Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
TÜRK İSMİ NEREDEN GELİYOR?

11 Şubat 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çin ve Roma tarihlerinde, Türkler bu isimle anılır. M.E. III. asırda yaşayan Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında kalabalık ve güçlü bir boy vardı. Bu boy, iktidarı ele geçirip Göktürk Devleti’ni kurunca, aynı dili konuşan bütün topluluklara Türk adı verilmiş; Arap, Fars ve Bizanslılarca da böyle anılmıştır.  Nitekim Moğollar da, kavmi arasında en güçlü ve kalabalık bir topluluk iken, iktidarı ele geçirmesi sebebiyle bütün bir ırka adını vermiştir. Franklar, Almanlar, Ruslar, İtalikler, Angllar için de böyle söylenebilir.

GÖKTEN TÜREMİŞ

Türk kelimesinin aslı türemek fiilinden gelir. Bu fiilden, türemiş, yaratılmış, sayıca çok, soylu mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle türk kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümek fiilinden yürük adını almışlardır. Muhtemelen Türkler, aynı dili konuşup aynı soydan geldiklerini göstermek için, kendilerinden bahsederken millet karşılığı olarak türük kelimesini kullanmış; sonra bu bir kavim adı hâline gelmiştir. Göktürk, gökten türemiş demektir. Burada hânedanın mukaddes vasfı vurgulanmıştır. Gök ve mavi renk, eski Türklerde dinî bir semboldü.

TÜRK-MEN

Türk kelimesi, sonradan Uygurlarda, kuvvetli ve olgun mânâsını kazanmıştır. Bir rivayette Türk, miğfer demektir. Eteklerinde yaşadığı dağ, miğfer şeklinde olduğu için, bu boya Türk ismi verilmiştir. Bir başka rivâyete göre, Araplar, İskender-i Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc için yaptığı seddin önünde kalan millete, beri yanda kalmış, terk edilmiş (terîk) mânâsına türk demişlerdir. Bir başka Arap rivayetinde de Yafes’in oğlunun yerleştiği bölge ıssız olduğu için terîk denmiştir. Çoğulu etrak’tır. Türk, Farsça, beyaz demektir. Farslar, Türklerle ilk karşılaştıklarında, bölge halkı gibi esmer veya sarı olmadıkları için bu ismi vermiştir. İran mitolojisine göre İrec ile Turec adlı iki kardeşten İranlılar ve Türkler türemiştir. İranlılar, Türklerden ilk Müslüman olanlara da “Türk’e benzer” mânâsına, Türk-mend (Türkmen) demişlerdir. Başka bir rivâyette Türkmen, Türk-i İman kelimesinden gelir ve Müslüman Türkleri ifade eder. Nitekim Türkmen, Müslüman Oğuzlara verilen isimdir. Avrupalılar, Osmanlılara, hatta Müslümanlara Türk demişlerdir. Türklerden İslâmiyete giren ilk topluluklardan olup, Göktürklerden indikleri için Türklük şuuruna sahip bulunan Karluklar, komşuları İranlılara “Türk men” (Ben Türküm) derdi. İranlılar bu sebeple Kalmuk ve onlarla beraber yaşayan Oğuzlara bu ismi verdiler. Bu da bir rivayettir.

KANTURAOĞULLARI

Bazı İslâm ve Osmanlı tarihçileri, Türklerin, Nuh peygamberin oğullarından Yafes’in Türk (Tevrat’taki söylenişe göre Togharma) adlı oğlunun (Tevrat’a göre torununun) neslinden geldiğini söyler. Beyaz ve sarı ırk Yafes’in başka çocuklarından türemiştir. Nuh Peygamberin oğullarından Sam, Arap ve Yahudîlerin; Ham da Hindli ve Zencilerin atasıdır. Türklerin, Hazret-i İbrahim’in Kantûra adlı hanımından olan oğlu Togarma’nın soyundan geldiğine dair bir Tevrat rivâyeti daha vardır. Bu sebeple Türkler, bazı Sâmî kaynaklarında Benî Kantûra (Kanturaoğulları) diye anılır.

HAZRET-İ PEYGAMBER'İN HADİSLERİNDE TÜRKLER

Türk kelimesi Hazret-i Peygamber’in hadîslerinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra’dır [Ebû Dâvud, Taberânî];  Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim];  Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî];  Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle nehir kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harbeder ve şehid olur [Ebû Dâvud];  Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb].

Ancak hadîslerde geçen Türk tabirinin, gerek ırk hususiyetleri ve gerekse tarihî gerçekler bakımından Moğolları tarif ettiği şüphesizdir. Nitekim hadîslerin gelişinden de bu anlaşılır. Kumral, buğday beniz, açık renk göz, orta boy gibi genetik hususiyetler taşıyan Türklerin, Moğollarla ortak hiç noktaları yoktur. Türkler, Orta Asya’da yerleşen eski bir Âri ırkıdır. Hadîs âlimleri bu hadîslerde geçen Türkler ifadesini, Küffâr-ı Çin olarak tefsir etmiştir. Hadîslerde Türklerden hiç de iyi bahsedilmiyor. O zamanlar Türk kelimesinin, Moğol ve Çinliler için kullanıldığı âşikârdır. Muhtemelen Türkler de yakın bir coğrafyada yaşadığı ve ekseriya hükûmetler Türklerin elinde olduğu için, bu kavimlere Türk denmiştir. Hadislerde zikredilmek veya zikredilmemek Türklerin İslâmiyete hizmet şerefini eksiltmez. Bu hususta İstanbul’un fethine dair hadîs yeter de artar bile!

ETRAK-I BİİDRAK

Türk kelimesinin bir de sosyolojik mânâsı vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile İslâm kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de “anlayışsız köylüler” demek oluyor. Yani bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu çok normaldir. Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk veya şehirli olsa, kâdı ta’zîr ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor. Bu inceliği bilmeyenler, yanlış değerlendirmelere kapılmış; Osmanlılar zamanında Türk halkının ihmal edilip aşağılandığını, Türk kelimesine bile alerji duyulduğunu, Türkçenin kara günler yaşadığını söylemiştir. Sosyoloji ve linguistik bilenler, bu iddiaların ne kadar cahilce, hatta art niyetli olduğunu anlamakta güçlük çekmez. O devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla bir millet şuuru olduğunu sormak lâzımdır. Başta Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, bütün Türk devletleri, ırkçılığa kaçmadan milletleri ile iftihar etmiş; hepsi de Türk kültürüne unutulmaz hizmetlerde bulunmuşlardır.


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...