresi de taştı. Eyüp sular altında kaldı. Eyüp Sultan Türbesinde de sular yarım metre yükseldi. Şehir harb meydanına dönmüştü. Denizin suyu kahverengiye dönmüş; su kaynakları işe yaramaz hâle gelmişti. Sel içinde su sıkıntısı çekilmeye başlandı.

Padişahlar avlanmayı severdi

 İKİNCİ TUFAN

Sular ancak bir hafta sonra çekildi. Kanuni Sultan Süleyman, hemen âfet yerlerini dolaştı. Mimar Sinan‘ı vazifelendirerek su kemerleri daha muhkem bir şekilde inşa edildi. “Ateşe, suya, zelzeleye mukavemetli!” Çekmece ve sair köprüler inşâ edildi. Mimar Sinan, yaptığı köprüleri bol gözlü ve kemerli yapardı. Böylece selin getirdikleriyle tıkanıp baraj teşkil ederek köprünün yıkılmasına yol açmazdı. O zaman yapılan köprüler bugün bile sağlamlığı ve zarafeti ile görenleri hayrette bırakıyor. Sonraki senelerde de muazzam seller oldu. Lale Devri‘nde üç saat süren şiddetli bir dolu sağanağı, Boğaz kıyılarını vurdu. Yalılar, bahçeler mahvoldu. 1789 tarihinde “ikinci tufan” adı verilen şiddetli yağmurlarla çok bina harab oldu. 1820 tarihli fırtınada da çatılar, kiremitler, câmi kubbeleri, minare külahları uçtu. Camlar kırıldı. Şehzâde Câmii avlusundaki asırlık çınarın sökülüp sürüklenmesi görenleri dehşete düşürdü. Galata kıyıları Ortaköy’e kadar serâpâ zarara uğradı. Haliç’teki gemiler açığa sürüklenip battı. Ama alınan tedbirler sayesinde, padişahı mahsur bırakan önceki büyük âfet gibi zarar vermedi. 1867 senesi Mayıs ayında yağan kırmızı yağmur şehri dehşet içinde bıraktı. 1881 Ağustos ayında tam bir gün boyunca yağmur yağmış; yollar su hendeğine dönüşmüş; ağaçlar, arabalar denize akmış; şehir sular altında kalmıştı.

Bütün bunlar şehrin tenha, evlerin müstakil ve umumiyetle bahçeli, sel yataklarının boş olduğu zamanlara ait hâtıralardır. Ya şimdi, böyle bir âfet şehre neler yapmaz? Eskiler dere yataklarının yanından bile geçmezdi. Büyükannem nehir kenarında bir arsayı beğenmişti de ev yapmak üzere alması için dedemi sıkıştırmıştı. Dedem “Orası selgâhtır. Selgâhtan arsa alınır mı?” diye karşı çıkmıştı. “Selgâhta ev alma sel için, ihtiyarlıkta genç alma el için” sözü meşhurdur. (Yani dere yatağındaki evi sel alır; ölürsün, genç hanımın başkasıyla evlenip mirasını yer.) Şimdi selgâhlar mahalleler, yollar, fabrikalarla doludur. Ne diyelim tabiatla iddialaşmak olmuyor.

 

KÂBE-İ MUAZZAMA SULAR ALTINDA

Sel baskınlarından tarih boyu Mekke ve Medine de nasibini almıştır. Mekke-i Mükerreme volkanik bir arazide kurulduğu; Medine-i Münevvere de toprağı killi olduğu için sele çok müsaittir. Nâdiren yağan yağmurlar, toprağın suyu emişi zayıf olduğundan sele dönüşür. Daha Hazret-i Peygamber’in gençliğinde Kâbe-i muazzama sel sebebiyle yıkılıp yeniden yapılmış; hatta taşı yetmediği için daha küçük yapılarak eskiden Kâbe’ye dâhil hatim denilen kısım kısa bir duvarla çevrilmişti. Hacer-i Esved‘i yerine koyma sırasında kabilelerin ihtilafa düştüğü; herkesin güvendiği Hazret-i Peygamber’in mâhirâne bir yolla bu ihtilafı çözdüğü meşhurdur. Kâbe’nin sular altında kaldığı bir zaman Abdullah bin Ömer yüzerek tavaf etmek istemiş; içeri girdiğinde kendisi gibi düşünen çok kimsenin bulunduğunu görmüştür. 1974 senesine kadar Kâbe-i Muazzama’dan sel hiç eksik olmamış; bu tarihten sonra alınan tedbirlerle sele rastlanmamıştır.


 Önceki Yazılar
11.12.2017 - GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS

04.12.2017 - ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ

27.11.2017 - KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ

20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

Diğer makaleler için tıklayınız...