Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
‘SULTAN TÜRKLERE, KUR'AN SULTANA HÜKMEDER’

29 Nisan 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Günümüzde hükümetler diledikleri gibi hareket edebilirler. Hatta mecliste de çoğunluk teşkil ettiği için istedikleri kanunu çıkarabilirler. Anayasayı bile değiştirebilirler. Osmanlı padişahı böyle miydi? Eski hukukumuzda halkın hükümdara itaat etmesi şarttır. Bu da adalete uymak şartına bağlıdır. Hükümdar, kendisi dışında konulmuş ve asla değiştiremeyeceği kaideler ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların büyük bir kısmı şer’î prensiplerdir. Bir kısmı da geleneklerle önceki hükümdarların koyduğu kanunlardır. Sultan Fatih’in meşhur kanunnâmesinde, “Bu kanun, atam dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâdım, nesilden nesile bununla âmil olalar!” diye yazılıdır.

 

DİLLERE DESTAN HASSASİYET

Padişah, şartlar gerektirirse ve kendisinde de bu gücü hissederse, bu kanunları değiştirip yerine kendisi kanun koyabilirdi. Ama şer’î esasları değiştiremezdi. Kanun koyarken de keyfî davranamazdı. Geleneklere çok ehemmiyet verildiği bir devirde, padişahın bunlara aykırı davranması kolay değildi. Padişahların, hukuka ve geleneklere uymak hususundaki hassasiyeti dillere destandır. Öyle ki Sultan Süleyman’a Kanunî unvanının verilme sebebi, yalnızca kanun yapması değil, kanunlara titizlikle riayet etmesiydi. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, “Sultan Türklere; Kur’an da sultana hükmeder” demekten kendilerini alamamışlardır.

AZAT KAĞIDI GETİR

1522 senesinde Divan’da görülen bir davada şahit icab etti. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa şahit olmayı teklif ettiyse de, Rumeli kazaskeri Fenârîzade Muhyiddin Efendi, sadrazamın köle olduğunu ileri sürerek şahitliğini kabul etmedi. Şer’î hukukta kölenin şahitliği makbul değildir. Bunun üzerine paşa, bunu aynı zamanda eniştesi olan Kanunî Sultan Süleyman’a şikâyette bulundu. Padişah, kazaskerin muamelesinin hukukun gereği olduğunu söyledi ve eniştesini azatladı. Bu sefer de kazasker, paşanın tek taraflı beyanını kabul etmeyerek azat kâğıdı (ıtkname) getirmesini istedi. Paşa ertesi gün padişahtan azat kâğıdı getirince, şahitliği kabul olundu.

NÂMEŞRU NESNEYE EMR-İ SULTANÎ OLMAZ!

Kapitülasyonlarda ecnebilerin şahitliğinin mahkemelerde kabul edilmesine dair hükme şeyhülislâm Ebussuud Efendi “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Hükümdar, hukuka aykırı bir şeyi emredemez] diyerek karşı çıkmış; bunu cahil bürokratların yazdığını söylemiştir. İşte Ebussuud Efendi’ye dünya çapında bir hukukçu olarak itibar kazandıran da bu hassasiyettir. Misallerden de anlaşıldığı gibi, zannedilenin aksine, Osmanlı padişahı hiçbir zaman dediği dedik bir hükümdar olmamıştır. Gücü, modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarlardan fazla değildi.

 

SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ!

Adalet, Osmanlı Devleti’ni asırlarca ayakta tutan mühim bir esas olarak görülmüştür. Bu hissin zayıflaması da, devletin çöküşünün hem sebebi ve hem de neticesi olmuştur. Padişahlar bile, hukukun önünde boyun eğmişlerdir. Nitekim seferden dönerken, askerinin, ekinlerini çiğnediklerinden yakınan köylüye, Kanunî Sultan Süleyman; “Peki bizi kime şikâyet edersin?” diye latife edince, köylü; “Seni kanuna şikâyet ederiz, kanuna!” demiş; padişah da bu cevaptan çok memnun olmuştu. Osmanlılarda adalete verilen bu ehemmiyet, yakın ülkelerdeki halk arasında kendilerine büyük bir itibar kazandırdı. Hatta Hıristiyan Balkan halkları, kendilerine hüsnü kabul gösterdiler.

BU BERAT BENDE OLDUKÇA

Sultan II. Mahmud, bir teravih namazında kendi yaptırdığı Nusretiye Câmiine gitti. Namazı hünkâr müezzininin kıldırmasını istedi. Ancak câmi imamı, elinde padişahın verdiği namaz kıldırma beratı oldukça, mihrabı kimseye veremeyeceğini söyleyince padişah razı oldu. Sultan III. Mustafa, Mora ihtilâlinin bastırılmasında yararlık gösteren müderris Osman Efendi’yi iki rütbe birden yükselterek taltif etmek istedi. Şeyhülislâm Mirzazâde Said Efendi, kanuna muhalif olduğunu söyleyerek buna yanaşmadı.

 


 Önceki Yazılar
16.04.2018 - MEZARLARI BİLE OLMAYAN OSMANOĞULLARI

09.04.2018 - BİR ZAMANLAR KAÇ-GÖÇ VARDI… Harem ve Selâmlık

02.04.2018 - Sabah kayak, öğleden sonra deniz... LÜBNAN NOTLARI

26.03.2018 - SULTAN ABDÜLHAMİD'İN ZAMANA DİRENEN SAATLERİ

19.03.2018 - Hükümetin Sesi: SAAT KULELERİ

12.03.2018 - KARADENİZ ile HAZAR DENİZİ ARASINA OSMANLI KANALI

05.03.2018 - TÜRK MÜSLÜMANLIĞI - OSMANLI İSLÂMI

26.02.2018 - MİLLÎ DİN MODASI

19.02.2018 - SOYAĞACI FURYASI

12.02.2018 - Padişah torunu bir savaş muhabiri: KENÎZE MURAD’IN HİKÂYESİ

Diğer makaleler için tıklayınız...