Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
BU ŞERİF, O ŞERİF DEĞİL

15 Ekim 2008 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Şerif deyince akla western filmlerindeki kasaba şerifleri geliyor. Vaktiyle bizde de şerifler vardı. Ama ne şerif... Osmanlı idaresindeki Hicaz, kendi içinde bir muhtariyete sahipti. Hazret-i peygamber soyundan şerifler tarafından yönetilirdi.

İngiltere XI. asırda shire’lara (vilâyetlere) ayrılmıştı. Shire’larda şehir idareleri vardı. Bunların başında da kralı temsil eden sheriff bulunurdu. Shire-reeve (şayr-riv), vilâyet reisi demektir. Zamanla sheriff hâline gelmiştir. Amerika’da da kasaba ve şehirlerde şerif adındaki kimseler vazife yapardı. Bunun dilimizdeki şerif kelimesiyle pek alakası olmadığı ortada. Şerif, Arapça şerefli manasına gelir. Bizde isim olarak kullanılır. Memlûkler zamanında, Hazret-i Hasan soyundan gelenlere şerif, Hazret-i Hüseyin soyundan gelenlere seyyid unvanı verilmişti. Bunun dinî bir prensip olmadığı ortadadır. Nitekim İslâm dünyasının farklı beldelerinde bu iki unvan birbiri yerine kullanılmıştır.

Mekke şerifleri, asırlarca hacıların rahatı ve hac ibadetinin rahatça yapılmasını temin ile vazifeliydi.

MEKKE ŞERİFİ Memlûk idaresi zamanında Mekke şehrinin idarecisi bir şerif idi. Osmanlılar burayı fethettikten sonra, Mekke’nin idaresini eskiden olduğu gibi şeriflerden birisine bıraktı. Hicaz kadıları merkezden gönderilirdi. Vezir rütbesindeki şerifler, kışın Mekke’de, yazın Tâif’te otururdu. Vefat veya istifa ile boşalan Mekke şerifliğine, padişah aynı aileden Mekke kadısı ve Mısır valisinin arz ettiği birisini tayin ederdi. Ayrıca Mısır’a bağlı Cidde sancakbeyliği vardı. Mekke şeriflerine, burası nezâret ederdi. Medine şehrine de, emekli harem ağalarından biri, şeyhülharem tayin olunurdu.

HACILARA KOLAYLIK

Sultan Aziz zamanında Cidde, Mekke ve Medine birleştirilerek Hicaz vâliliği kuruldu. Vâli, Mekke’de oturmaya başladı. Mekke şerifinde yalnızca seyyid ve şeriflerin işleri ile, bedevî aşiretlerin idaresi kaldı. Cidde’ye mutasarrıf; Medine’ye de Medine-i münevvere muhafızı tayin edildi. Meşhur Fahreddin Paşa, son Medine muhafızı idi. Hicaz gelir getirmeyen, fakat masrafı çok bir vilâyetti. Mısır gelirlerinin büyük bir kısmı buraya tahsis edilirdi. Hicaz’a verilen ehemmiyet, halifelik statüsünün bir neticesi; devletin itibarının da bir göstergesi idi. Buraya gelen hacılar, devletin yaptırdığı hanlarda bedava kalırlardı.

 

Sağdan itibaren Şerif Hüseyin ve iki oğlu Irak Meliki Faysal ile Ürdün Meliki Abdullah

SON ŞERİF HÜSEYİN PAŞA

Son Mekke Şerifi Hüseyin Paşa ve oğulları, yüksek dereceli Osmanlı bürokratlarından idi. İstinye koyunda önceleri İran sefiri Muhsin Han’a ait yalı Hüseyin Paşa’nın idi. Sonra Deli Fuad Paşa satın aldı. Kardeşi âyan azası Şerif Nâsır Paşa’nınki ise, Emirgân’da güzeller güzeli Şerifler Yalısı idi. Şerif Hüseyin Paşa Hicaz’a tayin olunduktan sonra hayatları, bambaşka bir mecrada devam etti. Hüseyin Paşa, İttihat ve Terakki hükümetinin, bilhassa Şam Vâlisi Cemal Paşa’nın hukuka aykırı, keyfî icraatlarını tenkit etmekten geri durmadı. Bunlara engel olamayınca dünyaya duyurmak için iki beyanname yayınladı.

HİCAZ ELDEN ÇIKIYOR

İttihatçılar bu beyannameleri isyan olarak değerlendirdi. Hüseyin Paşa’yı asi ilan ederek, üzerine asker gönderdi. Bunun üzerine Hüseyin Paşa, Arap toprakları üzerinde Haşimî İslâm İmparatorluğu kurmak hevesine kapıldı. İngilizlerden yardım istedi. İngilizler bu bulunmaz fırsatı kaçırmadı. Önce Hüseyin Paşa’ya yardım ederek Mekke’nin 1916, Medine’nin de 1918 yılında Osmanlı hakimiyetinden çıkmasını sağladılar. İngilizler sonra Vehhabî mezhebinden İbnüs-Suud ile anlaştılar. Hüseyin Paşa’yı mağlup ederek Hicaz’dan çıkardılar. Böylece son Mekke şerifi İngilizler tarafından azledildi ve 1926’da sürgüne gönderildi. Belki davasında haklı olan, ama bölgede hâkimiyet kurmak için çalışan İngilizlere aldanmakla hayatının hatasını yapan son Mekke Şerifi, Kıbrıs’ta pişmanlık içinde vefat etti.

