Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
NABZIMI BIRAK A DOKTOR, KALBİME BAK!

16 Nisan 2008 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle İstanbul’daki tıbbiye mektebi, dünyanın en ileri tıp fakültelerinden birisiydi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar anlatmaktadır Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi. Doktorluk; kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı.

14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmud Avrupaî usulde tıp fakültesini kurdu: Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne. Kuruluşu her sene tıp bayramı olarak kutlanır. Daha önce tıp fakültesi yok muydu? Anadolu’da Selçuklular devrinden beri ciddî tıp müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıp fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıp tahsili görmek isterse buraya intisap eder; burada usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir.

Modern manadaki ilk tıp fakültesi olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de eğitim gören doktor namzetleri mesleklerinde çok iyi yetişiyordu. Birkaç lisan birden öğrenen talebeler, Avrupa’da da eğitim görme imkanı yakalıyordu. Öyle ki buradan dünya çapında akademik ehliyetini ispatlamış birçok doktor yetişmişti.

İNSAN GİBİ MUAMELE

Dünyada ilk defa akıl hastalarına hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bu hastanelerde tedavi altına almışlardır. Telkin, meşguliyet, musiki, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılırdı. Her hastanede, hastaların nekahat devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi.

MARKO PAŞA MEKTEP MÜDÜRÜ

Mekteb-i Tıbbiye’de, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görür; eczacılar da buradan yetişirdi. Rum asıllı meşhur tabip Marko Paşa, tıbbiye mektebi müdürlerinden idi. Bu mektep giderek gelişti ve Sultan Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa’dan gelmiş veya burada yetişmiş; sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır.

DÜNYA SEVİYESİNDE FAKÜLTE

Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Talebelerin her ihtiyacı karşılanır; sivil talebeler askerlik kurasından da muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve fıkıh da, okutulan dersler arasındaydı. Mezunlar, Avrupa’ya gönderilir; buradaki tıp fakültelerinin açık bitirme imtihanlarını vererek, akademik ehliyetlerini dünya çapında ispatlardı. Mekteb-i Tıbbiye, 1908 yılında Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. Doktorluk böylece, kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerden biri hâline geldi. Öyle ki kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı arttı. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Tabip veya hekim yerine, doktor gibi frenkçe bir tabirin tercih edilmesi de bu devre rastlar.

Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa’da Sultan Abdülhamid’in yaptırdığı bu ihtişamlı binaya taşındı. 1933’te Çapa’ya nakledilince, bu bina Haydarpaşa Lisesine, daha sonra da Marmara Üniversitesine tahsis edilmiştir.

YAHUDİ TALEBEYE YEMEK İMTİYAZI

Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. İlk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. Koşer, Musevîliğe göre yenilmesi câiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi günah sayılır. Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Sultan Mecid, Musevîlerin mukaddes Şabat günü, yani cumartesileri o talebenin tatil yapması talimatını vermişti. Osmanlı donanması da, Noel, Paskalya gibi dinî günlerde gayrımüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin diye demir atardı. İnsan hakları ve müsamaha hususunda ecdadın bizden daha ileri olduğu anlaşılıyor.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...