Şerif Hüseyn Paşa'nın ailesi, çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Emirgan’daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler.

ÜÇ OĞLU DA HÜKÜMDAR OLDU

Hüseyin Paşa’nın 1908 Osmanlı parlamentosunda mebus olan üç oğlu Ali, Faysal ve Abdullah, sırasıyla Hicaz, Irak ve Ürdün hükümdarı yapıldı. Hemen ardından Hicaz, İngiliz desteğiyle kurulan Suudî Arabistan Krallığı tarafından işgal ve ilhak edildi. Şerif Ali tahtını kaybetti. Ürdün ve Irak hanedanı, Şerif Hüseyin Paşa’nın soyundan gelir. Her iki ülkedeki hükümdarlar, dedelerinin hatasını telafi etmek istercesine İngiliz muhalifi bir politika takip ederek, Türkiye’ye yakınlaştı. Osmanlı Milletler topluluğu gibi bir sistem kurmaya teşebbüs ettiler. Bağdat Paktı ve Cento bu çalışmaların mahsulüdür. Irak ile Ürdün 1958 yılında birleşti.

Son Irak Meliki II. Faysal... Sultan Vahideddin’in torunu ile nişanlıydı. Düğün için Türkiye’ye geleceği gün kanlı bir ihtilalle devrildi ve katledildi.

TEK SOYU ÜRDÜN’DE KALDI

Vaziyetten ürken İngiltere, 1958’de Irak’ta kopan Rus yanlısı ihtilâle ses çıkarmadı. Sultan Vahideddin’in torunu Fâzıla ile nişanlı bulunan son Irak meliki II. Faysal ve ailesi feci şekilde öldürüldü. Irak’ta sosyalist bir idare kuruldu. Ürdün’ün ilk meliki Abdullah da aynı siyaseti takip ettiyse de, İngilizlerin kiraladığı söylenen bir Filistinli katil tarafından Mescid-i Aksa merdivenlerinde öldürüldü. İngilizlere kafa tutmaya kalkan oğlu Talâl İstanbul’da bir kliniğe kapatıldı. Bunun üzerine oğlu Hüseyin, fevkalade temkinli bir siyasetle tahtını korumayı başardı. Şerif sülâlesi çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Boğaz’daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler. Hanedan mensuplarının çoğu güzel Türkçe bilmekte; Türk asıllılarla evliliklere rağbet etmektedir.

ÖLÜMDEN DÖNMÜŞTÜ Ürdün meliki Hüseyin (1935-1999) dedesi 1951’de vurulduğunda, yanındaydı. Göğsüne sıkılan kurşundan kendisini dedesinin taktığı madalya kurtardı. Hazret-i Peygamber’in 42. kuşaktan torunu olan melik, mütevazı ve sevilen bir hükümdardı. Bugün ülkenin başında Hüseyin’in oğlu II. Abdullah (sağda) bulunuyor.

EMİR'E YUMURTA YAĞMURU

Emir Abdullah, Ürdün’ün ilk hükümdarıdır. 1921’de Emir Abdullah mıntıkanın en büyük ve en eski yerleşim merkezi Salt’a geldi. Salt, tipik bir Osmanlı şehriydi. Bölgenin ilk lisesini Osmanlılar buraya yapmıştı. Yeni bir devlet kurulduğunu ve Salt’ın da bu devletin başşehri olacağını söyleyen Emir Abdullah’ı Salt halkı yumurta yağmuruna tuttu. “Develerimiz, merkeplerimiz nerede otlayacak?” dediler. Abdullah da küçük bir Çerkez köyü olan Amman’a sığındı. Çerkezler Abdullah’a hüsnükabul gösterdiler. Böylece Amman başşehir oldu ve o gün bugündür hayli gelişti. Salt ise hep aynı kaldı. Türkiye’yi de ziyaret eden Abdullah’ın ideali Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin’i içine alan büyük bir Hâşimî Arap İslâm Devleti kurmaktı.

 

MUHAFIZLAR ÇERKES. Ürdün’de Sultan Hamid tarafından bölgeye yerleştirilen Çerkezler yaşamaktadır. Hükümetin çok güvendiği Çerkezlerden çok sayıda üst rütbeli subay vardır. Şerif Hüseyin’i koruyan Çerkezlerin torunları bugün de millî kıyafetleriyle II. Abdullah’ın muhafızlığını yapıyor.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...